11 Aralık 2014

EBU ZEREL GIFARİ ''''YALNIZ YÜRÜR YALNIZ GEZER VE YALNIZ ÖLÜR'''




EBU ZER EL GIFARİ
''''YALNIZ YÜRÜR ,YALNIZ GEZER VE YALNIZ ÖLÜR'''
Düşmanlarım beni tüm zamanların açlarının çehresinde tek tek görmüyorlarsa çoktan ölmüşlerdir.

Zulüm gecesinin cahiliyyet karanlığında seher bambaşka bir güneşin doğuşuna hazırlanıyordu. Cihan, fırtına öncesi sessizlikte ve tarih büyük bir ayaklanma endişesinde; yeryüzü tanrılarına ve gölgelerine ve ayetlerine karşı: Gökyüzü tanrıları. Şirk!

İrade gölgesi düşen vicdanların ve adeta namusla ortaya çıkan fıtratların derinliklerinde hayret verici farklılaşmalar meydana geliyordu. Yalnız kalmış ruhlar –ki “Tufan”ı önceden “hisseden” ve gecikmeden topraklarından hicret eden yırtıcı kuşlardaki koku alma özelliği ya da depremden hemen önce ayaklanıp dizginlerini kopararak eğersiz ve bineksiz, sahibinin evini terk edip çöllere düşen uyanık atlardaki esrarengiz içgüdüye sahiplermiş gibi- hissediyorlardı ki “bir şeyler oluyor”, “Büyük şeyler!”

Bazen bir can, bir cihandır ve bazen bir fert, tek başına bir toplum.[1]

Ve Cündeb, Cünede’nin oğlu, bedevi Arap, Gıfarlı; fakir, Mekke’yle Medine arasındaki çölde, Rebeze’de, Kureyş ticaret kervanlarının ve Kabe ziyaretçilerinin yolunun üstündeki kabileye mensup, küstah; gelenek, kanun ve kurallara karşı korkusuz adamlarla birlikte ve nihayet bu düzenin gölgesinde yaşayıp nimet ve emniyetinden faydalananların gözünde kötü şöhretli, laubali, kötü ahlaklı, bozguncu! Ki ahlak burada geleneklere riayet ve kanunlara uymaktır. Ve tüm bunlar tekel ve imtiyaza dönüşen duvarlardır: Hak ve hukuk! Düzen ve güven! Ve tüm bunlar şu adam yoksul toplumun ortasında, çeşit çeşit yemeklerle dolu sofrasında güzelce “Yiyebilsin” diyedir!

Gıfar; kötü şöhretli kabile, yol kesici! Altın ve köle ticaret kervanlarının yol kesicisi. “Haram aylara saygı göstermeyecek kadar laubali”. Bu dört ayda Arabistan’a hakim olan emniyeti bile bozuyorlar, ticaret kervanları –ki bu ziyaret aylarında din himayesinde Bizans, Mekke ve İran arasında hareket ederlerdi- tehlikeli Rebeze’den geçerler.[2] Yine de tuzak kurdukları yerden onlara saldıran Gıfar’ın kılıçlarıyla karşılaşırlar.

Gıfarlılar, ticaret kervanlarının yolu üstündeki bu günahkâr yoksullar dilencilik yapmak yerine efendilere kılıç çekiyorlar!

Cünade’nin oğlu bunlardan birisidir ki, sonraları “Ebuzer” olacaktır. “Evinde ekmeği olmayan yoksulun eline kılıcı alıp bütün halka karşı ayaklanmamasına şaşıyorum!”[3]

Cünade’nin oğlu Cündeb, bütün Gıfarlılar gibi biliyor ki, zulüm sistemindeki tüm kanunlar, kararlar, gelenek, ahlak, düzen ve emniyet zulmün bekçisidir ve onlara uymak cehl’dir. Ama o bir adımı –son adımı- hepsinden önce attı. Anladı ki, burada hakim din de aynı rolü oynuyor ve ona itaat, küfürdür!

Ve put! Nedir bu? Kabilenin “Menat’ı –Gıfar’ın putu- ziyarete gittiği ve Gıfar’ı ölümle tehdit eden kuraklıktan kurtulmak amacıyla heyecan, sevinç, coşku, dua, ibadet, adak ve ricayla yağmur istedikleri gece o içinin derinliklerinde kutsal bir şüphe ışıltısı hissediyordu. Ve bu ışıltı derin düşüncelerini daha da alevlendiriyordu. Sonunda kabilesi uykuya daldıktan sonra çölü ve gökyüzünü kaplayan esrarengiz sessizlikte yavaşça kalktı, bir taş alıp şüphe ve inanç arasında tereddütle ve titreyerek Menat’ın yanına geldi. Bir an zamanının ilahının gözlerine hayretle baktı. Bakışsız iki göz dışında bir şey bulamadı. Bütün öfke ve nefretiyle elindeki taşı bu cehalet ve zulmün yonttuğu Tanrı’ya fırlattı.

Taşın taşa çarpmasından çıkan bir ses ve... başka hiçbir şey!

Döndü. Mutlak olana doğru kurtuluş, adeta yüzyıllardır kendisini bağlayan zincirlerden özgürleşme. Ansızın sanki yaratılıştan beridir tek ve meçhul içinde hapsolonduğu derin bir kuyu ve dar ve karanlık bir mağaradan çıkmış gibi oldu. Çöle baktı, sonsuz uzunluk, uzak ve geniş ufuklar ve gökyüzü! Heybetli, güzel, derin ve esrarengiz!.. Sanki bütün bunları ilk kez görüyor ve görebiliyor.

İman ve yakinden kurtulmuştu. Ve şimdi yavaş yavaş iman ve yakinin yeni sınırına varıyordu. Apaçık, büyük, derin, bilinçli ve kendi seçtiği şey!

Anbean artan düşünce yağmurları altında, içindeki karanlık, kurak ve yakıcı çölde çeşmelerin akıverdiğini hissediyordu. Ve şimdi, “Suyun ayak sesleri!” Her an arttıkça artıyor, yükseldikçe yükseliyor ve tüm benliğini kaplıyordu. Onunla doluyordu. Bir doğumun sancısı ve şevkinde yeryüzünde yalnız, çöldeki tek gölge, geceleyin gökyüzünün altında çölün konuşması! Tüm vücudu “O”na sesleniyor! Ansızın toprağa eğildi, secdeye vardı ve eski karanlık inançların aydınlanma sesi. Ağlayış!

Ve bu Ebuzer’in ilk namazıydı:

“Ben Allah Resulü’nü görmeden üç yıl önce namaz kılmaya başladım.”

- Hangi tarafa yöneliyordun?

- Allah’ın beni çevirdiği yöne!

Üç yıl sonra Mekke’de bir adamın ortaya çıktığını, bu adamın halkın dinini küçümsediğini, kavminin kutsallarını yok saydığını, Kabe’deki tüm putları zavallı ve budala taşlar olarak adlandırdığını ve sadece bir olan Allah’a çağırdığını duydu!

Gıfar’dan geçen yolcular bu haberi Arapların din ve ahlakı için bir facia olarak telakki ediyor, alay ve nefret dolu sözlerle ondan bahsediyorlardı. Ancak Cündeb bu sözler arasında kendi kaybettiklerini buluyordu ve biliyordu ki bu taşa tapanların –ki şirk dolu cahili hurafeler kendini put kırıcı İbrahim’e dayandırıyordu- mahkum ettikleri, küfür saydıkları ve toplumsal ayrılıkların, inançsal gevşekliklerin, gençlerdeki fikirsel bozulmaların, aşağı halk tabakasındaki küstahlaşmanın, ahlaki ve imani temellerdeki sarsılmaların, çocuklarla anne-babaları arasındaki ayrılıkların sebebi olarak gördükleri; büyük dini şahsiyetlerin aşağılanması, eskilere saygının ortadan kalkması, efsanelerin ve ecdadın geleneklerinin yok olması... Tüm bunlar kurtarıcı bir devrimin apaçık göstergeleri ve ilahi hakikatin sağlam belirtileridir. Cündeb –ki dar sosyal gelenek kalıplarına sığmayan ve hareket, değişim kabiliyeti, ilerleme ve seçme yeteneğine sahip ruhlardandı- “bir şeyler olduğunu”, ümmi ruhu ve özgür düşüncesinin çölün derin yalnızlıklarında aradığının da bizzat bu şey olduğunu hissediyordu.

Bu “haber”e karşı tarafsız kalmadı. Sorumluluk, onu araştırmaya ve inanç ve yargısını kin sahibi seçkinlerin üretip alt tabakadaki avama sundukları “şayialar”, “propagandalar” ve “mütevatir yalan, töhmet ve hileler”den yola çıkarak oluşturmamaya yöneltti. Kendisi araştıracaktı. İnsanların yargıları şahsiyetlerinin en önemli belirtisidir çünkü. Bir kişi, fikir, eser, hareket ve gerçek aleyhinde yargılarını “nakil” üzerinden yapıp bütün fikirlerinin kaynağını efendi şahsın dediklerinden oluşturanlar, bir gerçeği cahilce ve adil olmadan mahkum etmekten öte kendilerini otoritenin, hurafeci efendilerin, açık ve gizli propaganda düzenlerinin kölelik fikrine mahkum etmişler ve göstermişlerdir ki, “düşman”ın sipariş ettiği, “münafık”ın kurduğu, “demagog”un yaydığı ve “avam”ın kabul ettiği şayia, töhmet ve yalanlara karşı aciz geviş getiricilerdir! Ama Cünade’nin oğlu, kardeşi Üneys’i, yalancılık, cinlenmek, sihirbazlık, şairlik ve küfürle itham edilen ve aynı zamanda “Beytullah’ın” saygısını yok etmek, toplumun birliğini bozmak ve aile içindeki farklılıkları düşmanlığa çevirmek için geldiğini söyledikleri bu adamı yakından görmesi, sözlerini dinlemesi ve mesajını anlayarak kendisine iletmesi için Mekke’ye gönderdi.

Üneys Mekke’ye geldi. Adamı bulamadı. Kimse bu yabancıya ondan bir iz sunmadı. Ümitsizce Mekke’de dolaşıyor, bu adam hakkında küfür, kin ve nefret dolu sözler dışında bir şey duymuyordu. Her yer, Mescit ve Pazar ve herkes, özellikle de “saygın adamlar”, “muteber şahsiyetler”, “dini ve dünyevi büyükler” ve yine mü’min ve mutaassıp dindarlar –İbrahimî sünnete inananlar ve İbrahim’in evi!- onun hakkında benzer şeyler söylüyorlardı. Şayialar “mütevatir” derecesine ulaşmıştı.

“O delidir, efsunlanmıştır, sözlerinin cazibesi vahyi cazibe değil, sihirdir. Gerçeğin güzelliği değil, şiirdir. Söylediklerini Cebrail’den öğrenmiyor, kendisine ait şeyler de değil. Yabancı bir bilgin ona öğretiyor. Hıristiyan bir rahipten ve İranlı bir bilginden alıyor sözlerini. O İbrahim ümmetine gelen bir beladır. Mescidin hürmetini, Allah evinin kutsiyetini, hac geleneğini, tanrılara tapmayı, ahlakın asaletini, ailelerin şerefini ve geçmiştekilerin tüm değerlerini yok etmek istiyor!”

Ansızın Mekke’nin dar sokaklarında, bir köşede toplanmış kalabalık bir topluluk gördü. Hemen oraya yöneldi. Aydınlık siması, insanın içinin derinliklerine ulaşan bakışları, geniş alnı, orta boyu, saldırgan ama aynı zamanda ilham verici, mülayim, şefkatli yapısı, tutkulu, merdane, kat’i, kendinden emin; ama aynı zamanda tatlı ve latif sesi, derin, tatlı, şiirden güzel, korku ve ümit dolu konuşmasıyla yalnız bir adam.

Üneys karşısında dikildi. Sözlerini mi dinleseydi? Söylediklerinin cazibesine mi kapılsaydı? Yoksa yapısı, bakışı, davranışı ve söylevindeki güzellik ve letafeti mi seyretseydi?

Henüz adamı görmekten kaynaklanan perişanlığı geçmemişti ki, bir grup çıkageldi. Yaygara kopardılar. Sözlerini dinleyip cevap verme ihtiyacı duymadan adama küfürler, önceden hazırlanmış ithamlar savurdular. Bu “aydınlatıcı mesaj” ve “Risalet Devrimi”nin ellerinden alacağı hiçbir şeyleri olmayan mahrum halk tabakası da onlarla birlikteydi. “Cehalet”, kendileri de hakim düzenin mahkumları ve mevcut durumun kurbanları olan bu insanları “zulüm” sistemini kuran ve zindanlarının bekçileri olan “kinliler”in onlardan isteği üzerine vahşi ve çirkince bağırıp “Yalnız peygamber”i kovmalarını ya da küfür ederek ondan uzaklaşmalarını sağlıyordu. Ve “O” gökyüzünün sükuneti gibi sükunete ve dağ gibi sabır ve vakara sahipti. [Ki Hira dağından gelmiş ve gökten mesaj getirmişti]. Düşmanca darbeler ve kapkara cahiliyyet nazik ve şefkatli simasına hiçbir etkide bulunmuyor, oradan oraya gidip mesajını tekrarlıyordu. Ve yine dinlemeksizin ve anlamaksızın küfür, itham, yine ihanet ve aşağılama ve yine başka bir köşede konuşmaya başlama! Şehrin her köşesine gidiyordu. Sokak, pazar, meclis ve mescit. Her yerde “halkın karşısına” çıkıyordu ve her yerde “halkın yolunun üstüne” dikiliyordu. Verdikleri cevaplara aldırmadan, onları korkutuyor ve ümitlendiriyordu. Tehlikeyi haber veriyor, kurtuluş yolunu gösteriyordu. Mesajı olduğunu, risaleti olduğunu söylüyordu. “Dik kafalıları değil, dik başlıları seven” Allah ona seslenmişti: “Ey ferdi yaşamın kilimine bürünen! Ey elbisesine örtünen! Ey kendinin dar “olmak” ve “yaşamak” surlarında mahsur kalan! Ayağa kalk, cahiliyyenin huzurunda ve zulmün güveninde uykuya dalan ve kurdun çobanlığında yoksulluk ve zillet otlanan halkı uyar! Ey Peygamber çoban! Çöldeki koyunları özgürleştir ki, Allah şehrinde insanları koyunlaştırmışlar! İbrahim’in Rabb'inin tüm melekleri huzurunda secde ettirdiği insanı şimdi İbrahim’in evinde şeytan taşlarının ayakları önünde –ki sınıfların hamisidirler- toprağa secde ettiriyorlar!

Pis eşrafın şerefsizler ve şuursuzlarla el ele verip onu susturmak, “söylememesi” için kopardıkları töhmet, hakaret ve tehdit fırtınasında o söylüyordu. Çünkü “Ezilenlerin Rabb'i, ‘Söyle!’ demişti! De ki: “Yeryüzünün çaresiz bırakılmışlarını önderler ve varisler kılmak istedik!”

Üneys adamı görüyor, takip ediyor ve sözlerini dinliyordu. Hayret verici varlığını düşünüyordu. Adamın bedenindeki hayret vericilik, varlığının ağırlığı, davranışlarındaki cazibe ve güzellik onu o kadar etkilemişti ki, dinlemekten çok izledi. Tüm o sıkıntıda tüm o nezaket, tüm o sağlamlıkta, tüm o güzellik, tüm o dayanılmazlıkta, tüm o sükunet, tüm o karmaşada, tüm o sadelik, tüm o isyanda, tüm o kulluk, tüm o eziyette, tüm o şevk, tüm o zayıflıkta, tüm o güç, tüm o cesarette, tüm o hayâ, tüm o heyecanda, tüm o huzur, tüm o kararsızlıkta, tüm o sabır, tüm o heybette, tüm o huşû, tüm o değerlilik, mantık, uyanıklık, ciddiyet, yiğitlik ve akılda, tüm o aşk, ilham, şefkat, zerafet, güzellik, his ve yürek ve nihayet tüm o göksellik ve tüm bu yeryüzülülük, tüm o Allahperestlik ve tüm bu halkı düşünmek ve ne söyleyeyim? Tüm bu güven ve tüm bu... Ve yapayalnız!

Üneys gördüklerinden öyle bir hale gelmişti ki, adamın söylediklerini duymadı ya da duydu; ancak sözlerdeki hayretvericilik ve sesindeki mucize onun anlayışını –ki ilk kez Allah sözünü duyuyordu- öyle bir etkiledi ki, anlamını kavrayacak hal kalmadı. Üneys –Cündeb’in kardeşi- adamın ne dediğini “anlamadı”; ama keskin yetenek ve “bedeni ruh” ve “fıtri insanın”  -ki onda “mantık” hâlâ “vicdanın” yerini tutmamıştır- temiz fıtratında bu adamın bir “olay” olduğunu anladı. Bu söylediklerinin başka bir alemden geldiği “kokusunu” aldı. Hakikati anlamadı, sözlerin mânâsını derk etmedi ve adamı tanımadı; ancak vahyin kokusu, hakikatin tadı ve imanın açıklanamaz sıcaklığını hissetti.

Ve Ebuzer çölde, halsiz ve gözleri Mekke yolunda.

- Üneys! Kardeşim! Onu gördün mü? Söylediklerini duydun mu? Ne söylüyordu? Kimdi?

- Yalnız bir adamdı. Kavmi ona karşı  öfkeli ve kindar, o ise sabırlı ve şefkatliydi. Bir topluluk onu kovunca ya da küfür ve hakaretle terk edince, başka bir topluluğa yöneliyor ve yeniden konuşmaya başlıyordu.

- Söyle Üneys! Ne diyordu? Neye davet ediyor?

- Vallahi ne yaptımsa, söylediklerini anlayamadım; ancak sözleri tüm benliğimi kapsayacak tatlılıktaydı.

Ebuzer’in mesajı aramaktaki gayesi alimane bir merak ya da entelektüel bir çabadan kaynaklanmıyordu. Halsiz ve susamıştı. Üneys o çeşmeden kendisine bir damla bile getirmemişti. Ebuzer hemen kalktı ve yol için hiçbir hesap ve hazırlık yapmadan Gıfar’dan Mekke’ye giden uzun yola koyuldu. Yol boyunca yolcu, yolculuk, yol ve son durak, hepsi “o”ydu.

O gidiyordu ve iman geliyordu! Evet, iman böyle gelir. Mekke’ye vardı. “Gıfar” kabilesinden bir adam, kervan sahibi ve zengin Kureyşliler arasında! Bu şehirde adının söylenmesinin bile suç olduğu bir adamı arıyordu. Bütün gün Mekke’nin derelerinde, pazarında ve mescidi haramda dolaştı. Bulamadı. Gece Mescidi harama geldi. Yalnız ve aç. Her gece eve gitmeden önce mescide gelip tavaf eden Ali, onu toprak üstünde yatarken buldu.

- Sanırım yabancı biri!

Onu evine götürdü ve hiç konuşmadan orada uyudu!

Kader ne planlar kuruyor! Bu, Peygamber’in evidir. Ali o esnada daha çocuktur ve Muhammed’in evinde yaşamaktadır. Ebuzer’in kaderini tayin eden ve onu ilk kez çölden İslam’a getiren bu yolculuktaki ilk karşılaşmalar böyledir. Mekke’de onunla ilk kez konuşan kişi Ali’dir, uyuduğu ilk yer Muhammed’in evidir ve onu şehirdeki gurbet ve yalnızlıktan Peygamber’in evine götüren yine Ali. Ve bu ilk karşılaşma ve olaylar Ebuzer’in tüm yaşamını şekillendirir ve ölümüne kadar tüm varlığıyla onda kalır.

Sabah Muhammed’i aramak için Muhammed’in evinden çıkar, akşama kadar dolaşır, akşam Ali yine tavafa gelir ve yine onu eve götürür ve yine sonraki sabah ve yine sonraki akşam. Bu kez –üçüncü gece- Ali ona kısa bir soru sorar: “Adamın adını ve bu şehre niye geldiğinin sebebini söyleme zamanı gelmedi mi?” Ebuzer dikkatle sırrını Ali’ye açar: “Duyduğuma göre bu şehirde bir adam çıkmış ve...” şevk ve mutluluk dolu bir tebessüm ışıltısı Ali’nin genç çehresini aydınlatır. Dostça ve samimi bir şekilde onunla Muhammed hakkında konuşur ve şöyle der: “Bu gece seni onun gizlendiği yere götüreceğim. Ben önden gideceğim, belli bir mesafeyle beni takip et. Eğer bir casus görürsem, duvarın kenarına gidip ayakkabı bağlarımı bağlar gibi yaparım, böylece sen olayı anlarsın. Sen beni tanımıyormuş gibi yoluna devam edersin, ben sana yetişirim.”

Peygamber’in zor günleridir. Şehir tek parça tehlike ve düşmanlar bir cephe ve dostlar? Sadece üç kişi! Ve bu gece İslam, dördüncü nefere kavuşacak!

Muhammed, Safa tepesi eteklerinde Erkam’ın evindedir.

Gecenin ürkütücü karanlığında, Ebu Talib’in genç oğlu önde ve Gıfarlı Cünade’nin oğlu arkada, Safa’ya çıkıyorlar, Muhammed’e doğru! Bu manzara sanki çok yakında başlayacak kaderlerinin güzel bir sahnesidir.

Ebuzer an be an yaklaşmaktadır. An be an iman ve yakin onu fethetmiştir. O peygamberlik iddiasında bulunan adamı görmeye, tanıyıp sınamaya gitmiyor, kalbinin aşkı ve imanının muradıyla görüşmesi var. Ve şimdi Erkam’ın evine birkaç adım var. Ne zor anlar! Görüşmenin ilk anına tahammül zordur. Aşk Ebuzer’i avlamıştır. Cünade’nin oğlu “o”nunla doludur. Artık onda Muhammed, kendisinden çoktur. Cündeb’in zihninde Cünade’nin oğlundan uzak ve unutulmuş hatıralardan başka bir şey yoktur. Gönlü güçlü bir anlam dünyasındadır. Tanıdık bir koku her lahza keskinleşiyor, Muhammed’in varlığının ağırlığını şu anda tüm varlığında hissediyor. Muhammed’in varlığı Safa tepesini doldurmuştur. Cündeb Muhammed’in kim olduğunu ve ne söylediğini biliyor, ama... O nasıl biri? Siması? Endamı? Konuşması? Vücudu? Ona nasıl baksın? Onunla nasıl konuşabilsin? Ona ne desin? Ne bulacak? Ne olacak?

- Selamun aleykum!

- Ve aleyke selam ve rahmetullah.

Ve bu İslam’da verilen ilk selamdı.

Bu görüşmenin ne kadar sürdüğünü bilmiyoruz. Tarih söyleseydi bile bilemezdik. Böyle durumlarda zaman işlemez. Bildiğimiz şey, Cünade’nin oğlu Erkam’ın evine girdi ve orada kayboldu. O andan sonra asla izine rastlanmadı. Erkam’ın evinden çıkmadı. Cündeb b. Cünade gitti ve ansızın Kabe’nin kenarında, Safa tepesinde vahiy sığınağından doğan İslam ufku, parlak bir çehre doğdu. Bir an duraksadı. Yangınını çölün ateşinden aldığı iki gözünü aceleyle Mekke vadisini kuşatan dağlarda gezdirip Kabe’deki putlara dikti. Şeytani tekelcilerin “hizmetçi yontucular” için düzenledikleri budala heykeller! Ebuzer ilk kez böyle görüyor ve hayret ve öfkeyle kendi kendine soruyor: Bu üç yüz otuz bilmem kaç şirk putu İbrahim’in tevhid evinde ne arıyor?

Aceleyle Safa’dan aşağı indi. Tek, erimiş, kararlı ve muhacir. Sanki ilk gece vahyin aleviyle yanmış, mağaradan çıkıp Hira’dan inen Muhammed gibiydi. Adeta dağdan yuvarlanıp Mekke vadisine şirk, nifak, zillet ve uykunun üstüne düşen kaya gibiydi.

İslam henüz Erkam’ın evinde gizlidir. İslam’ın tüm dünyası bu evdir ve ümmet Ebuzer’in gelmesiyle dörde ulaşmıştır. Mücadeleye takiyye şartları hakimdir. Ona geç kalmadan Mekke’yi terk edip Gıffar’a dönmesi ve gelecek emirleri beklemesi söylenmiştir. Ancak bu “çöl çocuğu”nun sinesinin bu ateşi içinde saklama gücü yoktur. Ebuzer –ki uzun ve ince endamı iman mabedinin minaresiydi ki bir feryatlık gırtlaktan başka bir şey değildi ve adeta yanık kalbindeki isyancı bir coşkuyla Ebuzer olmuştu- takiyye ehli değildir, isyancı ruha sahiptir. Yapmasını istedikleri şey güç isterdi; ama o bu güce sahip değildi ve “Allah hiçbir nefse kaldıramayacağı bir yük yüklemez.”

Kabe’nin karşısında, büyük putların önünde ve “Daru Nedve”nin –Kureyş Senatosu- yanında dikilerek tevhidi haykırır, Muhammed’in peygamberliğine imanını ilan eder ve putların kendi elleriyle yaptıkları budala taşlar olduğunu açıklar.

Bu, İslam’ın ilk haykırışı ve bir Müslüman’ın şirke ilk saldırısıydı! Şirkin cevabı netti; ölüm! Diğerlerine ibret olacak bir ölüm! İlk haykırışı gerçekleştiren bu gırtlak kesilmeliydi. Hemen başına üşüştüler. Başına, yüzüne, göğsüne ve karnına o kadar vurdular ki, küfür dolu haykırışını kestiler. Abbas yetişti. Peygamber’in amcası Abbas tefeciydi ve Kureyş’in eşrafı ve şirkin zenginleriyle aynı sınıftandı. Onları uyardı. Bu adam Gıfarlıdır! Eğer onu öldürürseniz Gıfar’ın kılıçları kervanlarınızdan intikam alacaktır! Din ve dünyaları arasında seçim yapmak zorundaydılar. İlah mı, yoksa altın mı? Aşk kıblesi mi, para kafilesi mi? Hangisi?

Hemen geri çekildiler. Ebuzer, ellerindeki esire korkuyla bakan topluluğun oluşturduğu dairenin ortasında kandan bir heykel gibiydi. Zorlukla doğrulmaya çalıştı. Etrafındaki dairenin çapı daha da genişledi. Ayağa kalktı. İki ayağı üstüne dikildi. Topluluk birbirine yaklaştı. Sanki birbirlerine sığınıyorlardı. Zorbalığın imandan çekindiği yer burasıdır. O bir çehredir ve bunlar çehresiz. “Şahsiyetsiz”, hepsi tek renk, tüm tonlar siyah ve hepsi “Hüviyet”siz, “kelle”den ibaret çokluk ve karşılarında bir insan, bir “şahıs”, imanın kendisine anlam, mahiyet, amaç, yön, hücum, hayret edilecek güç ve yenilme bilmez bir harikuladelik verdiği kişi.

Yola koyulup zemzem suyunun önüne geldi. Yaralarını yıkayıp kanını temizledi. Sonraki gün yine geldi, yine ölüme yaklaştı, yine Abbas yetişip onun Gıfarlı olduğunu söyledi ve sonraki gün tekrar...

Sonunda Peygamber Ebuzer’in canından endişe duyduğu için bu yerinde durmaz isyancıyı şehirden ve tehlikeden uzaklaştırıp Gıfar’a davetle görevlendirdi.

Ebuzer, ailesini ve yavaş yavaş tüm kabilesini İslam’a getirdi. Ebuzer Gıfar’dayken Müslümanlar Mekke’de mücadelenin zorlu dönemlerini yaşadılar, hicret ettiler, fert yetiştirme merhalesinden sosyal düzen oluşturma merhalesine geçtiler ve neticede savaşlar başladı.

Bu noktada Ebuzer sahnede olması gerektiğini hisseder. Medine’ye gelir. İşi ve yeri olmadığı için Peygamber mescidinde –ki o günlerde halkın evi olmuştur- kalır ve “Ashab-ı Suffa”den olur. Yaşamayı fedakarlık olarak algılar. Hareketin hizmetinde barış zamanı düşünce, ilim ve ibadet, savaş zamanı da savaş!

İslam, Peygamber’in önderliğinde Ebuzer’in bütün insani ihtiyaç ve sosyal arzularını doyurur. İslam “Tevhid” esasına göre mücadeleyi başlatmıştır ki, bir safta: Allah ve eşitlik, din ve ekmek, aşk ve güç ve diğer safta: Tağut ve ayrıcalık, küfür ve açlık, zayıflık ve zillete ihtiyaç duyan bir din. İslam ilk kez, “ya Huda ya hurma” sloganını halkın imanı haline getirerek Tanrı’yı halka, hurmayı kendilerine ayırıp yoksulluğu ilahi kutsallık olarak gösteren yağmacı zalimlerin efsanesine son verdi. Bu insanlık karşıtı ortamda dosdoğru bir devrim gerçekleştirdi ve şöyle dedi: Yoksulluk küfürdür. Geçimi olmayanın ahireti yoktur, Allah’ın fazlı yüksek ganimet, iyilik ve hayır, maddi yaşamdır ve “Ekmek Allahperestliğin temelidir.” Bir toplumda fakirlik, zillet ve zayıflığın tüm bu din, maneviyat, takvayla birlikte olması yalandır! Bu yüzdendir ki Ebuzer’in Peygamber’i “Silahlı Peygamber”dir. Çünkü onun tevhidi zihni, ruhi ve ferdi bir felsefe değildir. Ayrım kabul etmez. Irkların ve sınıfların vahdetinin senedidir ve “Adalet” [herkese hakkına göre] –ki tevhidin zorunlu parçasıdır- sadece “söz”le gerçekleşmez, “mesaj”, “kılıç”la anlaşmalı olmalıdır.

Bu yüzdendir ki, Ebuzer de ferdi, maddi yaşamı bırakır ve ekonomik eşitliği sağlamak ve halkın yaşamı için “İslam zühdü” ve “Ali’nin zühdü” –İsa’nın ve Buda’nın sufice zühdü değil- olan “Devrimci zühdü” seçer. Gerçi diğerlerinin açlığıyla savaşanın kendi açlığını göze alması ve toplumu özgürleştirebilecek kişinin kendi özgürlüğünden vazgeçmesi gerekir. Bu yüzdendir ki, bu devrimci din “Hem Tanrı hem ekmek” diniydi. Din “zayıflık, ruhbanlık, mahrumiyet, çaresizlik ve insanın tabiattaki ahiretzedeliği değil”, “İnsanın tabiatta ilahileştirilmesidir”. “İnsanın maddi dünyada Allah’ın halifesi olması!”, önderleri, hepsinin başında Peygamber’i, hepsi mescitte –Allah’ın/halkın evi- yaşıyorlardı! Muhammed, Ali ve Ashab-ı Suffa. Selmanlar ve Ebuzerler!...

Ve Ebuzer kendini mescidin bir köşesindeki sedirde buluyordu. Peygamber’in en samimi dostlarından biri olmuştu. “Ne zaman bir toplulukta görünmese onu soruyordu, orada olduğunda yüzünü ona çevirip konuşuyordu”. Zorluk ordusunun peygamberin komutasında kuzeyin yakıcı çölünü geçip Roma sınırına ulaşması gereken Tebük savaşında Ebuzer arkada kaldı. Zayıf devesi yürüyemiyordu. Deveyi ateş yağmuru altında bıraktı ve tek başına yola düştü! Bir köşede su buldu. Suyu “Kendisi de şüphesiz çölün sıcağında susuzluktan zorlanan dostuna” ulaştırmak için aldı. Peygamber ve mücahitler yakıcı çölün derinliklerinden belirsiz bir noktanın yaklaştığını gördüler. Yavaş yavaş bir insan olduğunu anladılar. Kim olabilir? Böyle çölde tek başına? Peygamber arzu dolu şevkle haykırdı: “Keşke Ebuzer olsa!” Bir müddet geçti, Ebuzer’di. Mücahitlere yetişince susuzluk ve yorgunluktan düşüverdi:

- “Ebuzer, yanında suyun var; ama sen susuzsun, öyle mi?”

- Düşündüm ki, böyle bir çölde ve böyle bir güneşte siz...

- “Allah Ebuzer’i bağışlasın, yalnız yol alır, yalnız ölür ve yalnız haşrolunur!”

Bu günler geçti ve Peygamber göçtü! Ansızın “Set çekilmiş rüzgarlar her yerden aştılar” ve bu devrimin cisimleşmişi Ali, adaletin dinden yine ayrılacağının ve halkın sahneden çekilmesinin, dinin yine havas, ruhaniyet, seçkinler ve hakimlerin tekeline girdiğinin nişanesi olarak evine çekildi. Bu yüzdendir ki, Ali ve takipçileri; çölden bir adam olan Ebuzer, işsiz, kimsesiz, Habeşli bir köle olan Bilal, Acemli hür olmuş eski bir köle Selman, Yunanistan’dan gelmiş bir gariban Suheyb, siyah bir köle olan bir anne ve yoksul hurma satıcısı güneyli Arap bir babadan olan Ammar... Ki İslam devriminin önderinin aciz yakınlarıydılar, sahneden çekildiler ve “Büyük sahabeler”, Abdurrahman b. Avf, Sad b. Ebi Vakkas, Halid b. Velid, Talha, Zübeyr, Ebubekir, Ömer ve Osman ki hepsi cahiliye döneminde de eşraftandılar, hareketin önderliğini ele geçirdiler, topluma hükmetmeye başladılar ve siyasi bir grup oluşturdular.

İslam’ın bu apansız ve şiddetli “sağa” kayması –ki Sakife’de darbe benzeri seçimle başladı- Ebubekir zamanında sadece siyasi yöne sahipti. Ömer zamanında ekonomik yönünü sınıfçılıkla birlikte Müslümanlara devlet hukuku olarak gösterdi. Hatta Peygamber’in hanımları bile ikiye ayrıldı: Hür ve cariye! Ki Peyamber’in hür hanımları itiraz etti ve ayrıcalık kabul etmediler. Osman döneminde bu kayma zirveye ulaştı. Toplumda sınıflar oluştu ve seçkinler mutlak hakimler oldular. Ekonomik kaynaklar, savaş ganimetleri ve İran Maveraünnehrinden Afrika’nın kuzeyine kadar sayısız siyasi ve idari tebaayı Medine rejiminin emrine veren İslam’ın Doğu’da ve Batı’daki fetihleri Peygamber’in ashabı, mücahitler, muhacirler ve Ensar’ı inanan devrimci partizanlardan siyasetçi ve güç ve servet adamlarına çevirdi. Ve genel olarak yoksul zahit ve mücahit olanlardan bir “hakim tabaka” oluşturdu. Milyonlarca Müslüman ve kafirden fakir Medine’ye akan savaş ganimeti, zekat ve cizye şeklinde fakir para seli yeni bir “burjuvazi tabakası” meydana getirdi. Sadece İslami Medine, Müslüman ümmet ve Uhud ve Bedir savaşları mücahitlerini değil, İslam’ın muhtevasını, sosyal boyutunu ve nihayet dini görüşü değiştirdi. İslam’ı devrimci “ideoloji”den devlet dinine çevirdi. Sakife’de başlayan bu sağa kayma, çeyrek asırdan kısa bir sürede [Ali’nin evine çekildiği çeyrek asır. Ki siyasi zorlamalar onu İslam tarihinin oluştuğu bu yıllarda çiftçilik yapmaya ya da evinde Kur’an’ı tedvin etmeye mecbur kılmıştı –ki o da tehlike altındaydı.] öyle bir noktaya vardı ki, İslam’ın fikri ve siyasi temsilcileri şunlardı: Muaviye, Peygamber’in sürgün ettiği Mervan bin Hakem ve Kab’ul Ahbar ki yeni Müslüman olmuş yahudi din adamıydı ve şimdi Müslüman din adamı olmuştu. Peygamber’in halifesi –Osman- Kur’an’ın tefsirini ondan soruyor, Ali ve Ebuzer’in tefsirini doğru kabul etmiyordu!

Osman, İran Hüsrevi ve Roma Kayserinin yönetim sistemlerini örnek aldığı yeni siyasi ve ekonomik sistemini hoş göstermek için riyakârane davranışlar da sergilemiyordu. Belki bunun nedeni böyle bir davranışın o günlerde etkisinin olmayacağıdır. Çünkü hem halk, İslam rejiminin nasıl olduğunu gözleriyle görmüştü, hem de Osman’ın sarayı İslami bir süs verilemeyecek kadar yüzsüzdü.

Osman, İslam’da “ilk kez” ortaya çıkan bidatlerin eksik fihristidir. İlk kez lider ünvanıyla sarayda oturuyor, ilk kez resmi muhafız alayı oluşturuyor, ilk kez özel meclis oluşturuyor, ilk kez kapıcı kullanıyor, ilk kez sıradan halk yığınlarıyla halife ilişkilerinde aracı kullanılıyor, ilk kez Beytül Mal halifenin emrine veriliyor, Beytül Mal’ın bekçisi mescide gidip Beytül Mal’ın sahibi olan halka, halife karıştığı için kilidi size verip istifa ediyorum, istediğinizi yapın diyor, ilk kez siyasi tutuklu ortaya çıkıyor, ilk kez bir Müslüman halifenin yöntem ve davranışlarına karşı çıktığı için takibata uğruyor, ilk kez siyasi sürgün yaşanıyor, ilk kez bir kişi devlet tarafından işkence görüyor [Abdullah b. Mesut], ilk kez Kur’an siyasi demogoji aracı oluyor, ilk kez hükümdar halkın kaderini ele alıyor, yasal ve İslami sorumluluktan muaf tutuluyor, ilk kez ırk ve akrabalık bağı siyasal ve toplumsal ilerleme aracı oluyor, ilk kez tekelcilik siyasi arenada halifeye bağlanıyor, bir makama gelmek için gereken takva ve İslam yerini yakınlık ve siyasete bırakıyor, ilk kez sınıf sömürüsü, ayrımcılık sermayecilik [hazine], seçkinlik, cahili değerler, kabileci ruh, yaş, servet, ırk, şahsiyetperestlik ve kabilecilik, İslami kardeşlik, manevi değerler ve toplumsal eşitliğin önüne geçiyor, ekonomik ayrıcalık; takva, cihad geçmişi, Peygamber’e yakınlık, Kur’an’a vukufiyet ve kişisel liyakatten önemli oluyor, “Hükümet” [Başkanlık] ruhu “İmamet” [Önderlik] ruhuna tercih ediliyor, “Muhafazakâr sistem”, “Devrimci harekete”, “Dini, insani ve ekonomik tekelcilik”, “Halkçılık, eşitlik ve İslami özgürlüğe” –ki İslam’da sıradan bir insan bile toplumun siyasi kaderinde aynı ölçüde sorumluluk sahibiydi-, halifenin şahsı ve aynı ölçüde büyük ashab ve tam anlamıyla maslahatçılık, hakikatperestliğe, siyaset mücadeleye, İslami slogan İslami hakikate, büyük ashab mü’minlere, sınıf ümmete, dar’ul hilafe mescide, kabileci eşrafiyet insani şerafete, eski cahiliye yeni devrime, bidat sünnete ve hülasa Ebu Süfyan’ın ehli beyti Muhammed’in ehli beytine galebe çaldı ve neticede Ali silahsızlandırıldı! Ve Ebuzer! Ali’nin, Ebubekir’in seçiminde ve Ömer’in tayininde yenilmesine üzüntüyle tahammül etti. Şimdi her şey bambaşka bir mecraya kaymıştır. Zorbalık, altın ve hile Peygamber’in hilafeti kılıfında ve tevhidin güzelliğinin arkasına sığınarak halkın –ki daima bu uğursuz teslisin kurbanı olagelmişlerdir- karşısına dikilmişti. Ebuzer artık sessiz kalamazdı.

Ebuzer’in gerçekleştirdiği şeyin değeri sadece batıla karşı hakkı, küfre karşı dini, gaspçıya karşı hakkı ve hak sahibini ve nihayet bozulmaya karşı doğruluğu savunmasında değildir. Onun çehresini tüm devrimci ve mücahit çehreler arasında özel bir yere getiren şey, kesin teşhisi ve mücadeleyi doğru alanda yapmasıdır. Ebuzer doğru değerlendirmeyle tüm bozulmaların ana kaynağını buldu ve şunu gösterdi: Bu küfür, hak ve bozulma nedir? Neden kaynaklanmaktadır? Mücadelesinde külli yöntem, müphem terimler, ayrıntılar, zihni konular, hayalci, idealist, filozofâne, âlimâne, zihni entellektüelist, duygusal hüküm, arif ve mütekellimce yöntemlere –ki sonraları İslam toplumundaki çaba ve mücadeleler bu alana çekildi ve böylece iki temel şiar “imamet” ve “adalet” düşüncelerden uzaklaştı- dayanmadı. Malulu, illet yerine koymadı. “Nereden başlanması gerektiğini” gösterdi, mücadelenin keskin tarafını nereye yöneltmek gerektiğini ortaya koydu ve yanlış çatışmanın, ayrıntıyla ilgilenmenin düşmanla mücadeleyi düşmanın istediği yöne sürükleyeceğini, bu durumda zafer kazanılsa bile hiçbir derde çare olunamayacağını ve düşmanın hiçbir zarar görmeyeceğini öğretti.

Ebuzer mücadelesinin temel çizgisini sınıfsal ayrıcalıkla adalet için savaşım olarak belirledi. Bu iki şiar, o kadar geniştir ki, halife de onu ilan edebilir ve hilafetin propaganda araçları vesilesiyle yani minberler, mihraplar ve hakim resmi İslam’ın propagandacıları olan muhaddisler mübelliğler, vaizler, müfessirler, fakihler, hakimler... işine gelecek şekilde tevil edebilirdi. [Nasıl ki Safevi şiasında imamet, adalet, aşura, şehadet, gasp, velayet, va’dedilene iman... böyle oldu ve sadece kalıbı kaldı. İçi boşaltılıp zehir, uyku ve hurafe ilacı dolduruldu]. Bu yüzden Ebuzer –onun gibi çaba sarf edip İslam’ı Ali ve Muhammed’in İslamı yapmak için uğraşanlara bir ders de vererek- Kur’an’a döndü ve şiarını Kur’an’dan aldı:

“Altın ve gümüşü toplayıp Allah yolunda harcamayanlar var ya, [ işte] onlara [sonraki hayat için] çok çetin azabı müjdele: bu [toplanıp saklanan altının, gümüşün] cehennem ateşinde kızdırılıp onların alınlarının, böğürlerinin ve sırtlarının damgalanacağı gün, [ bu günahkarlara ] : “ işte, kendiniz için topladığınız hazineler!” denecek, “şimdi tadın bakalım, sarılıp sakladığınız hazinelerin [ başınıza açtığı belanın] tadını! ”

Altın ve gümüş sermayeciliği temsil eder. İnfak “çukur” anlamına gelen “nefeke”den alınmıştır ki, bâb-ı if’alde ilk anlamının tersi anlamı kazanır. Yani çukurun doldurulması. Açıktır ki, burada kastedilen çukur, toplumda sermayecilik ve ekonomik sömürü sonucunda ortaya çıkmıştır. Buradaki çukur, toplumsal yaşamdaki eşitsizlik ve sınıfçılığın tabii sonucudur. Allah yolundan kasıt İslami terminolojide –Müslümanların terminolojisinde değil- insanların yolundadır. Sosyal konulardan bahseden tüm ayetlerde Allah ve insan [itikadi değil] sosyal yönden birbirlerinin yerine geçerler. İslam’ın Rabbi kendine ait adak, kurban, koku, tütsü... vs. istemez. Halka ait ve toplum için olan şey, Allah için olur. “Entekrezallahu karzen hesena...”[4] Yani eğer halka güzel borç verirseniz... Allah yolu, Allah’ın malı, Allah’ın evi, Allah’ın hükmü, Allah’ın eli, Allah için, Allah’a doğru... Hepsi toplumda karşılık bulur. Halkın yoludur, halkın malıdır, halkın evidir. “Halk için kurulan en önemli ev, tüm halklara bir hidayet kaynağı olan Bekke’deki kutlu evdir.”[5] Halkın yönetimidir, halkın elidir, halk içindir, halka doğrudur. Çünkü halk Allah’ın ailesidir ve böyle anlamayan, bu şekilde inanmak kendilerine zor gelen kişiler, diğer dinlerin kendi ilahları hakkında gösterdiği ilahi dünya görüşünün etkisindedirler.

Mücadele başlıyor.

Ebuzer Peygamber’in samimi ve yakın sahabisi makamındaydı ve Peygamber’in kendisi şu unvanları ona vermişti: “Sinesi dolup taşacak kadar ilim öğrenen kişi”. “Ne mavi gökyüzü ne de kara toprak Ebuzer’den daha doğru sözlü birini görmemiştir”. “Ebuzer’in hayâsı ve zühtü Meryem oğlu İsa gibidir”. “Ebuzer gökyüzünde yeryüzünde olduğundan daha meşhurdur!”

“Ebuzer bu yeryüzünde ve toplumda yalnız yol alır, yalnız ölür ve Kıyamet günü kabirler açılıp içindekiler grup grup haşrolunurken Ebuzer yalnız sahneye çıkar!”

Mescitte oturuyor, amel edilmesi terk edilmiş ayetleri ve artık değinilmeyen ve değinilmesinde sorun ve sıkıntı olan Kur’an’dan veya Peygamber’in hayatından bazı konuları peşpeşe halka açıyordu. Dönemin konusu –Osman zamanında- Kur’an’ın toplanması, tanzimi, hattının tashihi, bir nüsha çıkarılması ve bitmek bilmeyen kıraat, tecvid, noktalama bahisleri, keşmekeşler, tartışmalar, hassasiyetler, muhalefet ve hemfikirlilikler... Ve Ebuzer Kur’an’da “sermaye” konusunu öncelemiş, sürekli sermaye biriktirenler ayetini ve hemen öncesindeki şu ayeti okuyordu:

“Altın ve gümüşü toplayıp Allah yolunda harcamayanlar varya, [işte ] onlara [ sonraki hayat için] çok çetin azabı müjdele.”

Bu şekilde cephe almak karşıklığa sebep oluyordu. Halifenin kendisi Kur’an’ı toplayıp derlemeyle meşguldü. Kur’an’a inananlar halifeye müteşekkirdiler ve Kur’an’ın yâd edilmesi, halifenin de hayırla yâd edilmesini gerektiriyordu. Ve Ebuzer’in Kur’an’ı, halifenin eleştirilmesi, ona sinirlenilmesi, saldırılıp kınanması neticesini veriyordu. Öyle ki hilafet sisteminin sesi yükselmişti: Ey Ebuzer! Kur’an’da sadece “Din adamlarının halkın malını yemesi” ve “Mal toplayanlar” ayeti mi var?

Ebuzer biliyordu ki, her dönemin bir sorunu ve her neslin bir şiarı vardır. Kur’an’ı sadece “Mukaddes bir şey” olarak değil, “hidayet nuru” olarak görenler, “Günün ayetleri”ne yaslanmalıdırlar. Ebuzer cevap verdi: Hayret ediyorum! Halife beni Kur’an okumaktan men mi ediyor? Ve günün ayeti olan bu ayetin ardından –ki artık vahiy, itikadi tevhid, putperestlik, kıyamet, ruhun ebediliği ve Muhammed’in peygamberliğinde bir “sorun” yoktu- Peygamber’in davranış ve sözlerini örnek gösteriyordu.

“Aylar geçiyordu ki, Peygamber’in evinde yemek ateşi yanmıyordu”. “Peygamber’in evinde yemek çoğunlukla su ve hurmaydı”. O, kendini açlıkta imtihan ediyordu ve çoğunlukla açlığa dayanmak için karnına taş bağlıyordu. Giyimi, yiyeceği ve evi biz Suffa ehline teselli veriyordu. Yersizdik, çoğu zaman açtık, içimizden bir grup her gece onunla yemek yerdi, ne zaman evinde yemek pişirilse, bizi misafir ederdi. Bu arpa unu ve hurmayla yapılan bir yemekti!

“Hiçbir toplanmış mal yoktur ki, sahibine ateş olarak dönmesin”. Allah Resulü’nün eşleri açlık ve zorluktan inliyorlar ve şikayet ediyorlardı. Peygamber onlara ya dünyayı isteyin, sizi boşayayım ya da beni ve fakirliği teklifini sundu.

Allah Resulü’nün biricik kızı çok yoruluyor ve açlık çekiyordu. Peygamber en çok sevdiği varlıklar olan Ali ve Fatıma’nın kendilerine bir hizmetçi verme ricalarını kabul etmedi. Fatıma’nın yoksulluğuna ağladı; ama ona bir dinar bile vermedi”.

Ve açıktır ki, çok geçmeden zihinlerde sorular, sorular ve sorular canlanacaktır: Öyleyse neden halife Osman ipek giyiniyor? Darul hilafe’de en leziz yemeklerle donatılmış sofralar kuruluyor? Öyleyse neden Abdurrahman b. Avf’ın malı yığıldığında minberdeki halifeyle halk arasında engel oluşturacak ve altın külçeleri miras paylaşımında baltayla kırılacak kadar çoktu? Öyleyse neden hilafet şurasında yer alan Zübeyr’in her gün çalışarak kazandıklarını ona getiren tam bin kölesi vardı? Öyleyse neden halifenin akrabası ve Şam Valisi Muaviye Yeşil sarayı inşa ediyordu? Etrafındakilere, dalkavuklarına, şairlere ve tüm yaptıklarını onaylayan alim ve sahabelere efsanevi yardımlarda bulunuyordu. Öyleyse neden Allah’ın kitabına, Peygamber’in sünnetine, Ebubekir ve Ömer’in uygulamalarına sadık kalacağını taahhüt eden Osman sadece Kayser ve Hüsrev’in sünnetine uyuyordu? Öyleyse neden? Öyleyse neden?

Günden güne seçkinlik, sömürü, yoksulluk, sosyal ve sınıfsal uçurumdaki genişleme artıyordu. Ebuzer’in propagandası da gittikçe yayılıyor, mahrumlar ve sömürülenleri ayaklandırıyordu. Açlar Ebuzer’den öğrenmiştiler ki, yoksullukları ilahi irade. önceden yazılmış, göksel kader değildi. “Mal biriktirme”nin sonucuydu ve bu kadar!

Ne yapmalı!

Zahit Ebuzer’e hiçbir şey!

Onda ne bir şey “vardı” ki, tehdit etselerdi: “Alırız!”

Ne de bir şey “istiyordu” ki, tatmin etselerdi: “Veririz!”

Ve hanımı Ümmüzer’dir. O da Peygamber’in ashabındandır ve kocasına, mücadeleci insanın tahammül etmesi gereken zorluk, züht ve yoksullukta eşlik ediyordu.

Ki, İslam’ın olduğu günlerde kadın henüz “zayıf” olmamıştı! Şimdi hakim durumda olan kutsal muhacir ve Peygamber’in büyük ashabının karşısında dikkatli davranan ve kendi sıkıntıları ve onların bozulmalarına tahammül eden mahrumlar cesaretlenmişlerdi. Osman tehlikeyi hissetti. Ne yapmalı? Medine’de hâlâ Peygamber’in hatırası var ve halk Ebuzer’i tanıyor. Onu Şam’a, Muaviye’nin yanına sürdü. Şam halkı İslam’ı Beni Ümeyye’yle tanımıştı. Muaviye Ebuzer’e karşı daha rahat davranabilirdi. Muaviye Şam’da Romalıları taklit ederek Osman’dan daha seçkin bir yaşam sürüyordu. Ayrımcılık, kirlilik, zulüm, İslam sisteminin yok edilmesi, burada daha net ve daha küstahçaydı. Bugünlerde Muaviye Romalı ve İranlı mimarların yardımıyla “Yeşil Saray”ını yapıyordu. Bu, saltanatın ilk sarayıydı. Görkemli ve güzeldi. Muaviye bu sarayın inşasını o kadar önemsiyordu ki, çoğunlukla işçilerin ve mimarların başında bekliyordu. Ebuzer de her gün oraya gelip haykırıyordu:

“Ey Muaviye, eğer bu sarayı kendi paranla yapıyorsan, israftır ve eğer halkın parasıyla yapıyorsan ihanettir!”

Muaviye tecrübeli ve çok iyi siyasetçiydi. Tahammül  ediyor, bir yol bulmak için düşünüp duruyordu.

Bir gün Ebuzer’i evine davet etti. Haddinden fazla saygı ve iltifatta bulunmasına rağmen Ebuzer öfkeli ve sinirli çehresini azıcık olsun değiştirmeyince işi tehdide vardırdı:

“Ey Ebuzer! Eğer Osman’ın izni olmadan bir peygamber sahabisini öldürecek olsaydım, bu sen olurdun. Ancak seni öldürmek için Osman’dan izin almalıyım, Ebuzer bu iş benimle senin aramızı açıyor, sen yoksul ve alt tabakadaki insanları bize karşı ayaklandırıyorsun.”

Ebuzer cevap verdi:

“Allah Resulü’nün sünnetine uygun davranırsan, seninle bir sorunum olmaz. Yoksa hayatımın son nefesini de Peygamber’in bir hadisini zikretmek için harcayacağım!”

Ebuzer’in propagandası yayıldı. İslam’ı da kendilerine daha önce hakim olan Roma rejimi gibi tasavvur eden Şam halkı, yavaş yavaş İslam’ın gerçek çehresiyle tanıştı. Adalet ve özgürlük dini, kalplerde imanın yanında ayaklanıyordu. Fakirlik ve mahrumiyeti dinle açıklayan mahrumlar, ilk kez Ebuzer’den şunu öğreniyorlardı:

“Ne zaman yoksulluk bir kapıdan girerse, din başka bir kapıdan çıkıp gider!”

Mescid henüz Allah’ın, halkın ve Ebuzerlerin evi ve mücadele karargâhıydı. Muaviye’nin orada hükmü yoktu. Mescitlerin Allah ve Allah’ın ailesinden –halk- boşalıp halifenin karargâhı ve onun mollasının mekanı olması Ali’nin ölümünden sonradır. Mahrumlar şevk ve ümitle etrafında toplanıyorlar ve o insanlara “hak”la ikiz olan “hakikati”, “adalet”le yoldaş olan “İslam’ı ve ekmeği de düşünen Allah’ı öğretiyor, uyuşturmak yerine tahrik ediyor Yeşil Sarayı daha bitmeden viranelikle tehdit ediyordu.

Muaviye onu Kıbrıs cihadına gönderdi. Eğer fetih gerçekleşirse Muaviye’nin gururu ve “İslam’ın izzetidir!”, eğer Ebuzer öldürülürse, elini onun kanına bulamadan zararından kurtulmuş olur.[6] Ancak Ebuzer sağlam döndü. Gecikmeden cepheden mescide gitti ve işine tekrar başladı!

Muaviye Ebuzer’in, kölelerin hürriyeti ve açların doyurulmasını ne kadar istediğini biliyordu. Bir köleye: “Eğer bu altın kesesini Ebuzer’e vermeyi başarırsan özgürsün!” Köle, Ebuzer’e gitti. Ebuzer kabul etmedi. Köle ne kadar ısrar edip yalvardıysa da Ebuzer bir tek cevap verdi: Hayır! Sonunda köle şöyle dedi: “Ey Ebuzer! Allah seni bağışlasın, bu parayı al, çünkü benim özgürlüğüm sana bu parayı vermektedir.” Ebuzer cevapladı: “Evet ama benim de köleliğim bu parayı almaktadır!”

Hiçbir hile bu inatçı, cesur, zahit ve uyanık adama işlemedi. Sadece zor kullanmak kaldı. Muaviye Osman’a yazdı. Eğer Şam’a ihtiyacın varsa, Ebuzer’i buradan götür. Çünkü o yarayı eşeliyor. Patlama yakındır. Osman Ebuzer’i Medine’ye göndermesini emretti.

Onu tahta eğerli bir deveye bindirip birkaç vahşi köle gözetiminde Medine’ye gönderdiler. Muaviye yol esnasında –Şam’dan Medine’ye kadar- hiçbir yerde duraksamamaları emrini vermişti!

Medine’ye yaklaşıyordu. Yorgun ve yaralıydı. Şehrin kenarında Sel Dağı’nın eteğinde Ali’yi gördü. Yanında Osman ve birkaç kişi daha vardı. Ebuzer haykırmaya başladı:

“Medine’yi büyük ve sonsuz ayaklanmayla müjdeleyin!”

Halife hiç kimsenin Ebuzer’den fetva sormaması emrini verdi; ancak Ebuzer’in fetvaları peşpeşe geliyordu. Şam’da gördükleri onu daha kızgın ve mücadelede daha cesur kılmıştı. Ömer’in hilafet şurasının lideri Abdurrahman bin Avf öldü ve altın ve gümüşten müteşekkil mirasını Osman’ın karşısına yığdılar. Ebuzer Osman’ın şöyle dediğini duydu: “Allah Abdurrahman’ı bağışlamıştır. İyi yaşadı ve öldüğünde arkasında tüm bu serveti bıraktı!”

Ebuzer öfkeyle Osman’ın evine yöneldi. Yolda gördüğü deve kemiğini kapıp yola devam etti. Osman’ın başına dikilip haykırdı: Sen, ardında bu kadar miras bırakan adama, Allah rahmet etmiştir mi diyorsun?

Osman yumuşakça cevap verdi: Ebuzer, zekatını vermiş birisinin boynunda başka sorumluluk var mıdır? Ebuzer mal biriktirenler ayetini okuyup şöyle dedi: Burada söylenen şey, zekat değildir. Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda infak etmeyenlerden bahsediliyor.

Kab’ul Ahbar –eski yahudi din adamı- Osman’ın yanındaydı, şöyle dedi: “Bu ayet Müslümanlarla değil, ehli kitapla [yahudilik ve hristiyanlık] ilgilidir”.

Ebuzer bağırdı: Yahudizade! Bizim dinimizi bize mi öğreteceksin? Annen yasını tutsun!

Osman: Eğer bir adam zekatını vermişse, kerpiçlerinin biri altından, biri gümüşten olan saray bile yapsa, hakkıdır. Ardından Kab’a dönüp onun fikrini sordu. Kab: Evet efendim, öyledir! Ebuzer ona saldırdı. Kab, korkudan Osman’ın arkasına gizlendi. Halifeye sığındı. Sahne tamamdır! Tüm tarihin gösteri sahnesi! Bir tarafta altın, zorba ve hakim din, Abdurrahman, Osman ve Kab’ul Ahbar ve ne kadar net! Temel altın! Zorba hami, din zorbanın sığınağında yönlendirici ve karşısında Ebuzer; sömürü ve istibdad kurbanı, tarihteki mahkum din ve mazlum sınıfın tecellisi, Allah ve halk!

Ebuzer yalnız, silahsızlandırılmış ve mazlum. Ama yine de saldırgan. Kab’ı zorbanın sığınağında yakaladı ve deve kemiğiyle başına öyle bir vurdu ki, kan aktı.

Osman: Ey Ebuzer, bize çektirdiklerin ne kadar da arttı, buradan git!

Ebuzer sordu: Ben de seni görmekten nefret ediyorum. Nereye gideyim?

- Rebeze’ye!

Peygamber’in sürgün ettiği Mervan b. Hakem, Ebuzer’in sürgünüyle görevlendirildi. Ali olayı duyunca inledi; Hasan, Hüseyin ve Akil’i alıp Ebuzer’e yoldaşlığa gitti. Mervan Ali’yi engellemeye çalıştı: “Halife Ebuzer’le yoldaşlığı yasaklamıştır.” Ali kırbacıyla Mervan’ın isteğini reddetti ve Ebuzer’le Rebeze’ye kadar gitti. Rebeze, yakıcı çöl, susuz ve yerleşkesiz. Hacıların yolu üstündedir. Hac mevsimi dışında kimse oradan geçmezdi. Orada bir çadır kurdu ve birkaç hayvanla yaşamını sürdürdü.

Aylar geçti. Yoksulluk arttı, açlık daha da küstahlaştı. Hayvanları tek tek telef oldu ve Ebuzer’le ailesi çölün yalnızlığında ölümle yüzyüze geldi.

Kızı öldü, sabretti ve “Allah yolunda saydı.” Bir süre sonra açlık kurdu oğluna saldırdı. Sorumluluk duygusuna kapıldı. Medine’ye geldi. Osman’dan kestiği maaşını talep etti. Osman cevap vermedi. Eli boş döndü. Oğlunun cenazesi soğumuştu. Onu elleriyle defnetti.

Ebuzer ve Ümmüzer yalnız kaldılar!

Yoksulluk, açlık ve yaşlılık Ebuzer’i çok zayıflatmıştı. Bir gün artık son anlarını yaşadığını hissetti.

Açlık zorluyordu. Ümmüzer’e: Kalk, çölde dolaşalım, biraz ot bulup açlığımızı gideririz. Karı-koca ne kadar aradılarsa da bir şey bulamadılar. Dönüşte Ebuzer tüm gücünü yitirdi. Ölümün gölgesi çehresine inmişti. Ümmüzer ona seslendi:

- Sana neler oluyor Ebuzer?

- Ayrılık yakındır! Cenazemi yolun kenarına bırak ve yoldan geçenlerden defin işinde sana yardım etmelerini iste.

- Hacılar gitti. Kimse yoldan geçmez.

- Olsun! Kalk ve şu tepeye çık, benim ölümümde birileri hazır olacak.
Ümmüzer tepeden üç kişinin uzaktan geçtiğini gördü. İşaret verdi. Yaklaştılar.

- Allah sizi bağışlasın, burada bir adam ölüyor. Onu defnetmekte bana yardımcı olun ve karşılığını Allah’tan alın!

- O kimdir?

- Ebuzer!

- Peygamber’in dostu Ebuzer mi?

- Evet!

- Anne babamız sana feda olsun ey Ebuzer!

Başına geldiler. Hâlâ yaşıyordu. Onlardan şunu istedi: Hanginiz devlet adamı, casus ya da askerse, beni gömmesin. Eğer benim ya da karımın bir parça kumaşı olsaydı, onunla kefenlenirdim.

Sadece Ensar’dan bir genç serbest meslek sahibiydi. Şöyle dedi: Şu yanımdaki kumaşı annem örmüştür. Ebuzer ona dua etti ve o parçayla kendisini kefenlemesini istedi.

İçi rahatladı. Her şey sona ermişti. Gözlerini yumdu ve bir daha açmadı. Yoldan geçenler Rebeze çölünün sıcağında onu defnettiler. Ensarlı genç, mezarı başında durdu ve dudak altından söylendi:

Allah Resulü doğru söyledi.

“Yalnız yol alır,

yalnız ölür

ve yalnız yerinden kaldırılır!”


[1] Belki de Kur’an’ın hayret verici şu tabirinin anlamlarından biri de budur: İbrahim tek başına bir toplumdur (ümmettir)!
[2] “Ticaret” ve “ziyaret” tarih boyunca bir bedende iki simadır: İktisadi beden. Kureyş’in Kabe’ye dini bağlılığı, Kabe’deki putların önemi, dini, sınıfsal ve ırkçı şirki koruyan budur ve tevhid devriminin etkisinin anlaşılacağı yer de burasıdır.
[3] Ayaklanabilir demiyor, hatta ayaklanmalıdır da demiyor. Ayaklanmamasına şaşıyorum diyor. Bundan da önemlisi, yöneticiye, sömüren sınıfa demiyor. Halka karşı diyor! Yani eğer sen açsan, bundan bütün toplum sorumludur.
[4] Teğabun Suresi, 64/17
[5] Ali İmran Suresi, 3/97

[6] Şia bu rejimde şu fetvayı verdi: Hak ve doğru imamın önderliği olmaksızın cihad yapılmaz.

10 Aralık 2014

SADECE HİÇİM



SADECE HİÇİM

DİLİM DİLİM İKRAM






1. Dilim Dilim İkram 2. Allah’ın yarattığı her şey mucizevi özelliklere sahiptir. 3. Bizdeki alışılmışlık perdesini araladığımızda bilimin doğal sebepler olarak açıkladığı, ama gerçekte Allah’ın eşsiz yaratma sanatına delil oluşturan muhteşem detayları görebiliriz. 4. Sanki her şey, “Bana bak, malikini, sahibini tanı!" dercesine, dikkatleri çekmeye çalışıyor ve birbirleriyle yarışıyorlar. 5. Akıl sahibi, zeminin halifesi olan biz insanlara da düşen şey, bu varlıkları incelemek, onları bu gayrete kimin sevk ettiğini araştırmak, arkasındaki hikmetleri görmeye çalışmaktır. 6. Elimize aldığımız bir portakala bakıyoruz: Rengi, kokusu, vitamini, dilim dilim ayrılmış olması, tadı, suyu, kabuğu… ve daha neler neler… 7. Bu portakal bizi nerden tanıyor? 8. Bizim ihtiyacımızı nereden biliyor? 9. Biz elimize aldığımız için mi bu portakalı yiyoruz, yoksa o portakal mı bizim elimize geliyor? 10. Toprağa attığımız küçücük bir portakal çekirdeği kökleri, dalları, yaprakları, meyveleri ile… 11. … mükemmel bir ağaç oluverir. Peki o portakal ağacı, bütün bunları nasıl bilir? Nasıl yapar? 12. Demek ki, Sonsuz ilim sahibi Allah o çekirdeği, ağaç üretebilecek yeteneklere sahip olarak yaratmış ve programlamıştır. 13. Cenab-ı Allah Kuran’da, bizi yarattıklarıyla ilgili düşünmeye yönlendirmektedir. 14. Yaratılmış her şeye iman gözüyle bakıldığı zaman ise, insan, sebeplerin sadece zahiri olduğunu anlayabilir ve perde gerisinde ne kadar mükemmel fabrikaların çalıştırıldığını fark eder. 15. Her meyvenin kendine has bir tadı ve kokusu vardır. Ayrıca renkleri de oldukça canlıdır. 16. Bunun yanı sıra her meyve mükemmel bir "ambalaj"la kaplanmıştır. 17. Mandalina, portakal ya da muz, hepsi son derece güzel ve soyulması kolay ambalajlara sahiptirler. 18. Bu ambalaj, aynı zamanda meyveleri dış etkilere karşı korur, bozulmalarını önler, tat ve kokularını muhafaza eder. 19. Meyvelerin bu ambalajlarının olmadığını düşünelim; ağaçtan toplanıp tüketilene kadar oldukça zor bir süreç yaşanırdı. 20. Zaten soframıza gelene kadar da, meyve çürümüş bozulmuş bir hale gelirdi. 21. Rabbimiz kabuğuyla portakalı ne güzel muhafaza etmiş. Ta ki kulları temiz ve taze bir şekilde yiyebilsin. 22. Allah her meyveye değişik kokular, renkler, insanın damak zevkine uygun lezzetler vermiştir. 23. Portakalın rengi de topraktan çıktığı için, çamur rengi olabilirdi ancak oldukça çekici bir renge sahiptir. 24. Cenab-ı Allah, Mülevvin ismiyle portakala turuncu bir renk vermiş. Rezzak ismiyle burnumuzu portakal kokusuyla rızıklandırıyor. 25. Rezzâk ismiyle dilimizin rızkını veriyor. Tadıyla iştah duygumuzu harekete geçiriyor ve lezzetiyle de, istekle nimetinden faydalanmamızı lütfediyor Rabbimiz… 26. Hâfiz ismiyle içindeki C ve bilmediğimiz diğer vitaminlerle vücudumuzu hastalıklara karşı koruyor, Şâfi ismiyle şifa veriyor. 27. Bu yüzden portakalın vücudumuzun en çok C vitaminine ihtiyaç duyduğu kış mevsimine ait bir meyve olması kuşkusuz çok düşündürücüdür. 28. Bugün elmadan sonra dünyanın en çok tüketilen meyvesi olan portakal, asırlar boyu az bulunması nedeniyle lüks lezzetler arasında yer almıştır. 29. Hastalara şifa niyetine yedirilmiş, sofra dekorasyonunda kullanılmış, armağan olarak verilmiştir. 30. Besin değeri yönünden zengin ve sevilen portakal, soğuk algınlıklarında, nezle ve griplerde birebirdir. 31. Çünkü insanların bağışıklık sistemini güçlendirmelerine yardımcı olacak vitaminlerce zengindir. 32. Ayrıca portakal, sulu bir meyve olmasıyla da bu tip rahatsızlıklarda karşılaşılan su kaybını telafi etmek için kullanılır. 33. Çok sayıda keseciklerle dolu olan kabuğundan parfüm, şeker sanayilerinde yararlanılır… 34. Serinletici içeceklerin yapımında uçucu yağları çıkarılır. 35. Portakal C vitamininin yanı sıra B vitamini, potasyum, kalsiyum, magnezyum da içeriyor. 36. Lifler, organik asitler ve şeker açısından da zengin. Ve tüm bu içerdiklerinin vücudumuza çeşitli faydaları var. 37. Portakal; kanseri önlemeden, kanı temizlemesinden, karaciğeri çalıştırmaya,… 38. … cildi güzelleştirmeye, anormal doğumları önlemeye kadar pek çok şeye iyi gelir. 39. Çocukların hastalıklardan korunması ve fiziksel gelişiminin tam sağlanması için gerekli olan cevherlerle dolu bir meyvedir. 40. Çiğ haliyle tüketilmesinin yanı sıra reçeli, konservesi yapılan portakal günümüz mutfaklarında çokça kullanılan bir lezzet halini almıştır. 41. Pastalarımıza, keklerimize de inanılmaz tatlar katar. 42. Portakal özel olarak dilimlenmiştir. 43. Bir bütün halinde olsaydı o kadar sulu bir meyveyi yemek insan için zor olabilirdi. 44. Ama Allah, portakalda küçük dilimler oluşturarak insanlara kolaylık sağlamış ve bir güzellik sunmuştur. 45. Böyle dilim dilim ayrılması; Allah’ın(c.c) kullarına ne kadar güzel bir ikram yaptığını ve O’nun ne kadar Kerîm olduğunu göstermiyor mu? 46. İnsana ikram edilmiş böyle bir meyvenin gerçek fiyatı nedir? 47. Başta, Onun asıl sahibi olup, Sonsuz cömert olan Yüce Allah’ın ismini “ Bismillah diyerek anmak, 48. Yerken, onun Cenab-ı Allah’ın ne kadar sanatlı ve mükemmel bir nimeti olduğunu düşünüp takdir etmek… 49. Sonunda da “Elhamdülillah” diyerek ikram sahibine teşekkür edip şükretmektir. 50. Sunum: Ahmet YORDAM www.yolyordam.com

DÜNYA VE İNSAN



DÜNYA VE İNSAN 

Dunya ve insan
1. DÜNYA VE İNSAN 
2. “ Dünya, seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise, alış-verişini yap gel ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkasından beyhude koşma, yorulma!” 3. ‘ Çekim Kuvveti’ denilen bir kanunla güneşe bağlanan dünyamız, varlık âlemi içinde müstesna bir konuma sahiptir. 4. Bunu, şu ifadelerde rahatlıkla görebiliriz. Dünya: 5. • Ahiretin tarlası… 6. • Cenab-ı Hakkın geçici bir misafirhanesi, 7. • İnsanların ve cinlerin bir imtihan meydanı… 8. • Her gün dolar boşalır bir misafirhane… 9. • Gelen geçenlerin alış-verişi için yol üstünde kurulmuş bir Pazar… 10. • Nakkaş-ı Ezeli olan Cenab-ı Allah’ın, devamlı yenilenen ve hikmetle yazar-bozar bir defteri… 11. • Sonsuz alemde gösterilecek olan sahneleri yetiştirmeye mahsus bir tezgâh, 12. • Bütün yaratılmışların sahibini andığı büyük bir zikir yeri, bir mescid… 13. • Acele hareket eden kafilelerin yollarında, bir gecelik konmak ve göçmek için bir han… 14. • Rahmanî bir iaşe ambarı, 15. • Bin bir çeşit cihazları, malları ve konserve paketleri taşıyan bir depo… 16. • Bu kâinatın kalbi, merkezi, özü, neticesi, yaratılış sebebi… 17. • Uzayda sür’atle seyahat eden bir gemi … 18. • Cennet çiçeklerinin fidanlığı ve küçük bir tarlası… 19. • İnsanın şerefine serilmiş Rahman’ın bir sofrası… 20. • İnsanlara lüzumu bulunan bütün madenlere bir mahzen… 21. • Her türlü yiyeceklere bir ambar… 22. • İnsanların hoşuna gidecek her çeşit mallara sahip bir dükkân… 23. • Pek geniş olan âhiret âlemlerindeki sanat eserlerinin küçük ölçüde numunelerinin gösterildiği bir vitrin… 24. • Ebedi aleme gönderilen İlahi sanatlar için sür’atle işleyen bir makine ve ebedî manzaraların sür’atle değişen sahnesi... 25. • Daimi bostanların tohumcuklarına, sür’atle sümbüllenen dar ve geçici zemini ve terbiye yeri … 26. • Sonsuz cömertliklerin ve ikramların olduğu bir ziyafet yeri… 27. • Gayet sanatlı bir sergi yeri… 28. • Gayet muhteşem bir kışla ve talim yeri… 29. • Gayet hayret verici ve şevk veren bir seyir ve temaşa yeri… 30. • Gayet mânâlı ve hikmetli bir mütalaa yeri… 31. • insanların hizmetine sunulmuş, gezinti, keyif ve ticaret için hazırlanmış, çok düzenli, mükemmel, hoş, emniyetli bir ticaret gemisi… 32. • Kışta rızkları biten canlılara rızık getiren bir tren… 33. • Diğer gök cisimleriyle beraber hava okyanusunda ve esir denizinde yüzen bir denizaltı… 34. • Canlıların yüz bin türlerini, bütün erzak ve lâzım olan şeyleriyle içine alıp, 35. … fezada gayet mükemmel bir denge ve nizamla gezdiren ve güneş etrafında seyahat eden, muhteşem ve itaatkâr Rabbani bir uçaktır. 36. Ayrıca Dünya, devamlı değişen yüz binler çeşit çeşit hayat ve ruh sahiplerinin, - meskeni - menşei - fabrikası - sergisi - mahşeri, yani toplanma yeridir. 37. www.yolyordam.com

08 Aralık 2014

İman & İnanç ayrımı




İman & İnanç ayrımı

21. yy insanlığının Sûr’una üfürülen nefesin bir neferi olabilmenin yolu.. Değerlerini tüketerek, yozlaştırarak azap içinde can çekişen; ölmekte olan bir toplumun canlandırılması (Kıyameti), tüm varlığı Hak ile kucaklayan diri bir hayat görüşünün (~Allah’ın dini) ikamesi için gayret etmek. “İnanan” bir insan modunu aşıp Özüne Güvenen ve topluma güven veren bir Mü’min pozisyonuna dirilmek (ba’s).. Kur’an, Hayat, Evrensel İlkeler ve bundan süzülen Hikmet odaklı bir yaşam biçiminde (~din), -insanın doğası gereği- atalar dini, hurafeler, eklemeler, kavramsal tahriflerle meydana getirdiği eksen kayması..
 ----------------------------- 
Ve kâfirler/hakikati örtenler; “üstün gelmeniz için bu Kur’ân’ı dinlemeyin, Kur’anın içinde anlamsız sözler yapın/anlaşılmasını her türlü yolla engelleyin” dediler” (Fussilet-26). “Yahudilerden bazıları, Allah’ın kitabındaki kelimeleri, ifadeleri, aslî mânalarından uzaklaştırarak tahrif ediyorlar, değiştiriyorlar.” (Nisa-46). ----------------------------------- 
Eksene yönelme gayreti içerisinde cesedine ruh üflenecek, -Hayat Kitabı- Kur’an’a ait çok sayıda kavram olsa da; temelde bulunan “İman” kelimesini önceleyip orijin manasını hatırlatmak hem bireysel hem de toplumsal dirilme sürecimiz açısından çok önemli! Çünkü delile, kesin bilgiye (yakin) ve subjektif tecrübeye (ayn’el yakîn, müşahede) önem vererek bunları kapsayıcı; fenomenolojik (> Güven hissi, hâli) veya ontolojik (> Eminlik makamı) bir TAMLIK, TAMAMLANMIŞLIK, BÜTÜNLÜK durumuna işaret eden “İman” kavramı ne yazık ki kuru, cansız ve hatta körü körüne ardından gidilen bir inanç kavramına indirgenmiş. ----------------------------------- 
İslam isimli zaman ve inançlar üstü evrensel bakış açısının, çok sayıdaki inanç sistemlerinden bir tanesi olarak addedilmesi de bu bakış açısının ürünü! Ve de -kıyasa sokularak- en son (!) gelen ve diğer inanç sistemlerinden üstün olan bu inanç (!) geleneğinin (?) de müntesibi olmanın kurtulmaya yeteceği sanılıyor! ----------------------------- 
Kalbe ait İman kavramı bu derekeye hasredildiğinden, üstüne bir de nereye kadar iman nereye kadar akıl tarzında sorular bin yıldır tartışılagelmiş. İman duygusu, salt inanç olarak alındığından, Kalp çalıştıran, Kalp genişleten “akletme, düşünme, anlama, idrak etme” gibi bir çok diğer kavram ile bağlantılarından soyutlanmış. ------------------------------- 
Yeri gelmişken.. Kur’an kapsamında bahsi geçen Kalp kavramının madde bedendeki Kalp organı ile bağlantısı sadece simgesel düzeydedir. Akıl ile maddi kalp arasında bilimin tespit etmiş olduğu bir bağlantı bulunmuyor. Vücudumuzdaki toksinleri temizlemeyle ilgili organın karaciğer, böbrek oluşu gibi akletmek (iki düşünceyi birbirine bağlamak, bilgi parçasını sistemde en uygun yerine koymak) ve diğer benzeri (düşünmek, anlamak, idrak etmek vs.) yetilerimiz de beyin hücreleri, beyin ile “bağlantılı” bir fonksiyon. 
------------
Kur’an’daki “Kalp” kelimesi ve kavramı akletmenin (Kur’an’da “akıl” kelimesi geçmez, hep fiil (> akletmek) şekliyle kullanılır), anlamanın, öğüt almanın, düşünmenin gerçekleştiği, iman duygusu veya bizatihi, öznel tecrübe ile tatmin edildiği (2:260, 16:106); Evrensel, Tekil-Tümel RUH ile kişilik arasında, ikisine de TEĞET arayüzdür, KALIP’tır, manevi bir yapılanmadır
. ------------------------- 
Kalp, Nefis-kişisel benlik sınırlarında/kalıplarında kalıp genişletilmez/mühürlenir ise evrensel hissediş yükünü kaldıramayan dünyevi çalışan akıl (akl-ı meaş) olarak kalır; nefsin sınırlarından genişleyip LÜBB (evrensel çalışan, tertemiz akli odak) sahibi (Ûlul-elbâb) olursa işte o zaman Evrensele açılır. ----------------- Düşünme işlemi beyin hücreleri üzerinden olur; ama “anladım” dediğimiz noktanın, yani FIKIH’ın gerçekleştiği, arkadaki FON, KALIP’tır, KALP’tir. 
-------------------------------------------- 
Gözlerinizi kapatın, kolunuzu havaya kaldırıp hiç hareket ettirmeden kolunuzu hissedin! Bu hissetme ortamı KALP’tir, fiziksel olmayan kalıbımızdır. Bu kalıbın beyin/zihin haritalarınca oluşturulan hologramik görünümü ise şu madde bedenimiz. Kalbin/kalıbın temsili görünümü ve (doğru bir ifade olmasa da (?)) madde dünya aracısı (?) da beyin..
 --------------------------------------- 
Biz “kendimizi”, “benliğimizi” gözlerimizin gerisinde, kafamızda sandığımızdan, ANLAMA da kafamızda oluyor sanıyoruz. Ki evrimsel süreç açısından bu beyin oyunu/hilesi bize avantaj sağlamakta. Topuğumuzda olsaydı bu “benlik hissi”, av-avcı ortamında riskli olurdu bu durum. ------------------------------------------ Şimdi biraz İman kelimesini deşelim
: ---------------------------------- 
“İman etti” (Arapça “amene”) ibaresi, E-M-N; “Tamlık, bütünlük, emin olmak, güvende hissetmek” kök fiilinden -başına “Elif” harfi getirilerek- bu fiili geçişli kılacak (yani nesne alacak) şekilde türetilmiş formudur. Yani, E-Mi-Ne أَمِنَ > Emin oldu, güvende hissetti; Â-Me-Ne ءَامَنَ > kendini veya bir başkasını emin kıldı, güvenliğini sağladı, emniyet verdi anlamınadır. 
------------------------------ 
Bu orijin, asli mana için Kureyş suresinin mealine bakılabilir – âmene hum min havf > Onları korkularından emin kıldı, güvenliklerini sağladı. 
------------------------------------------ 
Kur’an’da sıkça tekrarlanan “ellezîne amenû”; iman, yani bu güven duygusu kalbine yenice yerleşen veya zayıf olanlar için kullanılırken; kendisini salih amelleriyle geri dönüşü zor bir güven/emniyet/bütünlük içerisine dahil eden ve/veya bir başkasına da güven veren, güveninden şüphe olunmayanlar da Mü’min kelimesi ile ifade ediliyor (El-Eminlik sıfatı). Şu ayet ve hadis de bu unut(tur)ulmuş anlamı tefsir etmekte.
 ------------------------------------ 
“İman edenler ve imanlarını zulüm ile karıştırmayanlar… İşte güven/eminlik/tamlık hissi onlarındır“ (6:82). “Mü’min elinden ve dilinden emin olunan kimsedir.” Hadis.
 ----------------------- 
İlmin, irfanın, aklın, sorgulamanın, yapıcı eleştirinin, tatlı bir başkaldırının, -şeytani bir isyanın değil de- Âdemi bir asiliğin (20:121) olmadığı bir zihinde TAMLIK=İMAN oluşabilir mi? Aksine kuru ve körü bir inançla şüphe sancıları içerisinde ya içsel bir çelişkiye çıldırır ya da umursamazlığıyla yaşamına devam eder! -------------------------- 
Rasullük gibi bir makamda bulunan İbrahim’in, anlama, sorgulama sürecinde (2:260), imanının da bulunduğu kalbini doyurma, tatmin etme çabası bir Tamamlanma isteği değil de nedir?
 -------------------------------- 
Kalplerimizin ancak bilgiyi tecrübe ederek (2:260) ve de iman ile tatmin olabileceği (16:106) eşlenikliğine, bağlantısına ne demeli? İşte bu asıl ve asil anlam ekseninden kaydırılıp, önemsenmeyip, uygulanmayıp, unutturulup, “inananlara” indirgendiğinden belki de, bugün yeryüzünde en güvenilmeyen toplumlardan biri olmuştur müslümanlar! 
------------------------------- 
Benzer gramer kuralıyla, S-L-M (olumsuzluklardan uzaklık, selamet, barış) kökünden türetilen Müslim ve çoğulu Müslüman kelimesi de “hem kendini hem de toplumu her türlü sıkıntıdan aktif bir şekilde uzaklaştırmaya çalışan” anlamınadır.
 ------------------------------------------ 
Peki, şimdi gelelim neye ve/veya neyle Güven/İman konusuna?
 ----------------------------------------- 
İnanılabilecek olgu sayısı sınırsız iken; İman, inançlar bütünü olmadığından, Kur’an’da İMAN’ı, iman duygusunu sağlayacak gerçekleri şöyle okuyoruz:
 ------------------------------------- 
1- Allah’a, 2- Melekler’e, 3- Rasullere, 4- Kitaplara, 5- Ahiret sürecine İMAN=GÜVEN, veya gramer açısından ikinci anlamıyla bu beş gerçeklik aracılığıyla kendini güvende hissetme ve topluma, başkalarına da güven verme
. ---------------------------- 
Bu noktada akla “kadere iman” konusu gelebilir. Bir çok diğer itikadi konu gibi, Kaderin, yani -önceden yazılmış bir alınyazısı değil de- iskelet bir programın, bir ölçünün olduğunun bilgisi, Allah’a, Rasul’üne ve Kitabına güvenin, doğanın gözlenmesinin (10:5, 13:17, 23:18, 36:39, 41:10, 43:11, 54:49, 56:60, 73:20, 80:19) bir sonucudur. 
--------------------------------
 İMAN = ÖZ(e) Güven ve Öze güvenin belirginleştirdiği ÖZ-Güven! Toplumun, dış etkenlerin hayalen inşa ettiği, tetiklediği, tepkileştiği ve her an yıkılması muhtemel egosal bir gurur değildir bu.. 
--------------------------------- – 
Allah’a > Tüm boyutlarıyla hayata güvenmek ve bu güvenle hareket etmek! 
-------------------- – 
Meleklere > Potansiyelindeki “yetilere”, Allah’ın güçlerine, manalarına güven
 -------------------------- – 
Kitaplara > Yetilerinle hayattan “okuduklarına”, birikimine güven! 
-------------------------- – 
Rasullere > Okuduklarınla sende çıkmakta olan “Şuur basamaklarına” güven! 
----------------------- – 
Ahiret Sürecine > “Şuurunla” açığa çıkanların sana geri döneceğine güven,
 ------------------------------- 
ve bu ilkeler ile toplumuna güven ver, güven veren bir insan ol
. ---------------------------------- 
İman, inanç olmadığı içindir ki, örneğin, cinlere, uzaylılara İMAN diye bir kavram olmamıştır. Cinler, uzaylılar GÜVEN konusu kapsamında değillerdir çünkü. “Ben uzaylılara güveniyorum” şeklinde dinde bir gereklilik olmaz. Bize bir getirisi yoktur bu inancın. Cinlere, uzaylılara ve hatta çeşitli tanrı tasavvurlarına ancak bir İNANÇ olur ve inanç grupları çekişmeye, ispat yarışına girer. Allah’a ise İMAN edilir, O’na güven duyulur ve bu öze-güven ile İBADET, yani Allah, Varlık, kendimiz ve toplumun gelişimi için Hizmet edilerek toplumun güvenliği, emniyeti, selameti için çalışılır. Bu arada anlamı “tapınma” sözcüğüne sürülen bir kelime, İbadet..
 --------------------------------------- 
Çok yaygın şöyle bir algı var: ötede-tanrı-inancı 
-------------------------------------------- 
Sanki, ötelerde, başka tanrılara inanılmasını ve tapınılmasını kıskanan veya kendisine inanılmamasını hazmedemeyen ve bu kızgınlığıyla bu kişileri cehenneme tıkayacak, kendine inananları ise en güzel şekilde ağırlayacak bir tanrı anlayışı. Sanki din spesifik olarak ateizmle, deizmle veya diğer teist inançlarla mücadele, onlara galip gelmek için gelmiş gibi.. Ve binlerce yıldır süregelen benim tanrım seninkini döver tartışmaları.. 
----------------------------- 
Halbuki, müslümanlar tarafından da bir tanrıya indirgenmiş olan El-Kebir Allah, tüm manaları, özellikleri (Kur’an’daki “Biz” hitabı), yansımaları ileortada olandır. Varlık olarak kendini gösteren, Allah manalarının sınırsız bileşimleri ve devinimleri.. Bu minvalde Varlığın kendisi olan, bu tartışmaların muhatabı değildir. ------------------------------- Siz, ortada olan, herkesin, eylemlerinizle, vücudunuzla gördüğü varlığınızı ispatlamaya çalışır mısınız?
 ---------------------------- 
Allah, El-Hak’tır, Varlığı apaçık ortada olandır! Bakın, Kur’an’da Allah, sayfalar dolusu delillendirme, inandırma çabasına girmeden ortada, ayan beyan olandan örnek vererek Varlığını nasıl ortaya koyuyor:
 -----------------
 “Yeryüzünü de ölü, kupkuru görürsün. Biz onun üzerine yağmur indirdiğimiz zaman kıpırdar, kabarır ve her türden iç açıcı çift çift bitkiler bitirir. Bu böyledir. Çünkü Allah, O Haktır (apaçık ortada olandır)!.” (22:5-6). --------------------------------- 
El-Hak’tır O. Rasul’ünde açığa çıkışı da Haktır, ve Hakkın yani gerçeklikle uyumlanmanın mücadelesidir! Kimin, neye inandığından ziyade toplumların Hakk’ı ne kadar davranış dünyalarına kattığı ile ilgilidir. Bilgilendirme çabasının ötesinde bir Şuurlandırma kaynağıdır. Tabiri caizse, derdi El-Hak isminin tecelli etmesidir; Hakk’ın, hukukun, adaletin ikamesi, huzur ve barışın sağlanması, Şirkin kaldırılmasıdır. Eğer, tanrılı veya tanrısız bir inanç veya ideoloji ZULÜM, HAKSIZLIK, ŞİRK içeriyorsa elbette Mü’min orada Cihattadır/gayrettedir.
 ------------------------ 
Rasulullah’ın mücadelesi Allah’a inanılmaması üzerinden değil idi. Halihazırda mücadele ettiği inançlı (!) toplum Rasul’e karşı savaşırken Allah’tan yardım isteyecek kadar Allah’tan haberdar ve inançlıydı. Tıpkı günümüzde olduğu gibi..
 ---------------------- 
“Allah’ım! Bizimle akrabalık ilişkisini keseni, bize bilmediğimiz şeyleri getireni ve adamlarını helak et. Bu gün burada haklı olanı galip kıl, haksız olanı perişan et.” (Ebu Cehil – Bedir Savaşı öncesi Kabe örtüsüne bürünerek ettiği dua) 
--------------------- 
Varlığı ortada olana inanç olmaz; ama varlığı ortada olana GÜVEN=İMAN olmayabilir. İşte Rasulullah’ın toplumunda karşılaştığı da günümüzdeki gibi Allah’a, Ahirete Güven sorunu veya önemsememe idi, inanç değil. İşte, kişide örtülen bu GÜVEN duygusunun adıdır KÜFÜR!
. ---------------------------- 
İşte, Allah’a İMAN’ın eksilmesi, kaybolmasıyla, varlık katmanlarımızdan bir veya bir kaçının doğurduğu açlık sonucu, nesne ve öznelerin birer “vesile” (5:35) olduklarını unutup, bağımsız varlıkları, güçleri varmış gibi onları güven kaynağına dönüştürme davranışıdır ŞİRK! 
 ----------------- 
Kur’an’da da (arzuyu ilah edinmek, mal-mülk yığmak, peygamberleri, din adamlarını, din bilginlerini rabler edinmek, sevginin dozunu kaçırmak, onlara dua etmek, dinde Allah’tan gayrı hüküm koyucular kabul etmek, O’nun berisinden veliler edinmek, ataları körü körüne taklit gibi) ayrı ayrı konularla örneklenerek vurgulanmış olan ve temelini insanlardaki fıtri olmayan, aşırılaşmış sahiplik ve Allah dışında başkalarına abartılı aitlik duygusundan alan davranışlar bütünüdür Şirk
. ------------------------------------ 
Şirk örneği kimi ayetler; 2:165; 3:14, 79, 80; 7:3,37; 9:31; 17:56; 10:106, 107; 11:15, 16; 22:12; 25:43; 30:31,32; 31:21; 35:2, 5, 22; 36:74-75; 39:3, 38; 43:23; 68:36-40; 72:18, 20; 73:9; 94:8.
 ---------------------------------------- 
Gökte (içsel yaşamımızda) ve yerde (dışa dönük yaşamımızda) ilahlar edinmek! Ve ayete göre, şirk koşanlar iyi niyetleri nedeniyle şirk içinde olduklarının farkında olmayabiliyorlar (6:22,23).
 -------------------------------------------- 
Örneğin, Allah’a güvenmediğinden, mal üstüne mal biriktirir hırsla, geleceğimi kurtarayım diye, maldan medet umarak, mala GÜVENerek, Allah’a ait bir kavramı nesneye, mahluka yükleyerek Mülkte Allah’a ortak koşar, ŞİRK’e düşer kişi. Ötede veya içeride mistik bir tanrı tasavvuruna inanıp diğer inanmayanları cehenneme yollamak rahattır, kolaydır; Allah’ın manalarının sonugelmez muhteşem dansı olan HAYAT’a GÜVENip de maldan verip ŞİRK’ten temizlenmek, arınmak (92:18) ise zor olandır. Özellikle, malından toplum için paylaşmayıp Huzur da açığa çıkmadığından İMAN’ı azalan kişi, nesne/özne vesilelere aşırı yönelimi ile hevasını/arzusunu ilah edinecektir (25:43).
 ------------------------------------ 
Kendimizde karşılıklarını bulmamız gereken, KÜFÜR’ü, ŞİRK’i destekleyen davranış modellerinin adları Kur’an’da Müşrik, Münafık, Yahudi, Nasara vs. olarak geçer. Kur’an’da örneğin Yahudilerin özelliklerinin sıralandığı tüm ayetler (lütfen müslüman “etiketli” bizlerde, toplumumuzda bu özellikleri kontrol edelim, bknz., 2:79, 91, 96, 101, 105, 111, 179; 3:64, 71, 75, 78; 4:46, 160, 171; 5:18, 41, 82; 7:63, 169; 9:30, 31; 57:16, 62:6) bizlerin ne derece Yahudi olduğumuzu gösteren birer mihenk taşıdır. 
------------------------------------ 
İnsanda Allah ile kurulmamış ve/veya Allah’a olmayan GÜVEN duygusu ŞİRK’e düşürecek eylemlere, başkalarına da güven vermemeye ve nihayetinde toplumdaki total bir güvensizliğe, emniyetsizliğe neden olur > kavimlerin helakı, yok oluşu. DiN’in yaşandığı, meDeNiyetin hüküm sürdüğü meDeNi bir meDiNe, kuru, ruhsuz bir ceset şehrine dönüşür (dîn, medîne, medeniyet, medeni aynı kökten gelen kelimeler).
 ---------------------------------- 
Ahlaksızlığın, kural tanımazlığın, güvensizliğin, cehaletin, güdümlü dini yaşayışların bilinçlice yayılarak Tanrı’nın kıyamete zorlandığı bu dönemlerde, asrı saadet dediğimiz mutluluk, güven çağının yeniden inşası için inancın kaygan gölgesinden İmanın sapasağlam ışığına yükselmemiz gerekiyor!
 --------------------- 
Rabbül Alemin toplumsal silkinmemizi nasip etsin!

KUR'AN-I KERİM'DEKİ DİN MUHKEM VE MÜTEŞABİH AYETLER




KUR'AN-I KERİM'DEKİ DİN  MUHKEM VE MÜTEŞABİH AYETLER


Kur’anı Mubin (apaçık/açıklayıcı Kur’an), muhkem kelimesi ile ifade edilen; hüküm içeren, en alt düzeyde bir çöl bedevisi tarafından dahi, yani herkesçe de anlaşılabilen ve de müteşabih, yani benzeşen veya benzetimli/alegorik (2:25, 6:99, 6:141, 39:23) anlatımlardan, ayetlerden meydana geliyor. 

Muhkem ayetlerin anlaşılmasında pek sorun yok gibidir; lafzın çarpıtılmamış bir tercümesi yeterlidir bu durumda.. 

Zekatı verin, hak yemeyin, yetimleri kollayın, salatı ikame edin, öfkenizi kontrol edin denildiğinde bu hükümler apaçıktır, yoruma dahi gerektirmeyebilecek derecededir. 

Kur’anın anasıdır, özüdür (3:7) bu ayetler. 

 Müteşabih ayetler ise en temel yönüyle, öz olan bu muhkem ayetlerin açılımları, açıklamaları, derinlikleri, farklı şekillerde, farklı kelimelerle tefsiridir.. 

Bulunulan çağa, algı seviyesine göre çoklu anlamlar ihtiva edebilen bu ayetleri ise ancak Allah’ın izniyle (~yani gerekli çalışmaları yaparak) rasihun > ilimde derinleşmiş olanlar te’vil edebilmekte (~bir çok anlamın sıralanması) (3:7) . 

 Geleneksel açıklamalardaki gibi, anlamları kapalı, anlamını sadece Allah’ın bildiği ayetler demek değildir müteşabihler. 

Kur’an en temel düzeyden de, zaman içerisinde gayretle de anlaşılabilecek bir kitaptır ve anlaşılsın, insanlar bu anlaşılır manalar ile kılavuzlansın diye Rasul’den tebliğ edilmiştir. 

 Hükümlerinin lafzında yatan ruhu sezerek maksadın kapılması, ve bu vesileyle her çağa uyumlanması, tahlil edilecek müteşabih/benzeşen ayetlerin ördüğü Kur’anın iç bağlantıları vasıtasıyla olur. 

Çünkü her muhkem ayetin içerdiği hüküm; müteşabih/benzeyen ayetlerde hükmün nedenleri, getirileri ve götürüleri ile apaçık edilerek akla, tefekkür melekesine vurulmuştur. 

 Örneğin, zekatı verin/yapın denilmişse, başka ayetlerde bunun arınmak maksatlı olduğu, ihtiyaç sahiplerinin malımızda belirli bir miktar hakları olduğu, gelir dağılımındaki uçurumunun kalkması, mallarımızın bereketleneceği vs. gibi ayrıntılar bulunur. 

 Bu bütüncül yapılanma, ilim ve hikmet gayretlilerinin Kur’an’dan kafalarına göre, atomistik (yani bir ayet üzerinden) hüküm çıkarmalarını engelleyecek, kendi kendini koruyan bir sistemdir aynı zamanda. 

Bu holistik ve canlı yapı kısa veya uzun vadede Kur’an çalışkanlarının hatalarını, dine sokulmuş olan eklemeleri, Kur’an kelimelerine yüklenmiş anlam kay(dır)malarını da bertaraf etmektedir. 

 Kur’an odaklıolmayan her türlü dini, tasavvufi, mistik anlayış sahiplerinin Kur’an ayetleri ile konuşmaktan çekinmelerinin veya ayetleri cımbızlayarak aktarmalarının gizli nedenidir bu sistem.

 Çünkü Kur’an ötelenmediğinde, insanları efsanelerle, hikayelerle, uydurma rivayetlerle uyutamayacaklarını ve otoritelerini, güçlerini yitireceklerini bilmektedirler. 

 Kur’andaki müteşabih (benzetimli) anlatımlara, betimlemelere Kur’anın maksadını, ruhunu, konu bağlamlarını, konuyla ilgili diğer bütün ayetleri de göz önünde bulundurarak ve kelimelere yüklemiş olduğu anlam yelpazesine göre yorum yapmaya çalışılmalıdır. Kelimelerin sınırları tevilin/yorumun sınırını belirleyecektir. 

Bu sınırın mecazi, deyimsel, kinayeli anlatımları veya diğer edebi sanatları da (ses ahengi, kafiye, cinas, istiare, mübalağa, intak) kapsadığı göz ardı edilmemeli ve bu manalar da araştırılmalı.. 

 Kur’anın maksadı: Toplumsal selameti sağlamak için en başta kişi ve kamunun hak/hukukunun ikamesi, İman‘ın sağlanarak, kaba Şirk ve Küfürden temizleme ve nihayetinde şirk ve küfürden inceltilmiş nefislerimizi de ben-ötesi aşkın hallerle tanıştırıp, Evrensel duygularla bezemek. 

 Aksi halde kişisel veya belirli zümrelerin de menfaatine gelebilecek yorumlarla, hükümlerle kişisel, toplumsal açıdan sıkıntılı süreçlere savrulabiliriz. Savrulmaktayız da.. 

 İşte tarihte yaşamış, muhkem ayetleri dahi zahiri anlamlarından çıkartan Batınilik ekolü.. 

Diğer uçta, kelimelerin kendinde takılı kalıp mecazı ve akıl yürütmeyi reddeden Selefiyye.. 

Günümüzdeki sözde (!) ılımlı, mütedeyyin, otoritelerce güdülen müslüman kitleleri.. 

Kaskatı Taliban, Suudi modelleri.. Ve bin bir parçaya bölünerek sadece “etiketi” kalmış İslam ümmeti! Hırsızlık yapanların ellerin kesilmesi, namaz kılmayanların dövülmesi hatta öldürülmesi, zinaya bulaşanların taşlanarak öldürülmesi, bir kadının kocasına itaat etmediği (!) için dövülebileceği, bir işte çalışamayacağı, örtünme adı altında kadınların çarşaflara gömülmesi, erkeğe 4 ile sınırlı nikahlı eş alma izni (!), ama sayı sınırı olmayan savaş esiri cariyelerle nikahsız beraberlikler, içleri boşaltılarak öldürülen, ritüelleştirilen ibadetler, 

Rasulü dışlama niyeti olan ibrahimi dinler uydurmaları vs. gibi çok sayıda Kur’anda müteşabih/açılımsal olarak kendini teyit ettiremeyen hükümler bu çarpıklıklara örnek olarak verilebilir. 

*** 
 Müteşabih/benzetimli ayetlerin, kapsamı itibariyle diğer bir yönü de, afaka/evrene/doğaya ve enfüse/batına/içsele dönük manalarıdır.

 İnsanın içinde bulunduğu idrak seviyesine veya bunun yanında sahip olduğu entellektüel birikiminin çeşidine göre; 

Kur’an, prizmadan geçen beyaz ışığın çıkardığı renkleri gibi, iç içe geçmiş çoklu manalarını (15:87) da talep edenler için sunacaktır.

 İşte bu noktalar, sadece lafza=ilahiyat bilimine hakim olmanın yetmediği, diğer bilim dallarından edinilen bilgilerin ve muhkem ayetlerin yaşantıya sokularak bizlerde açacağı içsel farkındalıkların, yani kalp genişliğinin, lafzi mananın sınırlarını zorlayarak açabileceği manalardır.. 

 Bu sayede Kur’an kendi kendini mucizevi bir şekilde ve hiç bir çelişki barındırmadığını aksettirerek tefsir eder, ayrıntılar.. 

Ve O’nun Hak olduğu anlaşılır. Şehid (sürekli tanık olan kişi) olunur.. İman, tamamlanır. Ayetlerimizi onlara ufuklarda ve kendilerinde göstereceğiz, ki O’nun Hak olduğu onlara apaçık belli olsun. (Fussilet-53). 

 Kur’an ile sıkça haşır neşir olan bir insana ayetlerin derinlikleri, incelikleri açılır; canlanan bireyin konulara hakimiyeti de belirir. 

Açıkçası Hikmet açığa çıkar kendinden.. Yani ilimde derinleştikçe, Kur’anın apaçıklığı yanında açıklayıcılığı, inanılmaz detaylarıda ortaya çıkar. Bu minvalde gündemden düşürülmüş Mubin sıfatı, hem apaçık hem de açıklayıcı anlamındadır.. Hakk’ın ayan beyan olması için Kur’anı sevmek, O’nun cansız bir nesne derekesinden, özne derecesine çıkartılması gerekiyor dünyalarımızca. O’nun etkiye tepki/yanıt veren, capcanlı bir organizma olduğunu iyice anlamak gerekiyor. 

Nasıl ki, yeni tanıştığımız bir insanla vakit geçirdikçe, onu daha iyi tanıyıp bize daha açık hale geliyorsa iç dünyası.. Kur’an-ı Mubin de benzer şekilde yansıyacaktır göğsümüze.. 

 Unutulmamalı ki, müteşabih ayetler, kimseler anlamasın diye değil; insanlar Kur’an ile hemhâl olup O’nun, kendilerinin, yaşamın ve Kainat’ın üzerinde tefekkür, akletme, tezekkür gayretiyle dinamik ve sağlam bir veritabanı oluşturup, yaşamlarını sonsuzluğa uzanan bir yolculuğa dönüştürsünler diye, bu üslupla açığa çıkmıştır. 

 “Fark ettin mi, Allah nasıl bir örnek getirdi? Güzel bir söz, kökü sağlam, dalları göğe uzanan güzel bir ağaç gibidir. Rabbinin izniyle her zaman da yemişini verir. Allah, belki zikrederler diye insanlara böyle örnekler veriyor” (14:25, 26).

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...