05 Şubat 2015

ABDULHÂLIK GOCDÜVÂNÎ (K.S.) TASAVVUF BÜYÜKLERİ



TASAVVUF BÜYÜKLERİ

ABDULHÂLIK GOCDÜVÂNÎ (K.S.)

HİLYE-İ HACE ABDULHALIK


Boyu uzun, başı büyükçe, teni beyaz, yüzü güzel, kaşları gür ve çatıktı. Göğsü enli, omuzları genişti. İri vücudlu ve mehabetliydi. Basiretli ve gönlü maneviyatça açıktı. Hızır'la yoldaş ve arkadaştı. Hacegan yolunun ilkiydi.
Kısa çizgilerle hayatı:
Gucdûvanî, altın silsilenin onuncu halkası. "Şeyh" anlamına kullanılan Farsça "Hace", Türkçe "Hoca" lakabıyla meşhur. Kendi dönemine kadar "Bistamiyye" ya da "Tayfûriyye" adıyla anılan "Nakşbendiyye" Gucdûvanî'den Muhammed Bahaeddin Nakşbend'e kadar "Tarik-ı hacegan" adıyla anılmıştır.
Emaneti Yusuf Hemedanî'den alan Hace Abdulhalık Gucdûvanî aynı Pir'den feyz alan Ahmed Yesevî'den farklı olarak hafî zikri esas almış ve tarikatın onbir prensibini vaz etmiştir. Ahmed Yesevî cehrî zikre dayalı tarikatini Maveraünnehr bölgesinde, Gucdûvanî ise, hafi zikre dayalı yolunu Harezm ve Horasan bölgesinde yaymıştır. Daha sonraki asırlardan günümüze kadar her iki tarikat Orta asya ve Anadolu ile Balkanlar'da müessir olmuştur.
Gucdûvanî'nin hayatı hakkında bilinenler, kendisinden bir kaç asır sonra yazılan Nefehatü'l-Üns ve Reşahat aynu'l-hayat gibi tabakat ve bazı adab kitaplarında verilen pek sınırlı bilgilerden ibarettir.
Rivayete göre Abdulhalık Gucdûvanî, İmam Malik neslinden. Büyük Selçuklular döneminde Anadolu'nun Malatya'sından kalkıp Buhara'ya altı fersah (yaklaşık 35 km.) mesafedeki Gucdüvan köyü ne yerleşen bir ailenin çocuğu. Hace Abdulhalık bu köyde doğdu. Bu yüzden Gucdûvanî diye meşhur. Babası İmam Abdülcemil, zahir ve batın ilimlerinde derinliği olan ve menkıbelere göre Hızır'la sohbetlerde bulunan bir zat. Hatta oğlunun doğumunu müjdeleyen ve ona "Abdulhalık" adının verilmesini isteyen de Hızır (a.s)'dır. Annesinin de asil bir aileden ve beykızı olduğu kaydedilmektedir.
Gucdûvanî, dini ilimleri Buhara'da okudu. Devrin ünlü alimlerinden Allame Sadreddin'in talebesi oldu.
Maneviyata Yönelişi:
Zahirî ilimlerde kemale eren Abdulhalık, riyazat ve mücahede yoluna meyletti. Fıtraten engin bir gönle, maneviyata yatkın bir kalbe sahipti. Bir gün hocası Allame Sadreddin ile tefsir okurken söz; "Rabbınıza için için yalvararak gizlice dua edin" (el-A'raf, 7/55) ayetine geldi. Gucdûvanî sordu:
- Bu gizliliğin aslı ve hafî zikrin hakikati nedir? Cehrî zikirde organlar hareket eder, ses dışardan duyulur. Hafî zikri ise dışardaki insanlar görmese bile, insanın içindeki şeytan görür. Çünkü Allah Rasûlü (s.a): "Şeytan insanoğlunun kan damarlarında dolaşır" buyurmaktadır. Öyleyse insanın zikir sırasında başkaları tarafından görülmemesinin ve şeytan tarafından sezilmemesinin yolu nedir?
Allame Sadreddin bu soruya cevap vermekte zorlanınca işin kolayını hakikati itiraf etmekte buldu ve şöyle konuştu:
- Bu sorunun cevabı, ancak ledün ilmiyle verilir. O da bizde yok. Çünkü o, Allah'ın velî kullarına has bir ilimdir. Şu kadar var ki, Allah dilerse senin karşına bir veli kulunu çıkarır ve müşkilini hallettirir.
Hızırla Dostluğu:
Hace Abdülhalık, hocasının bu sözünden sonra Allah'ın, kendisine yol gösterecek kimseyi bir gün karşısına çıkarmasını bekler olmuştu. Bir süre sonra karşısına çıkan, Hızır (a.s.) oldu. Babasının da rehberinin Hızır olduğunu daha önce belirtmiştik. Hızır onu evladlığa kabul etti ve ona "vukuf-i adedi" ile "hafî zikri" talim etti. An'aneye göre Hz. Peygamber (s.a)'in Sevr mağarasında Hz. Ebu Bekir (r.a)'e öğrettiği bu zikir tarzı, Abdülhalık Gucdûvanî ile daha bir önem kazandı. Hacegan yolunda bir süre terkedilen bu usul, Hace Abdulhalık'ın "Üveysî" üslupla mürid ve talebesi olan Şah-i Nakşbend (ö. 791/1389) hazretlerinde yerini iyice sağlamlaştırmış oldu.
Hızır'ın Gucdûvanî'ye gönül zikrinden başka, başını havuza sokturup nefesini tutturarak nefy ve isbat ile tevhid zikrini öğrettiği de nakledilir. Gucdûvanî'nin asıl mürşidi Yusuf Hemedanî'dir. Ancak Hemedanî'yi bulması da Hızır'ın delaletiyle oldu. Yirmi yaşları civarında şeyhini bulan Hace Abdülhalık kısa zamanda onun boyasına boyandı.
İslam memleketlerinden bazılarını dolaşan Abdülhalık, bir ara Şam'da da ikamet etti. Daha sağlığında ünü, İslam memleketlerinin her tarafına yayıldı. Dergahına gelenlerin sayısı binlere baliğ oldu.
Nefsin tuzakları:
Bir gün bir derviş sordu:
- Nefsin istediğini mi yapayım, istemediğini mi? Hace hazretleri şöyle buyurdu:
- Nefse uyup uymamak konusun da, çoğu zaman akıl da yanılabilir. Bunun en güzel ölçüsü, Hakk'ın emrettiğini yapmak, nehyettiğinden kaçmaktır; yani şeriata uymaktır
Derviş bu sefer tekrar sordu:
- Dervişlik yoluna şeytan karışır mı? Hace Abdülhalik dedi ki:
- Evet nefsini fenaya erdirmede son merhaleye ulaşmamış bir dervişin öfkelenince yoluna şeytan karışır ve işini allak bullak eder. Nefsini ifna edende ise öfke bulunmaz. Gadabın yerini gayret alır. Ancak gadapla gayret birbirine karıştırılmamalıdır. Çünkü gadap nefsanîdir. Gayret rabbanidir ve Allah ve Rasulü'ne düşkünlük, onlara yapılacak hakarete adem-i tahammüldür.
Aynı derviş ona bir başka gün yine şöyle dedi:
- Allah beni, cennetle cehennem arasında muhayyer bıraksa ben cehennemi tercih ederim. Çünkü cennet, nefsin muradıdır. Ben ise nefsimin arzu ve isteklerine karşı direniyorum.
Hace hazretleri buyurdu ki:
- Senin düşüncen çarpık ve sakat, çünkü tersten yine nefs kokuyor. Kulun irade ve ihtiyar ile ne işi var? Bize Hakk nereye git derse, biz oraya gideriz. Neyi yap derse onu yaparız. Kulluk ve nefse muhalefet böyle olur.
Hace Abdülhalik'ın bu cevabı, ne kadar çarpıcı. Daima Hakk'a karşı çıkan; olmayınca süret-i haktan görünüp yine aykırılık aramaktan başka işi olmayan, hep haz ve gurur peşinde koşan nefsin halini ne kadar güzel anlatmış.
Dua isteyene:
Kendisinden dua taleb eden birine şunları söyledi:
- Kişi üzerine farz olan borçlarını öder, farizalarını yerine getirir ve ondan sonra dua ederse dileği kabul olunur. Sen farzlardan sonra bizi dua ile an; biz de sana dua edelim. Umulur ki Allah, dualarımızı kabul buyurur. Çünkü Allah Rasulü: "Mü'minin, mü'min kardeşine gıyabında duası reddolunmaz." buyurmuştur.
Ölümü:
Abdülhalık Gucdûvanî'nin hayatı hakkında olduğu gibi, vefatı hakkında da açık ve kesin bir bilgiye sahip değiliz. Kaynaklar onun 575/1179, 585/1189, 617/1220 yıllarında vefat ettiğini belirtir. Şeyhinin 535/1140 yılında vefat ettiği, kendisinin de onun vefatından yirmi yaşlarında olduğu bilindiğine göre yaklaşık seksen yıl yaşamış olsa, ölümü 595/1199 yıllarında olmalıdır
Vasiyetnamesi:
Gucdûvanî hazretlerinin oğlu Evliya-yı Kebir için yazdığı bir vasiyyeti vardır ki, Nakşi an'anesinde hikmet ve marifet açısından çok önemli bir yer tutar. Onun oğlunun şahsında bütün ilim ve irfan ehline yaptığı vasiyeti şöyledir:
"Oğlum, sana vasiyetim şudur ki; Bütün hallerinde ilim, edeb ve takva üzre olasın. Selefin eserlerini oku, izlerinden yürü. Ehli sünnet ve'1-cemaat çizgisinden ayrılma! Fıkıh ve hadis öğren, cahil sofilerden uzak dur. Namazını cemaatle kılmaya itina et. Fakat imam, ya da müezzin olma. Şöhretten uzak dur; çünkü şöhret afettir. Herhangi bir makama göz dikme! Mahkeme ilamlarına adını yazdırma, kimseyle mahkemelik olma! Kimseye kefil olma. Halkın vasiyetlerine de karışma. Padişah ve devlet adamlarıyla düşüp kalkma! Dergah kurma ve dergahta oturma! Parlak oğlanlarla, namahrem kadınlarla, lafını bilmeyen avam insanlarla ülfet etme! Güzel seslere fazla kapılma; zira onun çoğu kalbi öldürür. Güzel sesleri ve hoş nağmeleri büsbütün red ve inkar etme, zira onlara bağlı olanlar çoktur. Az ye, az konuş, az uyu ve kalabalıktan arslandan kaçar gibi kaç! Daima kendi yalnızlığınla Hakk ile beraber ol! Helal lokmayı ara ve şüphelilerden kaç. Nefsin hakkında iktidar sahibi oluncaya kadar evlenme ki, dünya seni yutmasın, seni kendisine meylettirmesin. Çok gülmekten; özellikle de kahkahayla gülmekten sakın; sonra gönlünü öldürürsün. Herkese şefkat nazariyle bak ve hiç kimseyi hor görme! Dışını süslemeye çok önem verme ki, dış mamurluğu iç haraplığından gelir. Halkla çekişme, hiç kimseden bir şey isteme ve kimseye hizmet teklif etme! Şeyhlere malın, canın ve gücünle hizmet et. Onların işlerini red ve inkara kalkışma! Çünkü bu hal, felah bulmayan bir hüsrana yol açar. Dünyaya ve dünyacılara meyletme. Daima elbisen sade, yoldaşın derviş, mayan ilim, evin mescid, dostun Allah Teala hazretleri olsun."

YÛSUF HEMEDÂNÎ (K.S.) TASAVVUF BÜYÜKLERİ


TASAVVUF BÜYÜKLERİ

YÛSUF HEMEDÂNÎ (K.S.)

Hilye-i Hemedâni

Uzuna yakın orta boylu, zayıfça bedenli, çiçek bozuğu kumral saçlı ve buğday benizliydi. Güler yüzlüydü. Sakalına pek az, ak düşmüştü. Sûret ve sîreti kadar zühd ve takvâsı da mezhebinin imamı İmam-ı Âzam Ebû Hanife'ye benzerdi. Kâl ve hâl sahibi, ilim ve irfan ehliydi. Evliyâ'nın kümmelininden, sufilerin önde gelenlerindendi. Sırtında daima yamalı yün elbise bulunurdu. Hilim ve merhamet âbidesiydi. Kur'an okumaya çok düşkündü.
Kısa çizgilerle Hayatı:
Altın silsilenin dokuzuncu halkası Yûsuf Hemedânî, Türk dünyasının İslâmlaşmasını, Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslâmlaşmasını sağlayan Yesevilik ile Nakşiliğin kolbaşı. Adı Yûsuf bin Eyyûb, künyesi Ebû Yakub, nisbesi Hemedânî.
440/1048 yılında Rey ile Hemedan arasında Bûzencird adlı bir köyde doğdu. Çocukluk yıllarını memleketinde geçirdi. On sekiz yaşına gelince daha fazla okumak, ilim ve irfanını artırmak maksadıyla hilâfet merkezi olduğu kadar, ilim makam olan Bağdat'a gitti. Orada Ebû İshak eş-Şirâzî'den fıkıh, ilm-i kelâm ve usûl tahsil etti. Şirâzî, Hemedânî'yi yaşının küçüklüğüne rağmen ilim, irfan ve iyi ahlâkı sebebiyle arkadaşlarına tercih eder, akranına örnek gösterirdi.
Hemedânî, Kadı Ebû'l-Huseyn Muhammed, Ebû'l-ganâim Abdussamed, Ebû Cafer Muhammed gibi muhaddislerden Bağdad, Semerkant ve Isfahan'da hadis aldı. Şeyh Abdullah Cüveynî, Hasan Simnânî'nin sohbetlerine katıldı. Dinlediği hadislerin çoğunu yazdı. Daha sonra zühd ve tasavvuf yoluna yönelerek bir süre riyazat ve mücahedeyle meşgul oldu. Bu arada Gazzali'nin de mürşidi olan Ebû Ali Farmedî'yi tanıyarak müridi oldu. Genç yaşına rağmen şeyhine hizmetle himmetine mazhar oldu.
477/1084 yılında şeyhinin vefatından sonra Herat, Merv ve Rey şehirleri arasında mekik dokudu. Bu bölge halkı onu âdeta paylaşamaz olmuştu. Bu şehirlerden her birinde zikir ve sohbet halkaları kurdu. Özellikle Rey şehrindeki tekkesi, emsâli görülmedik bir cemaatle dolup taşardı.
515/1121 yılında bir ara tekrar Bağdat'a geldi. Bir yandan halka hadis naklederken, bir yandan da Nizamiye medresesinde fıkıh dersleri okuttu. Hemedânî'nin gerek hadis dersleri, gerekse Nizamiye medresesindeki fıkıh dersleriyle vaazları, halkın büyük bir ilgisine mazhar oldu. Kaynaklar, devrin pek çok âlim ve şeyhinin onun bu ders ve sohbetlerine katıldığını kaydetmektedir. Bağdad'da bulunduğu sırada hacc farizasını ifâ için Haremeyn'e giden Hemedânî, Medine'de bir süre mücavir olarak kaldı. Hac dönüşü Bağdad'a oradan da eski hizmet bölgesi olan Herat, Merv ve Rey şehirlerine geldi. Vefatına kadar buradaki irşad hizmetine devam etti. Ölümü Herat'tan Merv'e giderken Bamyeyn denilen yerde gerçekleşti (535/1141).Ancak daha sonra Merv'e nakledilip adına bir türbe yaptırıldı.
Ebû'l-fazI Sâfî bin Abdullah anlatıyor:
Ben şeyhimiz Yusuf Hemedânî'nin Bağdad'da Nizamiye medresesindeki derslerine devam ederdim. Bir gün herkes kulak kesilip onu dinlerken topluluğun içinden İbnu's-Sakka isimli bir fâkih ayağa kalkıp bazı sorular sordu. Onun sorularındaki mubâlâtsızlıktan rahatsız olan Yusuf Hemedânî: "Otur yerine, sana cevap vermeyeceğim, çünkü ben senin sözlerinden küfür kokusu duyuyorum. Korkarım ki sen İslâm'dan başka bir din üzere ölürsün." dedi. İbnü's-Sakka isimli bu sahte fâkih, sustu ve şaşkın şaşkın yerine oturdu.
Aradan bir müddet geçtikten sonra bir Bizans sefiri Bağdad'a geldi. İbnü's-Sakka bu elçiyle buluşup bir süre onunla konuştu. Sonuçta Bizans elçisine: "Ben sizin dininize girmek istiyorum" dedi. Sefir de onu alıp beraberinde Rum diyarına; o günün Kostantınıyyesine götürdü. Orada Bizans imparatoruyla tanışan İbnü's-Sakka sonuçta Hristiyan oldu. Hayatını Rum diyarında Hristiyanlar arasında geçiren İbnu's-Sakka'yı Bağdad'dan gelen müslüman tüccarlar ölüm döşeğinde de ziyaret ettiler. Vaktiyle "hafız" olduğunu bildikleri İbnu's-Sakka'ya "Hafızanda Kur'an'dan hiçbir şey kaldı mı?" diye sordular, o şu cevabı verdi:
"Hayır, sadece şu âyet kaldı: "Kâfirler vaktiyle niçin müslüman olmadıklarına çok hayıflanacaklar" (bk. el-Hicr, 15/2) Bir mürted için bundan daha güzel uyarı olabilir mi? Bu, Kur'an'ın lâfzıyla ve mânâsıyla mucize oluşunun bir delili değil de nedir?
Semâ hakkında:
Hemedânî, selefleri gibi semâ ile ilgilenen ve bu konuda söz söyleyenlerdendi. Ona göre semâ, Hakk'a seferdi. Hakk'tan bir elçiydi. Hakk'ın latifeleriydi. Gayb âleminden faydalar sağlayan vâridâttı. Ruhlara kuvvet, kalıplara gıda, kalplere hayat, sırlara baka aşılardı.
Semâ, perdelerin yırtılması, sırların açılmasıdır. Semâ çakan bir şimşek, doğan bir güneştir. Semâ anında ruhlar, kalp kulağıyla dinler, orada nefse yer yoktur. Çünkü semâa nefs girince semâ, semâ olmaktan çıkar, gınâ olur.
Tesiri ve Nüfuzu:
Türkistan diyarına İslâm'ın sesini, tasavvufun nefesini duyuran Hemedânî'dir. Onun halifeleri bu çığırı yıllar boyu sürdürerek onun ışığını günümüze taşımışlardır. Başlıca halifeleri: Abdullah Berkî, Hasan Endâkî, Ahmed Yesevî ve Abdulhâlık Gücdüvânî'dir. Ahmed Yesevî, Yesevîliğin, Abdulhâlık Gücdüvânî ise "Hacegân" yolunun; yani Nakşbendiliğin takipçisi oldular.
Hemedânî'den hemen bir asır sonra yaşamış bulunan Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnu'l-Arabi eserlerinde ondan bahsetmek ve onun şöhretini Evhadüddin Kirmani'den duyduğunu şöyle anlatmaktadır:
Hicretin 602. yılında (M.1205) Evhadüddin Kirmanı, Konya'ya geldi ve Yusuf Hemedânî, hakkında duyduklarını bize şöyle anlattı. Yusuf Hemedânî, kendi memleketinde altmış seneden fazla şeyhlik makamına oturmuş bir zâttır. Yaşı ilerlediği yıllarda cuma namazı dışında tekkesinden dışarı çıkmaz olmuştu. Bir gün gönlüne düşen bir "vârid" üzerine çaresiz ve iradesiz dışarı çıkmıştı. Merkebine binip yularını salıvererek o nereye götürürse gitmeye niyet etti. Merkep yürümüş ve nihayet şehrin dışında harap bir mescidin yanına varınca durdu. Hemedânî, merkebinden inip mescidin kapısından içeri girdi. İçerde bir genç başını önüne eğmiş heybetli bir halde oturmaktaydı. Neden sonra şeyhin geldiğinin farkına varan genç, başını kaldırıp: Efendim ben bir müşkil mes'eleyle karşı karşıyayım. Bana himmet buyurun" dedi. Yusuf Hemedânî gencin müşkilini çözdükten sonra dedi ki: "Delikanlı bir daha böyle bir müşkille karşılaştığın zaman bize gel, tekkemize buyur, bizim gibi pir-i fâniyi buraya kadar yorma!" İbn Arabi hazretleri bu olayı naklettikten sonra der ki: "Bundan anladım ki, eğer bir müridin zâhir ve bâtını sadık olursa, bu sadakat ve teslimiyeti sebebiyle şeyhini kendi canibine celbedebilir". Kalb kalbe karşı olunca etkileşim daha güçlü oluyor.
Hemedânî, bir asra yaklaşan ömrünü insan yetiştirmeye hasreden bir mürşid-i kâmil olmakla birlikte bazı telifleri de bulunmaktadır. Ancak telifatından günümüze ulaşan yok gibidir. (bk. Mu'cemu'l-müellifin, XIII, 279)
-rahmetullahi aleyh-

TASAVVUF VE TARİKATLARA SOSYOLOJİK BİR BAKIŞ



TASAVVUF VE TARİKATLARA
 SOSYOLOJİK BİR BAKIŞ 

TASAVVUF ve TARİKATLER


TASAVVUF ve TARİKATLER (SELÇUK ERAYDIN) 

TASAVVUF
İnsanın lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilip “hal”en yaşaması olarak tarif edilmektedir. Bir düşünceyi, bir fikri çeşitli meslekleri kendi haline terk etmek gelişmesini engeller. Spor, bütün bedeni hareket ettirdiği gibi onu canlı bırakır, gelişmesini sağlar. Fikirler de hal olarak yaşanırsa gelişir ve kalıcılık sağlar.
Tasavvuf, her felsefi düşüncenin ideale yöneliş esasını teşkil eder. Kali hale tebdil etmek şekliyle ifade edilen tasavvuf, İslam Dininin ihtiva ettiği bilgi sisteminin kuvveden fiile yani kalden hale, nazariyeden ameliyeye dönüşüdür. Tasavvuf, kalbin masivadan alaka kesilmesiyle sağlanır.
Hakk'a kul olmanın gerçekleşmesi, seyr-i süluk, manevi yolculukla mümkündür. insanlar bu yolculuğu üç şekilde yaparlar:
l. Tarik-i Ahyar: Namaz, oruç, Kur'an tilaveti gibi ibadetleri devamlı olarak yapmak 2. Tarik-i Ebrar: Mücahede ve riyazat ashabıdır. Kötü ahlakı iyi ahlaka çevirerek mücadele etmek.
3. Tarik-i Şettar: Şevk, Iştiyak, zikir, fikir, şükür yoludur. Bu ise on şekilde olur: Tevbe zühd tevekkül, kanaat, uzlet, Allah a teveccüh, sabır, rıza, zikir, murakabedir.
Tasavvufta önemli olan islami esaslara uygun bir hayat yaşamaktır. Cüneyd-i Bağdadi'ye göre tasavvuf; seha, rıza, sabır, işaret, gurbet, sof giyme, seyahat ve fakr gibi sekiz haslet üzerine kurulmuştur.
Tasavvuf kelimesi; Ashab-ı Suffa, saff-ı evvel, Benu's- Sufa, safevi, savf, sofos-sophia sof kelimelerinden türeyebileceği söylenmiştir.
Tasavvufun mevzuu; insanın güzel ahlak ile ahlaklandırmak, hal ehlinden olmasını sağlamaktır. Gayesi ise; Hakk'ın rızasını kazanmak, nefsi temizlemek, Allah Rasulü (sav)'nün ahlakı ile ahlaklanmaktır.
 
İlk mutasavvıflar ; Hasan Basri, Süfyan-ı Sevri, Ebu Haşim, Râbiatü'I- Adeviyye sayılabilir. Türkistan'da tasavvufun yayılmasında Hoca Ahmed-i Yesevi'nin büyük katkılan olmuştur. Yine ilk mutasavvıflar arasında; İbrahim Edhem, Zünnun-ı Mısri, Maruf Kerhi, Seriyy Sakati, Bişr-i Hafi, Şakik Belhi, Ebu Yezid Bistami, Hamdun Kassar, Cüneyd-i Bağdadi sayılabilir. Bunlar hakkında da kitapta geniş bilgi bulmak mümkündür.
 
Velayete ulaşmanın yollan şunlardır:
  1. İbadetleri yerine getirmekteki ihlas 4- Doğruluk 7- Tevbe, Hakk tan haşyet
2- Su-i zandan uzaklaşmak 5-Emanet 8-Hüsn-i zan
3- Gurur ve kibirden kaçınmak 6-Muhabbet ve buğz 9-Sabır
Bir insanın veli olduğuna delil son nefesinde imanlı gitme şartıdır. Velinin kendisini bilip bilemeyeceği hususunda tartışmalar vardır. Velayet, ikiye ayrılır: Velayet-i Amme ve Velayet-i
 
Nefsin mertebeleri ise şunlardır: Nefs-i Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiyye, Merdiyye, Kâmile.
Tevbe üçe ayrılır: Azap korkusuyla yapılana tevbe, sevap arzusuyla yapılana inabe, sırf Allah hoşnutluğunu kazanmak için yapılana da tevbe denir.
Vera, zühd başlangıcı olarak ifade edilmiştir. Ağızdan kalbe giren ve çıkanın Allah ve Resulü (sav)'nün arzu ettiği şeyler olmasına dikkat etmektir. Haram ihtimali olan şeylerden çekinmektir. Dört kısımda mütalaa edilmiştir:
l. Vera-ı adul: Fetva ehlidir. Dinin hükümlerine riayet etmektir.
2. Vera- süleha: Haram ihtimali olan şeylerden çekilmektir.
3. Vera-ı muttakıyan: Helalde şüpheli olanlardan uzaklaşmaktır.
4. Vera-ı sıddikin: Hakk'a ibadette kuvvet kazanmak için, kifaf- ı nefs etmektir. (Kifaf-ı nefs; bir kimsenin ölmeyecek kadar olan rızkı, nafakası.)
 
VAHDET -İ VÜCUD
Her yerde ve her şeyde kalbini yalnız Allah ile meşgul etme hali ve yaşayışıdır. İmam-ı Rabbani tevhidi vucudi ve şuhudi olmak üzere iki kısımda mutalaa eder. Vucudî tevhid, mümkün olan şeylerin vücudunu Allahu Teala'nın vücud denizinin dalgasını görmektir. Varolan şeyler Allahu Teala'nın varlığının tezahürüdür. Bu makama ulaşmış olanlar Hakkın vücud denizine daldıklan için (Fenafillah) orada denizden ve dalgadan başka birşey göremez.(Şuhudi Tevhid).Kendini de bu deryadan bir damla kabul ederler. Vücudî tevhid, latife-i kalbin seyrinde meydana gelir. Önce imkan dairesinde seyreder. Hallac-ı Mansur bu istiğrak halinde `Enel hak' dediği için idam edilmiştir.
Panteizm fikrinin sahipleri, bütün eşyanın Allah olduğunu ileri sürerler. Yani yaratan ile yaratılanın ittihadına inanırlar. Bunu iki şekilde izah ederler.
1-Gerçek olan Allah’tır. Alem bir takım görüntülerden başka bir şey değildir.
2- Alem hakikidir. Allah mevcud olan şeylerin hepsidir.
Birbirine zıt gibi görünen iki görüş şöyle özetlenebilir: Allah'ın vücudundan başka bütün varlıkların bir hakikate malik olmadığını, tabiatın Hak'ta fani olduğuna Yani sınırlının sınırsızda birleştiğine inanırlar. Bunların inancı her şey Allah diye ifade edilebilir. Benim anladığım Vahdet-i Vücudçular mevcudun Allah'ın delil olduğunu görür ve söylerler. Panteistler ise, mevcudu (varlığı) Allah'ın bir cüz'ü olarak görürler ve her şey Allah'tır derler. Bu örü ün en önemli simaları Spinoza ve Hegel’dir.
 
NOT: Eserdeki Vahdet-i Vücud ve Panteizm bölümleri ehl-i halin anlayacağı ve bileceği bölümler olduğundan anlaşılması için bizzat okunması gerekmektedir.
Behaki'nin beyanına göre her yüz senede bir müceddid gelecektir. Bunların ilki Ömer bin Abdülaziz ikincisi İmam-ı Safi, üçüncüsü Ebul Abbas bin Süreyc (Ebu Hasan e1 Eş’ari), dördüncüsü E1-Bakıllani, beşincisi İmam-ı Gazali, altıncısı Fahru'r -Razi yedincisi İbn Dakiki'l- id, sekizincisi de Zeynu'l Iraki
ANADOLU'DA VE HORASAN'DA TASAVVUFİ CEREYANLAR VE İNTİŞAR EDEN TARİKATLAR
Türklerin Müslüman olmalarından sonra miladi 11. asırda bilhassa göçebeler arasında dervişlerin azami gayretleriyle tekke ve tarikatlar bütün Selçuklu Devleti'nde her tarafa yayıldı. Hoca Ahmed Yesevi tarafından bilhassa Horasan ve Maveraü'n-nehir Türkleri arasında Yeseviye tarikatı en yaygın tarikattır. Anadolu’da 13. asırda tarikatların menşei olarak Hacı Bektaş-ı Veli görünmektedir. Bektaşî tarikatı Osmanlı'ya kadar uzanmış Yeniçeri ocağının dayanağı olarak kabul edilmiş ve büyük nüfuz kazanmıştır. Selçuklularda tarikat derecesinde müessir olan başka bir teşkilat da ‘Ahilik’ müessesesidir.
 
Osmanlı'daki Tasavvufi Cereyanlar:
Osmanlı beyliği kurulurken Osman Gazi Şeyh Edebali'nin kızını almıştır. O dönemde Ahi şeyhleri de savaşlara katılmakta idi. Osmanlı’nın büyümesinde Ahiler büyük rol oynamışlardır. Osmanlı'da ilk kurulan tarikat Nurbahşiyye Tarikatı’dir. Emir Sultan vesilesiyle Bursa'da kurulmuştur. Bayramiyye Tarikatı özellikle Şemsiyye (Akşemseddin), Melamiyye (Emir Sıkkini), Celvetiyye (Aziz Mahmud Hüdayi) gibi çeşitli kollara ayrılmıştır. Irak, Suriye ve Mısır'da Kadiriyye, Rufaiyye, Mevlevilik meşhur tarikatlardandır. İslamiyet’in Afrika'da yayılmasında en büyük hizmeti Kadiriler yapmıştır. l9. asırda Sudan'daki öğretmenlerin hemen hepsi Kadiri Tarikatı mensuplarıdır. Osmanlı eyaletlerini Afrika, Irak, Cezayir, Tunus tarikatlerle idare etmiş ve kendisine bağlamıştır. Bugünkü Masonluk ve misyonerlik faaliyetlerinin merkezi çalışmaları gibi.
Tarikat:
Tarikat yol demektir. Allahu Teala'ya yaklaşmak ve O'nun hoşnutluğunu kazanmak için takip edilmesi gereken yol manasına gelir. Bu tarikatların sayısı şubeleriyle beraber 200 kadardır. Mürid, Allah’ a ulaşmak için 4 mertebeyi aşması gerekir.
1-Seyr-i ilâllah: Bu seyir nefisten gerçek vücud tarafına sefer etmektir. Varlıktan varlığı yaratana seferdir. Seyr ilallahta Vacibü'1-Vücud ilminin denizine ulaşılır.
2-Seyr fillah: Hakkın sıfatıyla muttasıf ve O'nun ahlakıyla süslenerek “ufuk-ı a'la”ya ulaşmak bütün beşeri sıfatları yok kabul etmektir. Ledünni ilmi keşfetmektir. Kısaca Vacibü'l- Vücud denizinde damla olduğunu ve bu denizde kendisinin de yok olduğunu haz olarak duymaktır.
3-Seyr ma'allah: Müridin her mertebede Allah ile olan seyridir. Burada Ehadiyyet makamınâ yükselir. Bu mertebeye “kabe kavseyni ev-edna” da denir.
4-Seyr anillah: Tekrar Allah'tan dönüştür. İrşad ve tenvir için Hak'tan halka dönüştür.
 
Horasan'da İntişar eden Tarikatlar:
Türkistan'da kısa zamanda doğan ve geniş bir bölgeye yayılan tarikat Yeseviyye tarikatıdır. Kurucusu Ahmed Yesevi dir. Bu bölümde Yeseviyye tarikatının adabı, önemli hükümleri anlatılmaktadır.
Anadolu'da kurulan diğer bir tarikat da Mevleviyye tarikatıdır. Kurucusu Mevlana Celaleddin-i Rumi'dir. Bu bölümde Mevlevilik hakkında bilgi bulunuyor.
 
Nakşibendi Tarikatı:
Kurucusu Ahmed bin Muhammed el-Buhari'dir. Diğer bir ismi Bahaddin Nakşibend dir. Buhara da dünyaya geldi. Bulunduğu yerde Hacegan Tarikatı mevcud idi. Bu tarikatın manevi evladı olarak kabul edilmiştir. Hacegan tarikatı aleni zikri, Nakşibendi tarikatı ise gizli zikri ihtiyar etmiştir. Hacegan tarikatı alimleri ile beraber olmuştur. Daha sonra kendi tarikatını kurmuştur. Tarikat; Yesevi Tarikatının bulunduğu bölgelerde, Pakistan'da yayılmıştır. İstanbul'a ise, Fatih Sultan Mehmed zamanında Ubeydullah Ahrar'ın halifelerinden Molla İlahi vasıtasıyla girmiştir. Son Osmanlı padişahı Vahdettin'in Nakşi ve Halidi olduğu rivayet edilir. Osmanlı'nın orta tabakası arasında büyük nüfuz sağlamıştır. Nakşilik tam anlamıyla Sünni bir tarikattır. İstanbul'da 65 Nakşi dergahı bulunmaktadır. Türk kültürünün gelişmesi, yayılması ve Anadolu'nun vahdetinde çok büyük emeği olmuştur. Tarikat üç koldan Efendimize bağlanır. l- Hazret-i Ali, İmam Hüseyin kolu. 2- Ebu Bekir Selman-ı Farisi kolu.3- Hazret-i Ali, Hasan Basri kolu.
Tarikatın kendine göre temel prensipleri vardır. Nakşi tarikatında zikir şöyle yapılır: Önce tevbe-istiğfar edilir. Kalp temizlenir. Kaza namazı ve ya şükür namazı kılınır. Tekrar tevbe-istiğfar getirilir. Günlük olarak 111 defa “estağfirullah el-azim”, l 11 defa “lailahe illallah el-melikül hakkul mubin”, sonunda da “Muhammedü's-sadikül emin” denir. 11 l defa “Allahümme salli ala Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim” denir. Ayetel kürsi, Elem neşrah, Kevser, İzaca, 3 İhlas, Muvazeteyn sureleri okunur. Sonra tefekkür-i mevt yapılır. Sabah namazından sonra Yasin okumak, iki rekat İşrak namazı kılmak, iki rekat İstihare kılmak, öğle namazından sonra Tebareke, ikindiden sonra Amme suresi okumak, akşamdan sonra iki rekat Evvabin, yatsıya kadar Kur'an okumak, yatsıdan sonra Tebareke okumak, gece iki rekattan az olmamak şartıyla teheccüd kılmak, sabaha kadar zikirle meşgul olmak, Recepte 3, Şabanda 15, Şevvalde 6,Zilhiccede 9,Muharremin 9. ve 10. günleri oruç tutmak, pazartesi perşembe, her ayın l3-14-15'inde oruç tutmak müridin görevlerindendir.
 
Halvetiyye Tarikatı:
Kurucusu Şeyh Ebu Abdullah'tır. Zamanın büyük bir kısmını halvette geçirdiği ve halvette kalmayı çok sevdiği için kendisine ayrıca “Halveti” lakabı verilmiştir. Bu tarikat Seyyid Yahya Şirvani sayesinde bütün İslam memleketlerine yayıldığı rivayet edilmektedir. Bu yüzden ona tarikatın ikinci piri denir.
Bu tarikatın özelliği; Esma-i Seb'a, kalbi tasfiye, her an Kelime-i Tevhid'i dilden düşürmeme, masivadan uzaklaşıp, Zikr-i Celal ile meşgul olmaktır.
Tarikatın ilk dört şubesi şunlardır: Ruşeniyye, Cemaliyye, Ahmediyye, Şemsiyye tarikatlarıdır. Bunlar da kendi içerisinde değişik kollara ayrılırlar. Mesela; Şeyh Necmeddin Muhammed el-Cerrahi, Halvetiyye tarikatı, Ahmediyye şubesi, Cerrahiyye kolu müessesidir.
 
Bayramiyye Tarikatı:
Tarikat ehlinin dilinde Pir ismiyle anılan ve Bayramiyye tarikatının kurucusu olan Hacı Bayram-ı Veli, Ankara'nın bir köyünde dünyaya gelmiştir. Bursa'da müderrislik yapmıştır. Gizli zikri benimsemiştir. Sarık yeşil renktedir. Taçları altı terekli beyaz keçedendir. Tarikat, Hacı Bayram'dan sonra üçe ayrılmıştır:
1-Akşemseddin vasıtasıyla Şemsiyye-yi Bayramiyye
2-Bursalı Dede Ömer (Emir Sıkkini) vasıtasıyla Melamiyye-yi Bayramiyye
3-Hızır Dede Halifesi Bursalı Üftade Hazretleri'nin müridlerinden Aziz Mahmud Hüdayi tarafından tesis edilen Celvetiyye tarikatıdır
Şemsiye-yi Bayramiyye'nin kurucusu Akşemseddin'dir. Fatih'in şeyhü'l-islamıdır. İstanbul'un fethini sağlamış ve Eba Eyyub el-Ensari'nin kabrini keşfetmiştir.
Melamiyye tarikatının kurucusu Emir Sıkkini’dir. Bu şahıs Akşemseddin'in zikir halkasından ayrılarak bu tarikatı kurmuştur. Vahdet-i Vücud meselesinde Muhyiddin ibni Arabiyye'ye teslim olmuştur. Orta Anadolu, İstanbul ve Edirne civarında yayılmıştır. Daha sonra birçok şeyhi ve müridiyle beraber idam edilmiştir. Daha çok Rumeli'de Melamiyye tekkeleri bulunmuştur.
 
Celvetiyye Tarikatı'nın kurucusu Üsküdar doğumlu Aziz Mahmud Hüdayi’dir. Celvet, yerini yurdunu terk etmek demektir. Tasavvufta ise kulun Hakkın sıfatlarıyla muttasıf olarak halvetten çıkışına ve O'nun varlığında yok oluşuna denir. Celvet gerçek manasıyla halk arasında Hakk ile beraber olmaktır. Herkesle beraber buna rağmen yalnız.
Aziz Mahmud Hüdayi dünya süsüne, malına, mansıbına bağlı kalmayan, aza kanaat eden, ömrünün sonuna kadar kendisini insanları irşada ve Hakk'a davet etmeye adayan mükemmel bir insandı.
Celvetiyye, tam anlamıyla Sünni bir tarikattır. Bu tarikatta sulûk, Esma ildir. Celvetiyye tarikatında müridin vazifeleri şunlardır:
1-Mürid her gün l00 istiğfar, 700 kelime-i Tevhid, beş vakit namazdan sonra
“Aleyhissalatü vesselam sallallahu aleyhi ve sellem”i tekrarlamak.
2-İki rekat işrak namazı kılmak.
3-Altı rekat Duha namazı,12 rekat teheccüd kılmak.
4-Boş vakitleri Kur'an-ı Kerim okuyarak değerlendirmek.
5-Recep-Şaban ve Ramazan ayını oruçlu geçirmek.
6-Şevval ayında 6 gün oruçlu bulunmak.
7-Muharrem, Rebiü'l-evvel ve Zilhicce aylarında onar gün oruç tutmak. 8-Haftada iki gün (pazartesi-perşembe) oruçlu olmak.
 
Kadiriyye Tarikatı:
İran'ın Dilan şehrinde doğan Abdu'l-kadir-i Geylani bu tarikatın kurucusudur.
“Gavsu's-sakaleyn” ismiyle de anılır. Nesebi Hz. Ali'ye dayanır. Annesi 60 yaşında iken onu dünyaya getirmiştir. Annesinin lakabı Ümmü'1 Hayr'dır. Hanbeli mezhebine mensuptu. Çöllerde riyazet yapmıştır. Bağdat'ta vefat etmiştir.
Hitabeti son derece açık ve çok güzeldir. Üstadımızın şeyhidir. Zikir; gizli, kalb ve hafide yapılır. Esma-i Hüsna'yı zikretmek, lisanı zikirdir.
 
Eşrefiyye Tarikatı'nın kurucusu Eşref i Rumi (Eşref zade)'dir. İzniklidir. Dergahı da İznik'tedir.
Rufaiyye Tarikatı'nın kurucusu Ahmed er-Rufai `dir. Hz. Hüseyin'in soyundan geldiği için seyyiddir. 1160 senesinde hacca gitmiş ve Medine'de Ravza-i Mutahhara'yı ziyaret etmiştir. Efendimiz (sav)'in kabri önüne gelince “Esselamü aleyküm ya ceddi” diye selam vermiş ve Rasulullah (sav)'ın kabrinden gelen bir ses “Aleyküm selam ya veledi” diyerek onun selamına cevap vermiştir. Orada bulunan herkes bu sesi işitmiştir. Efendimiz (sav)'in kabrinden nûrâni bir el dışarı uzanmış ve bütün ziyaretçilerin gözleri önünde o, bu eli öpmüştür.
Nesli; Arabistan, Irak, Suriye, Lübnan gibi ülkelerde bulunmaktadır. Tarikat günümüze kadar gelmiştir.
Kitabın sonunda günümüze kadar gelen tarikatların alfabetik sırası bulunmaktadır. Devamında ise bazı tasavvufi metinler, Fuzuli'nin Su Kasidesi, Niyazi-i Mısri'nin Tevhid Manzumesi, Mevlana'nın Mesnevisi'nin açıklaması ve bibliyografya bulunmaktadır.

EBU ALİ FARMEDİ (K.S) TASAVVUF BÜYÜKLERİ



TASAVVUF BÜYÜKLERİ
EBU ALİ FERMADİ (K.S.)
Altın silsilenin sekizinci halkasını oluşturan Ebû Ali Farmedi, tasavvuf tarihimizin yıldız şahsiyetlerinden Ebû'l-Kasım Kuşeyri'nin talebesi, İmam Gazzali'nin şeyhi ve üstadı. 
Ebû Ali Farmedi, Horasan'ın Tuş şehri yakınındaki Farmez'den. Asıl adı Fazi bin Muhammed, künyesi Ebû Ali. Türkçe kaynaklarda memleketi Farmez'e nisbetle Farmedi diye anılır. 407/1016 yılında doğdu. Ebû Abdullah Şirazî, Ebû Mansur Bağdadi ve Ebû'l-Hasan el-Müzekki gibi alimlerden okudu. Gençlik yıllarında Nişabur'da Ebû Said Ebû'l-Hayr'ın ders halkasına katıldı. Nefehatü'l-üns müellifi Cami'nin verdiği bilgilere göre, Ebû Said Ebû'l-Hayr, Nişabur'da bulunduğu sürece Farmedi, onun zikir ve ders halkasından ayrılmadı. Ebû Said'in Nişabur'dan ayılmasından sonra da Ebû'l-Kasım Kuşeyri'nin derslerine devam etmeye başladı. 
Kuşeyri onu tefsir ve hadis gibi dini ilimlerde yetiştiriyor, vaaz ve irşad konusunda eğitiyordu. Ebû Said Ebû'l-Hayr'ın gönlünde tutuşturduğu tasavvuf ve aşk ateşiyle zaman zaman garip haller yaşayan Ebû Ali Farmedi'yi Kuşeyri, devamlı surette ilme teşvik ediyordu. İlimde derinlik, marifette rüsuh kesbeden Ebû Ali, birgün şahidi olduğu muazzam bir tecelli ile sarsıldı. İlimle meşguldü, elindeki kalemi hokkaya batırarak yazı yazıyordu. Kalemi hokkaya bir daldırdı ki, ne görsün kalemin ucu bembeyaz, oysa hokka mürekkeple dolu. Kalemi tekrar tekrar hokkaya sokup çıkardı, fakat nafile, değişen bir şey olmadı. 
Büyük bir dehşete kapıldı ve doğruca üstadı Kuşeyri'ye koştu. Olanları dinleyen büyük mutasavvıf: Artık senin işin benim sınırlarımı aştı. İlim senden el çektiğine göre sen de ondan el çekip ruhunu erdirmeye ve içindeki ateşi söndürmeye bak." dedi. Bunun üzerine Ebû Ali, eşyasını alıp medreseden ayrılıp tekkeye taşındı. Bu dergah, Kuşeyri'nin dergahıydı. 
Ebû Ali, bu dergahta bir müddet kaldıktan sonra meydana gelen bazı tecelliler sebebiyle memleketinden ayrılıp Nişabur ve Tuş şehrinin yolunu tuttu. Tus'da Ebû'l-Kasım Gürgani'yi buldu ve ona bende oldu. Gürgani'nin yanında riyazat ve mücahede ile meşgul olarak seyr u sulukunu tamamladı. Şeyhi kendisini vaaz ve irşad halkasını kurmak ve zikir meclisi teşkil etmekle görevlendirdi ve onu kızıyla evlendirdi Ebû'l-Kasım Gürgani'den Nakşbendiyyenin Haydari koluna aid silsileyi alan Farmedi, daha sonra Ebû'l-Hasan Harakani'ye intisab ederek Siddiki silsileye de dahil oldu ve böylece iki silsileyi birleştirmiş oldu. Vefatı 477 Rebiu'l-evvel/1084 Temmuz'dur. 
Ebû Ali Farmedi, irşad ve nasihat üslubundaki incelik, hal ve tavırlarındaki mükemmellik sebebiyle devrinde büyük bir sevgiye mazhar oldu. Çağında bile Horasan'da "Şeyhler şeyhi", "Horasan'ın dili" gibi sıfatlarla anılırdı. Onun yaşadığı dönemde ilim ve fazilet erbabı alim ve şeyhlere son derece saygılı davranan ünlü Selçuklu veziri Nizamül-mülk, onun değerini anlayanların başında gelir. 
Nizamü'l-mülk, Cüveynî ve Kuşeyri gibi devrinin alim ve şeyhlerine de saygı gösterir, onlar huzuruna geldiklerinde ayağa kalkardı. Fakat Ebû Ali Farmedi geldiğinde ise hürmetle ayağa kalktığı gibi, onu kendi makamına oturturdu. Nizamü'l-mülk'e Ebû Ali Farmedi'ye gösterdiği bu saygının sebebi sorulduğunda şu karşılığı verirdi:"Diğer alim ve şeyhler beni yüzüme karşı övüyorlar. Bu da nefsimin hoşuna gidiyor. Farmedi ise beni yüzüme karşı övmediği gibi, kusurlarımı, yanlışlık ve haksızlıklarımı da söylüyor ve beni ikaz ederek irşad ediyor. Ben de onun bu söylediklerinde hayır görerek ona saygı göstermeye çalışıyorum." 
Ebû Ali Farmedi, üstadı tefsir sahibi Kuşeyri'den aldığı üstün ifade ve tesir gücü sayesinde çok güzel vaazlar verirdi. Onun vaaz ve sohbetlerini dinleyenler kendilerini adeta her türlü güllerin açtığı bir gül bahçesinde sanırlardı. Ebû Ali himmeti hizmette arayanlardandı. Bu yüzden, şeyhine ve ihvanına hizmette yekta idi. Hizmette hikmeti ve firaseti önde tutardı. Çünkü hizmetten himmet bulmak için, hizmetin vaktini ve yerini iyi seçmek gerekliydi. O, firasetiyle bu konuda şeyhinin dua ve himmetine mazhar olmuştu. Nitekim şeyhinin hamamda bulunduğu bir sırada ihtiyaç duyduğu bir suyu, kendiliğinden ve şeyhi istemeden getirip kapısına hayır edivermişti. Onun bu inceliğini gören üstadı: "Sen bu firaset ve hizmet anlayışınla bizlerin yetmis yılda elde ettiğini bir defada elde ettin. Allah seni yüceltsin" diye dua etmişti. 
Ebû Ali Farmedi, hadis ve tasavvuftan başka fıkıh ilmine, özellikle de Şafii fıkhına aşina idi. Bu yüzden imam-ı Gazzali'nin tasavvufta olduğu kadar fıkıhta da üstadıydı. Aslında Ebû Ali Farmedi Kuşeyri ile Gazzali arasında bir köprü görevi üstlenmiştir. Yazılı eser bırakmamış, fakat, Gazzali'nin yetişmesine amil olarak sünni tasavvufun esaslarını geliştiren ve sistemleştiren bu iki büyük zatı karşı karşıya getirmiştir. 
Gazzali İhya'da şeyhi Ebû Ali Farmedi'ye ancak bir kaç yerde atıfta bulunmaktadır. Bunlar genellikle mürşidin müridi terbiyesi ve müridin şeyhine karşı edeb ve saygısı türünden şeylerdir. Nitekim Gazzali, müridin genellikle gündüzün meşgul olduğu şeyleri rüyada gördüğü konusunda şeyhi Farmedi'nin şu sözlerini nakletmektedir: Müridin şeyhine karşı dili ile saygılı olması gerektiği gibi şeyhinin söylediklerini içinden reddedmemesi de gerekir. Nitekim ben şeyhim Ebû'l-Kasım Gürgani'ye kendisini rüyamda gördüğümü ve onun bana bazı sözler söylediğini ve benim de kendisine "niye böyle söylüyorsun?" diye itiraz ettiğimi anlattım. Şeyhim bunun üzerine bir ay süreyle bana kırıldı. Sebebini sorduğumda dedi ki: Eğer senin içinde benim söylediklerime karşı çıkıp itiraz etme duygusu olmasa ve bana karşı tam bir teslimiyet içinde bulunsan rüyanda bana böyle mukabele etmezdin. 
Ebû Ali, şeyhi Ebû'l-Kasım Gürgani tarafından irşadla görevlendirilmeden kendisine mana alemlerinin açılacağı; büyüklerin diliyle bülbül gibi konuşacağı müjdesini bir ara Tus şehrine gelen ilk üstadı Ebû Said Ebû'l-Hayr'dan almıştı. Daha sonra Sıddıkıyet yolunun temsilcisi Ebû'l-Hasan Harakani'yi de tanıyan ve onun halifesi olan Farmedi, emaneti Yusuf Hemadani'ye bırakıp Hakk'a yürüdü. 
-rahmetullahi aleyh-

EBU'L-HASAN HARAKÂNÎ (K.S.) TASAVVUF BÜYÜKLERİ



TASAVVUF BÜYÜKLERİ
EBU'L-HASAN HARAKÂNÎ (K.S.)
HAYATI 
Altın silsilenin yedinci halkası yine İran'dan; Bistam'a bağlı Harakan'dan. Bâyezîd Bistâmî'nin hemşehrisi ve türbesinin bekçisi. O'nun rûhâniyetinden feyz alarak "üveysî" tarikla yetişti. Adı Ali bin Ca'fer, künyesi Ebu'l-Hasan, nisbesi Mu'cemu'l-buldan müellifi Yakut el-Hamevî'nin ifadesine göre el-Harakanî, Harakanî değil (bk. II, 360). Aynı müellif onun 425 hicri yılında 10 Muharrem Aşure gününde (1034 Aralık'ta) 73 yaşında iken vefat ettiğini bildirdiğine göre 352/963 yılında doğmuş olmalıdır ki, doğumu Bâyezid'in vefatından 91 yıl sonradır. 
Ebu'l-Kasım Kuşeyri, Ebu'l-Abbas Kassâb, Ebu Said el-Miheni gibi mutasavıflarla, Gazneli Sultan Mahmud gibi devlet ricaliyle İbn Sina gibi felsefe ve tıb otoriteleriyle çağdaş. Kuşeyri ile görüştüğünü Keşfu'l-mahcûb müellifi Hücviri'den öğreniyoruz. Hücviri, Kuşeyri'nin onun hakkında; "Harakan'a varınca Şeyh Ebu'l-Hasan'ın heybet ve haşmetinden fesahatım sona erdi, ifade gücüm kayboldu ve sanki dilim tutuldu. Neredeyse velayet makamından azledildiğimi sandım" dediğini nakleder. 
Ebu'l-Abbas Kassâb onun hakkında: "Tasavvuf pazarında rihlet ziyaret Harakaniye lâyıktır" demektedir. 
HİLYESİ 
Uzunca boylu, kumral tenli, genişçe alınlı, gökçek yüzlü, irice gözlü, açık ve tok sözlü idi. Sûreti itibariyle Hz. Ömeru'l-Fâruk (r.a)'a benzerdi. İlim ve irfanı sebebiyle, "zamanın kutbu ve gavsi" ünvanlarıyla anılan bir gönül sultanıydı. 
GAZNELÎ MAHMÛD VE HARAKANΠ
İlk müslüman Türk devletini kuran Gazneli Mahmûd onu ziyaret ederek feyz alanlar arasındadır. Zaten "Altın Silsile"nin Bekrî ve Sıddîkî olan kolunun faaliyet sahası genellikle İran ve Turan bölgesidir, özellikle de Türk dünyasıdır. Feridüddin Attar'ın Tezkiretü'l-evliyâ'sında verdiği bilgiye göre, Gazneli Sultan Mahmûd, Şeyh Harakanî ile birkaç defa görüşmüştür. 
Şeyh Harakanî'nin şöhretini duyan Gazneli Mahmûd, adamlarıyla birlikte, biraz da onu imtihan maksadıyla Harakan'a gelir. Sultan, yanına geldiğinde Şeyh Harakanî, ona özel bir ilgi göstermediği gibi, ayağa da kalkmaz. Sultan pek çok sorular sorar ve şeyhi sınar. Aldığı tatminkâr cevaplar ve şeyhin mehabeti karşısında irkilir, endişesi sevgi ve saygıya dönüşür. Şeyhe bir kese altın ihsanda bulunmak isterse de Harakanî bunu reddeder. Bu sefer, "ondan bir hatıra olsun diye" herhangi bir eşyasını ister. Harakanî de Sultan'a bir gömleğini verir. Görüşme tamamlandıktan sonra Sultan, arz-ı vedâ ederken Şeyh Harakanî onu ayakta uğurlar. Sultan, şeyhin kendisini yolcu ederken ayağa kalktığını görünce sorar: 
- Efendim, geldiğimizde ayağa kalkmadınız ama, yolcu ederken ayaktasınız. Sebebini öğrenebilir miyim? Şeyh Harakanî, şu karşılığı verir: 
- İlk gelişinizde padişahlık gururu ve bizi imtihan niyyetiyle geldiniz. Ama şimdi dervişlerin haliyle ayrılıyorsunuz. Dervişlik devletine ve tevâzu haline saygı gerekir. 
Sultan Gazneli Mahmûd, Harakanî ile bir başka görüşmesinde ondan nasihat istedi. Şeyh dedi ki: 
- "Şu dört şeye dikkat et! 
1. Günahlardan sakın, 
2. Namazını cemaatla kıl, 
3. Cömert ol, 
4. Mahlûkata şefkatle muamele et!." 
İBN SİNA VE HARAKANİ 
Tezkiretü'l-evliyâ ve el-Hadaiku'l-verdiyye'nin verdiği bilgilere göre Harakanî, çağdaşı felsefe ve tıp otoritesi, eserleri dört asır Batı üniversitelerinde okutulan İbn Sînâ ile de görüştü. 
Tasavvufa ve tasavvuf erbabına karşı ilgi duyan Filozof İbn Sînâ, Harakanî'yi ziyarete gelir. Şeyhin evine varıp karısından nerede olduğunu sorar. Karısı da, onun hakkında hiç de hoş olmayan lafızlar kullanarak evde olmadığını ve ormana odun getirmeye gittiğini söyler. İbn Sînâ, şeyhi görmek için orman tarafına; onu aramaya gider. İbn Sînâ yolda şeyhin gelmekte olduğunu ve yükünü bir aslanın taşıdığını görünce hayretle sorar: 
- Efendi, bu ne hal böyle? Şeyh de: 
- Evdeki kurdun yükünü çekmemiş olsak, Allah bizim yükümüzü dağdakilere çektirmezdi, der. Evdeki kurt karısıdır. Çünkü son derece geçimsiz ve hırçın bir kadındır, ama Harakanî. Allah için onun sıkıntılarına katlanarak "kesb-i kemâlât" etmiştir. 
ABDULLAH ENSÂRÎ VE HARAKANΠ
Menazilü's-sâirin adlı eserinde tasavvufi hal ve makamları anlatarak tasavvuf tarihimizde haklı bir şöhret kazanan Abdullah el-Ensârî el-Herevi de Harakanî'nin müridlerindendir. Nitekim o şöyle der: "Hadis, fıkıh ve diğer islâmî ilimlerde pek çok üstaddan okudum. Tasavvuftaki üstadım ise Ebu'l-Hasan Harakanî'dir. O'nu görmeseydim marifete eremezdim" 
HARAKANÎ'NİN MEŞREBİ: 
Harakanî, muhtelif kaynakların ittifakla haber verdiklerine göre, Bâyezid Bistâmî meşrebindeydi. O'nun gibi coşkuluydu, cezbesi ve sekri, sahvına galipti. Fena ve baka, sekr ve Sahv ile tevhid ve vahdet konularında pek çok söz söylemiş, Hallâc gibi "Ene'1-Hak" anlayışına uygun terennümlerde bulunmuştur. Attâr Tezkiretü'l-evliyâ'sında onun bu vadideki sözlerine geniş yer vermektedir. 
Devrinin muhtelif âlim ve şeyhlerini tanıyan ve onlardan okuyan Harakanî, en sonunda hemşehrisi Bâyezid Bistâmî 'nin dergahında karar kılmış, senelerce önce ölmüş bulunan Bâyezid'in yolunu devam ettiren müridleriyle görüşmüş, kabrine on iki yıl türbedarlık etmiştir. Sevgi ve aşkla bağlandığı bu kapı onun gönül dergâhı olmuştur. Yılları aşıp gelen Bâyezid sevgisi, onu yoğurmuş ve vuslata götürmüştür. 
Sekr ve cezbe ehlinden olduğu için olsa gerek, kişinin sahv ve uyanıklığını bile vecde yakın bir üslupla anlatırdı. Derdi ki, "Sahvın ölçüsü, kulun Allah'ı andığı sırada baştan ayağa Allah'ın kendisini andığını duymasıdır" Öyleyse Allah derken başka söz söyleyenlerle sohbet etmemeliydi. 
BAŞKASININ DERDİ 
Harakanî, diğergâmdı, dertlinin derdiyle ilgilenmeyi severdi. Derdi ki: Türkistan'dan Şam'a kadar olan sahada birinin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır, birinin ayağına çarpan taş, benim ayağıma çarpmıştır. Onun acısını ben de duyarım. Bir kalpte üzüntü varsa, o kalp benim kalbimdir. 
Gerçek kulluğun kula hizmetten geçtiğini bilenlerdendi. Bu yüzden: 
"Sabahleyin yatağından kalkan âlim, ilminin artmasını, zâhid zühdünün artmasını ister. Ben ise bir kardeşinin gönlünü neşeyle doldurma ve onu sevindirme derdindeyim" derdi. 
Rabia Adeviyye ve benzeri sufiler gibi, cennet düşüncesinden, cehennem endişesinden geçenlerdendi. Şöyle konuşurdu bu konuda: "Cennet ve cehennem yok demiyorum. Benim dediğim, cennet ve cehennemin benim nezdimde yeri yoktur; zira her ikisi de mahluktur. Benim rağbetim ise mahlûkata değil, Hâlika'dır." 
İlimle ve bilgiyle övünmenin yersizliğini şöyle anlatırdı: "Herkes, hiçbir şey bilmediğini anlayıncaya kadar hep bildiğiyle övünür, durur. Nihayet hiçbir şey bilmediğini anlayınca bilgisinden utanır ve işte o zaman marifet kemale erer. Çünkü gerçek bilgi bilmediğini bilmektir." 
Sulh ve cengin nerede ve ne zaman olacağını şöyle bildirirdi: "Sulh bütün halkla, cenk ise nefsledir." 
Dünyayı gölge gibi görürdü. Bu yüzden de: "Sen onun peşinde koştukça o senin padişahın; ondan yüz çevirince de sen onun padişahı olursun." derdi. 
FÜTÜVVETİN ŞARTI 
Ona göre fütüvvet ve civanmerdliğin şartı üçtü: 
1. Cömertlik, 
2. Şefkat, 
3. Halktan müstağni olmak. 
İçinde Allah'tan başkasına yer olan kalp, baştan başa ibadet ve taatla dolu olsa da ölüydü. Çünkü gönüllerin en aydını içinde halk olmayanı, amellerin en güzeli, içinde mahlûk fikri bulunmayanıydı. 
Amel ve ibadetlerdeki ölçüsü şuydu: "Hergün akşama kadar halkın beğendiği ve memnun kaldığı işler yapasın. Her gece de sabaha kadar Hakk'ın beğendiği amel ile olasın." 
Katilden, yani adam öldürmekten beter olan fitnenin dinde iki grup insan tarafından çıkarılabileceğini söylerdi. Onlar da: Gözünü dünya hırsı bürümüş âlim ile ilimden mahrum ham sofuydu. 
El emeği ve göz nurunu üstün tutar, nimetlerin en helal ve temiz olanının kişinin emek ve gayretiyle elde ettiği nimetler olduğunu anlatırdı. 
SÛFÎLİK VE HIRKA 
- "Sûfî kimdir?" diye soranlara: 
- Hırka ve seccade ile sûfî olunmaz, merasim ve âdetlerle tasavvufa yol bulunmaz. Sûfî, mahv ve fena ile benlikten geçendir. Zira abası ve hırkası olan pek çoktur. Lâzım olan kalp safiyetidir. Elbisenin ne faydası var? Çul giymekle ve arpa yemekle adam olunsaydı eşeklerin de adam olması gerekirdi. Çünkü onlar da çul giyer, arpa yerler. 
Birgün bir adam gelip şeyhten hırka talebinde bulundu. Şeyh dedi ki: 
"Bir erkek çarşaf giymekle nasıl kadın olmazsa, sen de hırka giymekle bu yolun eri olamazsın. Önce gönlünü arıtmaya bak!" 
Ona göre sûfî, gündüz güneşe, gece yıldız ve aya ihtiyacı olmayandı; çünkü sûfîlik varlığa ihtiyacı olmayan yokluktu. 
Birgün müridlerine "en güzel şeyin ne olduğunu" sordu ve kendisi bunu şöyle açıkladı: "En güzel şey, devamlı zikreden bir kalbdir. Çünkü bütün varlığını Allah istila etmiş bir kimse tepeden tırnağa herşeyiyle Allah'ı ikrar eder." 
BAZI TANIMLAR 
Sıdk'ı gönülde olanı konuşmak, ihlâs'ı herşeyi Hakk için yapmak, riya'yı da amelini halk için yapmak şeklinde tanımlardı. 
Vâris-i Nebî denmeye layık olan kimse, O'nun fiil ve kavillerine uyan, O'nun izine basarak yürüyendi. Kâğıtların yüzünü karalayıp kitap yazdığını sanan değildi. 
Ölümsüz bir hayata kavuşmanın günde bin kerre ölüp yine dirilmek olduğunu söylerdi. 
İncitme ve incinme konusunda şunları söylerdi: 
- İnsanlar üç zümredir: 
1. Sen kendisini incitmediğin halde o seni incitir. 
2. Sen kendisini incitirsen o da seni incitir. 
3. Sen kendisini incitsen de o seni incitmez. 
Bir mümini incitmeden sabahtan aksama varan, bir kimse o gün aksama kadar Hz. Peygamber (s.a) ile yaşamış gibi olur. Eger mümini incitirse Allah onun o günkü ibadetini kabul buyurmaz. 
Tasavvufî umdeleri Nebevî üslûpla şöyle anlatırdı: 
- "Çok ağlayın, az gülün, çok susun, az konuşun, çok verin, az yiyin, başınızı yastıktan uzak tutmaya çalışın." Harakanî, cezbeli ve coşkulu meşrebi ile Sıddîkî üslûbu geliştirdi ve emaneti Gazzâlî'nin de şeyhi olan Ebû Ali Farimedi'ye teslim etti.
- rahmetullahi aleyh-

BEYAZİD-İ BİSTAMİ (K.S) TASAVVUF BÜYÜKLERİ


TASAVVUF BÜYÜKLERİ
BEYAZİD-İ BİSTAMİ (K.S)
ŞEMÂİLİ 
Bayezîd-i Bistamî, sûreti itibarıyla Hz. Ebû Bekir (r.a)'a benzerdi. Uzunca boylu, zayıf bedenli, beyaz tenliydi. Seyrek ve ak sakallı, çukurca gözlü idi. "Sultânu'l-ârifin" diye anılırdı. Selman-ı Fârisî'nin memleketi olan İran 'dan yetişen yiğitlerdendir. 
HAYATI 
Altın silsile, Ca'fer-i Sâdık ile Hz. Ebû Bekir'in soyu ve yolu ile Hz. Ali'nin soyunu ve meşrebini birleştirdikten sonra halkasına Bâyezid Bistamî'yi de aldı. Bâyezid Bistamî, Hz. Peygamber'in kendisine : "Bunlardan Öyle erler çıkacak ki iman Süreyya yıldızında olsa muhakkak ona yetişecek" buyurduğu Selman Fârisi (r.a)'ın memleketi olan İran'ın Horasan bölgesinin Bistam şehrinden. 
Adı Tayfur bin İsa, künyesi, Ebû Yezîd, nisbesi el-Bistâmî. "Bâyezid Bistamî" diye meşhurdur. Dedesinin Serûşan adlı bir mecûsî olduğu rivayet edilir. Babası Nişabur civarındaki Bistam kasabasının ileri gelenlerinden iyi bir müslüman ve dindar bir insan. Annesi de son derece saliha bir hatun. Üç kardeştiler. Adem, Tayfur ve Ali. Üçü de abid ve zahiddi. Fakat Tayfur yani Bâyezid içlerinde hal bakımından en üstün olanıydı. 
Bâyezid Bistami, Ebû Hafs Haddâd, Ahmed Hadraveyh, Yahya bin Muâz ile çağdaş. Şakik Belhi, Zünnûn Mısrî ile dost ve arkadaş. Mezhebi Hanefî, tarikatı Sıddıkî. Memleketi Bistam'dan ayrıldıktan sonra otuz yıl kadar Suriye ve Şam civarında dolaştı. İlimle uğraştı, nefsiyiz savaştı. 324/848 veya 262/875yılında vefat eden Bâyezid, Bistam'da medfundur. Bâyezid, Ca'fer-i Sâdık 'ın rûhâniyetinden "üveysî" yolla terbiye gördü. 
BAYEZÎD BİSTAMİ 
Bayezîd, cezbesi istiğraka, sevgisi aşka varan ve tevhid konusunda konuşan sûfîlerdendi. Kevakib sahibi Münavî'nin verdiği bilgiye göre, çağdaşları O'nun ilm-i tevhid ve ilm-i hakikata dair söylediklerini anlayamadıklarından çeşitli ithamlarda bulundular ve onu yedi defa memleketinden ayrılmaya mecbur bıraktılar. Fakat her defasında işleri bozuldu, başlarına belalar geldi. Bunun üzerine onun büyüklüğünü anlayarak hürmet göstermeye başladılar. 
"Tevhid nedir?" diye soranlara şöyle cevap verirdi: 
- Tevhid yakindir. Yakin ise mahlukatın her türlü hareketini Allah'ın fiili olarak bilmek ve ef'alinde O'na hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. İnsan Rabbını tanıyıp bu tanıma duygusunda istikrara erince tevhide erer. Bunun anlamı fiillerinde O'nun hiç bir ortağı yoktur, demektir. 
Bu anlayış sebebiyle o şöyle münacatta bulunurdu: "Ya Rabb, benliğimi aradan çıkar, ben seninle oldukça en büyük benim. Nefsimle oldukça en küçük benim." 
MÜRŞİDLİK SIFATI 
Mürşid olacak kimseyi tanımak için şöyle bir ölçü koymuştu: "Kendisine gökyüzünde uçma veya bağdaş kurma kerameti verilen kimseye hemen kalkıp aldanıvermeyin. Önce onun emir ve nehiy çizgisindeki yerine, şer'i hududa riayetteki durumuna bakın." 
Kendisi keramet izharından kaçınır ve bunun kendisi için manevi düşüşe vesile olmasından korkardı. Şöyle anlatırdı: Bir gün Dicle kenarına vardım, nehrin iki yakası bana yol vermek için birleşti. Ben yemin ederek "Buna aldanmam" dedim. Çünkü, halkın yarım akçeye geçtiği yoldan otuz yıllık amelimi zayi ederek geçmek istemezdim. Bana Kerim lazım, keramet değil. 
Halkın hali ve ariflerin ahvali arasındaki farkı şöyle belirtirdi: "Halkın ahvali vardır, fakat arifin bir tek hali bile yoktur. Çünkü arifler suretten geçmiş, sirete yönelmiş ve onların varlıkları Hakk'ın varlığında fena bulmuştur. İnsanların Allah'a en yakın olanları insanlara en müşfik olanlarıdır. 
Zahidlerin dünyadaki arzusu keramet, ahiretteki istekleri makamat, ariflerin dünyadaki istekleri imanla yaşamak, ahiretteki temennîleri afv-i ilahi'ye kavuşmaktı. 
Sordular: 
- Namazı nasıl kılıyorsun? Şöyle karşılık verdi: 
- Buyur ya Rabbi, emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyorum, diyerek namaza başlarım. Tertil üzere Fatiha ve zamm-ı sureleri okurum, tazim ile rükua varır, tevazu ile yere kapanıp secde ederim. Veda selamı gibi selam verip namazımı huşu ile tamamlarım. 
FIKIH VE VEHBÎ BİLGİ 
Bayezîd-i Bistami bir gün camide fıkıh okutan bir alimin ders halkasına katıldı. O sırada biri geldi ve fakihe bir "feraiz" meselesi sordu: "Biri öldü, geride şu şu malları ve şu şu akrabaları kaldı. Bunun mirasını nasıl taksim ederiz." Fakih, sorulan soruya cevap vermeye çalışırken Bayezîd, şöyle bağırdı: 
-Ey üstad! Öldüğünde Allah'tan başka kimsesi kalmayan kimse hakkında ne buyurursun? 
Orada bulunanlar birbirlerine hayret ve donuk nazarlarla bakarlarken Beyazîd, konuşmasını şöyle sürdürdü: 
"İnsanın gerçekten sahip olduğu hiçbir şeyi yoktur. Öldüğünde sadece Mevla'sı kalır. Tıpkı önceden olduğu gibi. Çünkü insan dünyaya gelmeden önce de yalnızdı. Bu alemde de yalnızdır, ama çoğu zaman yalnızlığının farkında olmaz. Kabre konulduğunda yalnızlığını anlar" 
Fakih onun bu ince anlamlı sözleri karşısında ona sordu: 
- Sen bu ilmi kimden, nerede ve nasıl aldın? Bayezîd şu karşılığı verdi: 
- Bu ilim bana Hak vergisidir (vehbidir). Çünkü Allah Resûlü (s.a.) buyurur: "Bir kimse bildiğiyle amel ederse Allah O'na bilmediklerini öğretir." 
Sordular: 
- İnsan ne zaman, "erenler" derecesine erişir? Dedi ki: 
- Nefsinin ayıplarını bilip onları düzeltme yoluna girdiği zaman. 
Bayezîd, zahiddi. Zahidliği üç basamak olarak görürdü. Birinci basamağını, dünya ve içindekileri bırakmak; ikinci basamağını ahiret ve ahirete aid şeylerin sevgisini gönülden çıkarmak; üçüncü basamağını da Allah'tan başka herşeyden kalbi bağı kesmek olarak anlatırdı. 
Taatlerde bulunan bazı afetlerin insanı masiyete düşüreceğine dikkat çeker, ibadetlerde ihlası önde tutmayı esas alırdı. Müslümanlar arasında "kendisinden daha şerli kimse" bulunduğunu zannedenlerin tevazu nimetinden mahrum olacağını ve kibirli sayılacağını söylerdi. Çünkü ona göre gerçek tevazu; nefs için bir makam ve hal görmemek, halk içinde kendisinden daha şerli bir kimse bilmemekti. 
İlgi ve kaygıların dağınıklık ve çokluğunun insanı zihnen ve kalben meşgul edeceğine işaret için "mutlu kimsenin ilgi ve kaygısını teke indiren kimse olduğunu söylerdi. Çünkü kaygısı tek olanı, gözlerinin gördüğü, kulaklarının duyduğu şeyler meşgul etmezdi." 
AÇLIK VE HİKMET 
Açlık ve hikmet arasında ilgi kurar ve hikmetin asıl kaynaklarından birinin "açlık" olduğunu anlatmak için derdi ki: 
"Açlık bulut gibidir, insanın kalbine açlık sayesinde hikmet yağmurları yağar." 
Sordular: 
- Marifeti neyle buldun? Şöyle cevap verdi: 
- Aç karın ve çıplak bedenle. 
- Açlığı neden bu kadar övüyorsun diyenlere: 
- Eğer Fir'avun aç olsaydı, ilahlık iddiasında bulunmazdı, diye karşılık verdi. 
HALKA HAKK NAZARLA BAKMAK: 
Halka hangi nazarla bakılacağını şöyle açıklardı: 
"Halka halk nazarıyla bakan onlara buğzeder. Ama halka hâlikları dolayısıyla bakan; yaratılanı yaratanından ötürü arayan, onları sever. Nitekim Yunus' un şu sözü de bu anlamdadır: 
Elif okuduk ötürü 
Pazar eyledik götürü 
Yaradılanı severiz 
Yaradanından ötürü. 
Halka halk gözüyle bakan, onların kusur ve eksiklerini görür, Hak gözüyle bakan ise, onları olduğu gibi görür ve kusurlarıyla yargılamazdı. 
"La ilahe illallah (Allah'dan başka tanrı yoktur) sözü cennetin anahtarıdır." hadisini şöyle açıklardı: Bu cennet anahtarının da dişleri şunlardır: 
1. Yalan ve gıybetten sakınan bir dil, 
2. Aldatma ve hıyanetten kaçınan bir kalp 
3. Haram ve şüphelilerle doldurulmayan bir mide 
4. Nefsani duygulara kurban edilmeyen; riya karışmayan amel. 
RİYAZAT VE AŞK 
Aşk şarabından içti, kendinden geçti. Bu yüzden bazan Bayezîd'i soranlara: "Ben de otuz yıldır onu arıyorum, fakat ondan bir eser bulamıyorum" derdi. O'nun bu sözü Zünnun el-Mısrî'ye nakledildiği zaman demişti ki: 
"Kardeşim Bayezîd Hakk'a giden bir cemaatle Hakk'a gitmiş ve ondan eser kalmamıştır." Çünkü o "fena fillah"a ermiştir. 
Riyazat ve mücahede, aşk ve cezbe ehlinden olduğu için tasavvufu şöyle tarif ederdi: 
"Tasavvuf, rahat kapısını kapayıp, sıkıntı ve mücahede kapısını açmaktır" 
Aşkı ve cezbesi ile meşhur olan Bayezîd Bistami, İbn Arabi'nin de dikkatini çekmiştir. İbn Arabi eserlerinde ondan sıkça bahseder. İbn Arabi'nin Bayezîd sevgisi, bu silsileye bağlı bulunan Nakşî meşayıhında da İbn Arabi'ye karşı bir ilgi uyandırmış, İmam-ı Rabbanî'ye kadar olan Nakşî şeyhlerinin ekserisi İbn Arabi'nin eserlerine şerhler yazmıştır. Hatta denilebilir ki, Bayezîd Bistami meşrebi, Nakşî silsilesinde İmam-ı Rabbani'ye kadar, bir özellik olarak devam etmiştir. İmam-ı Rabbani'den sonra bu silsile de tevhid-i vücûdî yerine, tevhid-i şühûdî yaygınlık kazanmıştır.

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...