12 Nisan 2013

GASPIRALI'NIN TÜRK DÜNYASINDA VERDİĞİ DİL VE KÜLTÜR MÜCADELESİ






GASPIRALI'NIN TÜRK DÜNYASINDA VERDİĞİ DİL VE KÜLTÜR MÜCADELESİ


Prof. Dr. Mehmet SARAY

Gaspıralı İsmail Bey, yetişme yıllarında 1874'de ilk İstanbul'a gelmişti. Bir sene kadar kaldığı İstanbul'da İsmail Bey'in dikkatini çeken en önemli meselelerden biri de Türk dili üzerinde yapılan münakaşalar idi. Tanzimat'la başlayan ve 1860'lı ve 1870'li yıllarda Osmanlı aydınları arasında uzun tartışmalara sahne olan dil meselesi Gaspıralı'yı son derece etkilemişti. İşte bu sıralar tanıdığı "Şemseddin Sami, Ahmed Midhat, Mehmed Emin ve Necib Asım Beyler gibi Osmanlı aydınları ile dostluğunu daha da geliştirmiş ve ömrünün sonuna kadar da devam ettirmiştir. Bilâhare pek çok kişinin de katılacağı bu Türk aydınlarına göre, Türklerin kültür sahasında kalkınabilmesi için Türkçe'nin millî dil olarak mutlaka geliştirilmesi gerekiyordu.
Yukarıda zikredilen fikir adamlarının görüşlerini bir bir açıklamadan evvel, burada, dil ve milliyetçilik meselesinin Osmanlı Türkiyesinde nasıl geliştiğini kısaca izah etmekte fayda vardır:
Fransız ihtilali ile ortaya çıkan milliyetçilik fikirleri kısa zamanda Osmanlı imparatorluğuna da sıçramıştı. Uzun zamandır arayış içinde olan Osmanlı aydınları bu fikrin tesirinde kalırken, bilhassa gayr-i müslim ahali arasında da bu fikirler yayılmaya başlamıştı. Hatta bazı Avrupa devletleri Osmanlı teb'ası olan gayr-i müslim milletleri ayrı devletler kurmaya teşvik etmişti.  Dışarıdan yapılan bu baskıları hafifletmek ve bu  arada kendini yenilemek ihtiyacını duyan Osmanlı devleti Tanzimat ve Islahat Fermanları ile bir serî kararlar alıp ilân etmişti. Alınan bu kararlarla gayr-i müslim halklara Avrupa devletlerinin yardım yapmaları serbest bırakılmıştı. Bundan istifade eden Avrupa devletleri Osmanlı teb'ası olan gayr-ı müslim milletler için okullar açmaya ve kendi dillerinde eğitim yaptırmaya ve bu arada, bu milletleri Osmanlıya karşı kışkırtmaya başlamışlardı.
Bütün bu gelişmeler, Osmanlı aydınlarını, devletin esas unsuru olan Türklüğü korumaya yöneltmişti. İşte bu yönelişin içinde Türk dilini ve milletini düşünmek  ve araştırmak ayrı bir ehemmiyet kazanmıştır. Bu akımın ilk öncüleri olan Şinasi Efendi ile Ziya Paşa,  "Osmanlılık" ve “Osmanlı Dili"ni, Türkçülük ve Türk Dili karşılığında ele alıp kullanmıştır. Nitekim bu ikiliden Ziya Paşa, yazdığı "Şiir ve İnşa" makalesinde "Osmanlı" kelimesini "Türk" karşılığında kullanarak eski Osmanlı edib şâirlerinin kullandıkları Arapça ve Farsça ağırlıklı dili tenkîd ederken şöyle diyordu:  "Hayır bunların hiç biri Osmanlı şiiri değildir...  Acaba bizim milletimizin, yâni Türk milletinin bir dili ve şiiri var mıdır? Ve bunu yenileştirip arındırmak mümkün müdür?"(1) Dilde Türkçülüğü ortaya atan Ziya Paşa'dan sonra Türk aydınları dil araştırmalarına ağırlık vermişlerdir. Bunun öncülüğünü yapan ise ünlü devlet ve fikir adamlarımızdan Ahmed Vefik Paşa olmuştur. Ahmed Vefik Paşa, hem Osmanlı lehçelerinin ve hem de diğer Türk lehçelerinin öğrenilmesini, araştırılıp geliştirilmesini savunmuştur. Hazırladığı "Lehçe-i Osmanî" adlı eserinin önsözünde Ahmed Vefik Paşa şöyle demektedir:
"Türk dillerinden Türkiye'de ilk yayınlanan Oğuz şubesidir. Tataristan ve Türkistan'ı bir zaman Doğu Denizinden Macaristan'a kadar kavrayan dile hâlâ "Guz" (Oğuz) dili deniliyor. Onun yenisi (olan) Türkmen dili İran ve Suriye'yi kaplayıp Anadolu'ya inmiş, zaman içerisinde Osmanlı lehçesini oluşturmuştur. Fergana'dan Hindistan'a kadar yayılıp, Halacî Afganistan diline karışmıştır. Eski bölümlerden Kıpçak dili, Hîve'den başlayarak Sibirya ve Kırgız, Kuman, Bulgar, Kazan bölgelerini çepeçevre kuşatmıştır. Uygur dili, Çin yörelerinden Kaşgâr'a kadar yayılıp, oradan 700 yıllarında (H) Cengizoğulları Türklük ve islâmiyet halkasına katıldıklarında Çağatayca dili olarak doğmuştur.
Bugün Oğuz, Kıpçak ve Çağatay kitapları, "Mahbub-ül-Kulûb" gibi güzel eserleri ve özellikle 600'den 800'e (H), kadarki yıllardaki Selçuklu Türkmen'i ve Osmanlı kitapları bolca basılmış ve bunların incelenmesi sonucu, Türk dili lehçeleri arasındaki farklılıklar ortaya çıkmıştır"(2).
Ahmed Vefik Paşa Lehçe-i Osmanî'sinde, kök bakımından Arapça ve Farsça olmayan Türkçe kelimeleri, Arapça ve Farsça kökten gelenlerden ayırarak bir bölüm halinde vermiştir. Böylece, Osmanlı dil denizinde boğulmuş çok değerli Türkçe kelimelerimizin bolluğunu ve önemini göstermiştir. Türk dilinin, Osmanlı lehçesinden başka lehçeleri olduğunu meydana koyarak, gerçek bilim meraklılarını o lehçeler üzerinde inceleme yapmaya sevk etmiştir. Ayrıca, bir tarih kitabı olan Ebülgâzi Bahadır Han'ın "Şecere-i Türkî" adlı eserini Çağatay lehçesinden çevirerek dikkatleri Türklerin müşterek tarihine ve kültürüne de çekmiştir.
Ahmed Vefik Paşa'dan sonra gelen Mustafa Celâlettin Paşa ise, Türk filolojisinden başka, Türklerin etnoloji ve tarihi ile ilgilenmiştir. İlmîliği üzerinde bâzı kuşkular duyulmasına rağmen Mustafa Celâlettin, yazdığı "Eski ve Yeni Türkler" adlı eserinde yalnız Türk filolojisi üzerinde değil aynı zamanda tarihi ve etnoloji üzerinde de bilgiler vermiştir(3).
1856-1870 arasında Şinasî Efendi ve Ziya Paşa ile başlayan, Ahmed Vefik Paşa ve Mustafa Celâlettin Paşa ile gelişen Türk dili ve tarihi çalışmalarının, 1870-1880 yılları arasında yepyeni bir safhaya girdiğini görmekteyiz. Bu devrin en ünlü Türkçüleri Süleyman Paşa, Buharalı Özbel Şeyhi Süleyman Efendi, Ahmed Midhat Efendi ve Ahmed Cevdet Paşa'dır.
Sarf-ı Türkî (Türk Dilbilgisi), Kebît-i ilmihal (Büyük İlmihal) Sagîr-i ilmihal (Küçük İlmihal), Mebâni ü'l-İnşa (Düzyazının Temeli ve Tarih-i Âlem (Dünya Tarihi) gibi eserleri askerî okullar için yazan Süleyman Paşa, açık ve sade bir Türkçe kullanarak dilimizin Arapça ve Farsça nüfuzundan nasıl kurtarılacağını göstermiştir (4).
Buharalı bir Özbek Türk'ü olan ve İstanbul'a yerleşen Şeyh Süleyman Efendi ise, yazdığı "Lûgat-ı  Çağatay"   (Çağatay  Sözlüğü) ve "Türk Osmanî" (Osmanlı Türkçesi) adlı eserleri ile Doğu Türkleri  (Türkistan ile Batı Türkleri (Osmanlı)'nin aynı milletin evlatları ve dillerinin de bir olduğunu anlatmaya çalışmıştır. Çağatay lehçesini Osmanlı lehçesinin kaynağı  olduğunu söyleyen Şeyh Süleyman Efendi eserinin önsözünde "Bugün Osmanlı  ülkesinde kullanılan Osmanlı dili,  Çağatay dilinden yâni Maveraünnehr ülkesinde şimdi kullanılan (dilin) şubelerindendir ifadesi ile müşterek Türk diline dikkatleri çekmiştir(5).
Yazılarında mümkün olduğu kadar halkın dilini kullanan, milletin anlamadığı Arapça ve Farsça kelimelerden uzak duran Ahmed Midhat Efendi,Yusuf Akçuraoğlu'na göre, dikkatleri Türkçülüğe yönelten ilk Türk aydını idi. "Dilinde, üslûbunda en çok Türkçülük eden"   Ahmed Midhat Efendi, çağdaşlarından farklı olarak "Avrupa medeniyetinde  en önemli yerin milliyet fikri olduğunu" gören bir müellifti(6),
 "Kısas-ı Enbiya" adlı eserinde dilde Türkçülüğe hizmet eden Ahmed Cevdet Paşa "Tarih-i Cevdet" adlı meşhur tarihi ile de Türklüğe, Türk soyuna en çok önem veren bir müellif olmuştur. Osmanlı tarihçileri içinde devletin Batı siyasetini tenkîd ederek "Avrupa fetihleri ile uğraşmaktan Kazan ve Ejderhan Hanlıklarının alınıp korunması, yüce devletimiz için daha yararlı olurdu. Çünkü Kafkas, Ejderhan ve Kazan halkı ile yakınlık, soy birliği ve çoğu ile din ve mezhep birliğimiz bulunuyor. Bu yüzden onlar Osmanlıya katılırlardı. O durumda onlar da Kırım gibi Osmanlı eyaletleri arasına girerdi. Ve Ejderhan ve Kazan sayesinde büyük Tataristan taraflarında dahi Osmanlı devletinin hâkimiyeti yürürlükte kalırdı" şeklinde dikkatleri Asya Türklüğüne çekmesi Türk Dünyasında dil ve kültür birliğine olduğu kadar, siyasî birliğe de inandığını ortaya koymuştur(7).
1880'lerden 1900'lere kadar geçen devrede yetişen ve öncülüğünü Şernseddin Sami Bey, Necip Asım Bey ve Şair Mehmed Emin (Yurdakul) Bey'in yaptığı grup ise, bütün Türk dünyasının dil ve kültür birliği içinde bulunması gerektiğini en açık bir şekilde ortaya koymuştur. Kamus-ı Fransevî, Kamusu'l-Alâm ve Kamus-ı Türkî gibi çok faydalı eserlerin müellifi olan Şemseddin Sami Bey, Türk kökenli olmamakla birlikte Türklüğe gönül vermiş ender kişilerden biri idi. Kamus-ı Türkî'sinin mukaddimesinde, ".. Dilimiz Türk dilidir. Bu dile mahsus lûgata başka isim düşünmek yanlıştır" diyerek Türk dili gerçeğini açıkça ifade etmiştir. Türkçe konuşulan Türk ülkeleri hakkında geniş bilgi verdikten sonra Şemseddin Sami Bey, mukaddimesine şöyle devam etmektedir: "Doğu Türkçesiyle Batı Türkçesi arasındaki fark, sanıldığı gibi, italyanca ile Lâtince veya. İspanyolca ile Fransızca arasındaki fark gibi değildir. Bu fark iki Türkçeden her birini, diğerinden büsbütün ayrı ve kendi başına bir dil saydıracak kadar olmayıp, ancak Kuzey ile Güney Almanya, Toskana İtalyancası ile Napoli İtalyancası veya Mısır Arapçası ile Fas, Tunus gibi Kuzey Afrika Arapçaları arasındaki fark derecesindedir ve Doğu Türkçe'siyle Batı Türkçesi tek bir dildir, ikisi de Türkçedir". Bunun içindir ki,
 "Bizlerin ihmal edip unuttuğumuz, Doğu Türkçesinde kullanılan  Türkçe kelimelerin, bilhassa bunlardan değerli ve gerekli olanlarının alınarak bunların bizim Türkçemize katılması yöntemi ile canlandırılmaları ve yayılmaları, yâni iki lehçenin birleştirilmesi amacına hizmet etmek emelindeyim" diyerek Türkler arasındaki dil birliğinin önemini izah ile bu önemli vazifeyi ifa etmeye çalıştığını samimiyetle açıklamıştır(8)
Osmanlı Türkiyesindeki bu dil birliği tartışmalarını iyi etüd eden ve heyecanla benimseyen Gaspıralı İsmail Bey, Bahçesaray'a dönüşünde Kırım Türkçesine de aynı usûlü, yâni sade ve basit dil kullanma yolunu tatbik etmeye başlamıştır. Kısa zamanda bu husustaki fikirlerini geliş tiren İsmail Bey, bütün Türklerin anlayabileceği bir lisan geliştirmenin ne kadar hayatî bir önemi haiz olduğunu görerek ona göre çalışmalarını başlatmıştır. Gaspıralı'nın istediği öyle bir dil olmalı ki, konuşulduğu ve yazıldığı zaman "İstanbul'daki hamal ve kayıkçı ile Şarkî Türkistan'daki deve sürücüsü ve koyun çobanı da anlayabilmelidir." Türkler için bu umumî dili gerçekleştirmek maksadiyle Gaspıralı'nın şu esaslara dikkat ettiğini görüyoruz:
a)      Yaşayan Türk lehçelerinin pek kaba olmayan mahallî kelimeleri Osmanlı Türkçesinin en gelişmiş şekli olan İstanbul şivesine uydurularak kullanılmalı,
b)      Mümkün mertebe ecnebi lisan ve kaideleri Türkçe'den çıkarılmalı,
c)      Okur yazarlar tarafından anlaşılmayan Arapça ve Farsça tabirlerin tasfiye edilmeli.
Gaspıralı, bu prensipleri, Tercüman gazetesi başta olmak üzere, yazı yazdığı bütün dergi ve gazetelerde titizlikle uygulamıştır. Nitekim, kendisinden naklen sık sık verdiğimiz konuşmaları ve makaleleri dikkatle incelenirse bu prensiplere nasıl başarıyla uyduğu görülecektir. Onun bu gayreti Türk dünyasındaki bütün meslektaşları tarafından takdirle karşılanmıştır. Nitekim, bir meslektaşı 1910'da yazdığı "Til (dil) Yarışı" adlı eserinde Gaspıralı İsmail Bey'in bu husustaki çalışmalarını şöyle övmüştür: "Anadilimizin bugün selâmmet olan en büyük hadimini göstermek lâzım olsa, şüphe yoktur ki, bu zat, Tercüman muharriri Gaspıralı İsmail Bey'dir. Her kim anlarlık revişte (tarzda) açık ifadeli ve ruhlu olan kısa cümleler, güzel ve edebî tabirler usûlünü (kimin ortaya koyduğunu merak ediyorsa söyleyelim) bu zat meydana koymuştur. O'nun ibarelerinde garip kelimeler, çıkışsız cümleler, bir mâna için birkaç müteradif lâfzalar olmaz, İsmail Bey'den sonra yetişmiş muharirlerimizin tahrir ve telifte tebeleri farklı ise de, her birisi kendisine şakirttir. Türk dilinin birinci ıslahçısı Ali Şir Nevaî ise, ikincisi, hiç şüphesiz, İsmail Bey'dir"(9).
Gaspıralı İsmail Bey'in, Türkçe'nin bütün Türk dünyasının kullanabileceği lisan hâline gelmesi için verdiği bu sessiz ve asîl mücadele son derece başarılı olmuştur. Nitekim Tercüman gazetesinde kullandığı sade Türkçe, gazetenin ulaştığı her yerde, bilhassa Kazan'da, Şarkî ve Garbı Türkistan'da, Azerbaycan'da, Balkanlarda ve Osmanlı Türkiyesinde yaşayan bütün Türkler tarafından anlaşılan bir lisan haline gelmiştir. Ziya Gökalp, "Türkçülüğün Esasları" adlı eserinde bu mevzuda şunları söyler: "Tercüman gazetesini Şimal Türkleri olduğu kadar Şark Türkleri ile Garb Türkleri de anlardı. Bütün Türklerin aynı lisanda birleşmelerinin kabil olduğuna bu gazetenin vücudu canlı bir delildir" (10).
Gaspıralı İsmail Bey, başlangıç yıllarında, Türk dünyasında dil birliğini sağlamak için başlattığı bu büyük mücadelede neler yapmak istediğini, hedefinin neler olduğunu mümkün olduğu kadar açıkça söylemekten çekinmiştir. Bunun en büyük sebebi, Rusya'da yaşayan müslüman Türklerin ilerlemeleri için gösterdiği gayretlerden zaten kâfi derecede tedirgin olmuş olan Rus hükümetinin ve Ilminskiy grubunun muhalefetini tamamiyle karşısına almamaktı. Rusya'da yaşayan müslüman Türk topluluklarının mümkün olduğu kadar Osmanlı Türkçesi etrafında toplanmalarını açıkça yazıp ilân etmesi elbette Rusları kızdıracaktı. O, bu hedefe mümkün olduğu kadar sessizce varmayı tercih etmiştir. Nitekim, Tercüman gazetesinde mümkün olduğu kadar bu mevzuda az yazmaya dikkat etmiştir. O, mümkün olduğu kadar meslektaşlarını sade dil kullanmaya teşvik etmiştir. Bunun en güzel misalini, kendi açtığı yolda yürüyerek Rusya'daki Türklerin millî şuurlarını kuvvetlendirmede oldukça büyük hizmetleri geçecek olan, 1906'dan itibaren Azerbaycan'da çıkmaya başlayan "Füyuzat" mecmuasının editörüne bir mektup yazarak sade dilde neşriyat yapmasını rica eden aşağıdaki yazısı teşkil eder. "Füyuzat'ın birinci sayısını aldım. Güzel tertip ve tab olunmuş, hayırlı olsun. Lisanını biraz daha sadeleştirirseniz avam arasında daha ziyade münteşir mucip olurdu, zannındayım. Yazmaktan usanmıyorum, lâkin lisansızlıktan canım yandı. Volga, Kazan ve bu aralık çıkardıkları gazeteleri muhtelif ve kaba dilleri ve "Tatarlıkları" Millet gazetesinin tesisine beni mecbur etti. Sade Türkçeyi intişara mahsus olacaktır"(11).
Tam bu sıralarda Rusya'da başlayan siyasî ve içtimaî gelişmeler Gaspıralı İsmail Bey ve arkadaşlarını daha açık ve aktif mücadeleye sevk etmiştir. 1905 Meşrutî hareketiyle kurulan Rusya Devlet Duması (Mebusan Meclisi)'nda müslüman Türklere de temsil hakkı verilmişti. Türkler bu hakkı en iyi şekilde kullanıp mümkün olduğu kadar çok sayıda temsilciyi Duma'ya sokmaya muvaffak olmuşlardır.
1905 Ağustosunda bir araya gelen Gaspıralı İsmail Bey, Topçubaşı Ali Merdan Bey ve Akçuraoğlu Yusuf Bey, "Rusya Müslümanları Ittifakı"nı kurarak Türklerin haklarını   "Duma"da nasıl savunmak gerektiği hususunda çalışmalara başladı, ittifakın savunduğu prensiplerin başında "Vicdan hürriyeti, bütün  Rusya vatandaşları  arasında  hukukta  müsavat,  kültür sahasında  millî  gelişmeye  kanunen  müsaade"   edilmesi  geliyordu.   1906 yılının Ocağında Petersburg'da toplanan ikinci kongre "İttifak"ın nizamnamesini  müzakere ve  kabul  etmiş, -aynı  yılın  Ağustosunda  Topçubaşı Ali Merdan Bey'in riyasetinde ve Gaspıralı İsmail Bey, Akçuraoğlu Yusuf Bey, Sadri Maksudî (Arsal) Bey, Fatih Kerimi Bey ve diğerlerinin iştiraki ile Nijini-Novgorod'da toplanan üçüncü kongre  "İttifak"ın probgramını kabul ve Ali Merdan Bey'in riyasetinde merkez komitesi tesbit etmişti(12).
Bu   kongrede Gaspıralı İsmail Bey, dil birliği hakkında aşağıdaki teklifi yapmış ve bu teklif alkışlarla ve oybirliği ile kabul edilmiştir:
"Umumen Türklerin aslı nesli birdir. Zaman ve mekân ihtilâfiyle şive ve âdetlerimizde ihtilâf peyda olmuştur. Bu ihtilâf yekdiğerimizi anlamayacak dereceye gelmiştir. Bundan sonra mekteplerimizi bir olan lisan-ı edebimize hadim olacak hale getirmek lâzımdır. Kongrenin mektep ve medrese komisyonu tarafından hazırlanmış lâyihasında iptidaî mekteblerimiz için dört sene-i tedrisiyye tâyin olunmuştur. Bunun üç senesinde sade mahallî şive ile tedrisat icra edilip, son senesinde umumî Türk lisaniyle yazılmış kitaplar okutulmalıdır. Bu sayede tedricen muhtelif şive ve lehçeler birleşmiş olur"(l3).
Programını "kanun dairesinde" tatbik edebileceğini ümit eden "İttifak”ın  bütün Rusya imparatorluğu ölçüsündeki müşterek organı Gaspıralı İsmail Bey’in "TERCÜMAN" gazetesi oluyordu.
Bugün yetmiş küsur senelik karanlık bir devirden sonra,  Sovyetler Birliği"nde yaşayan Türk  kardeşlerimizle her türlü kültürel münasebeti kurmuş bulunmaktayız. Gerçekleşmesini çok arzu ettiğimiz dil ve kültür birliği ülküsü için, Gaspıralı'nın ruhunun şad olması için, bütün Türklerin anacağı bir tek iş kalmıştır. O da, Türkiye'nin geçirdiği tecrübelerden faydalanarak Lâtin alfabesi temelinde birer alfabe hazırlamaktır. Türk cumhuriyetlerinin, kendi ihtiyaçlarına göre Türk alfabesinde yapacağı ayarlamalarla benimseyecekleri bir alfabe şekli meseleyi halletmede büyük bir adım olacaktır (l4).


1)  Y. Akçuraoğlu, Türkçülük ve Dış Türkler, Token Yay. neşri, İstanbul, 1990, s. 23. 
2) A. Vefik Paşa, Lehçe-i Osmanî, İstanbul, 1308 (1890).
3) Akçuraoğlu,     aynı eser, s. 28-30.
4) Akçuraoğlu,     aynı eser, s. 43-45.
5) Akçuraoğlu,     aynı eser, s. 47-50.
6) Y. Akçuraoğlu, "Ahmed Midhat Efendi", Türk Yurdu, C. 3, s.  178. 
7) A hmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, İstanbul, 1301, C. I, s. 24-25, 34, 73.
8) Şemseddin Sami Bey, Kamus-ı Türkî, İstanbul, 1317, s, 2 vd.
9 ) R- Fahrettin, Til Yarışı, Orenburg Vakit Matbaası, 1910'dan naklen  veren Kırımer, aynı eser, s. 74.
10 )  Z. Gökalp, Türkçülüğün Esasları, İstanbul, 1976, s. 5.
11)  A. Caferoğlu, İsmail Gaspıralı. Ölümünün 50. Yıldönümü  Münasebetiyle  Bir Etüt İstanbul, 1964, s.  13.  l
12)   H.  Baykara, Azerbaycan istiklâl Mücadelesi Tarihi, İstanbul,  1975, s.   143-158.     l
13)   M. Bala. "Rusya İhtilâlinde Türkler",  Dergi, Sovyetler Birliğini Öğrenme Enstitüsü,Münih, No. 9 (1957), s. 6.
14)  Bu hususta daha geniş tafsilat, yakında çıkacak olan "Gaspıralı'dan Atatürk'e Türk Dünyasında Dil ve Kültür Birliği" adlı araştırmamızda verilmiştir. 






İsmail Gaspıralı'nın Fikirleri





İsmail Gaspıralı'nın Fikirleri 
                                                                                                             Prof. Dr. Ahmet B. ERCİLASUN



İsmail Gaspıralı'nın fikirlerinin tam bir tasnif ve tahlilini yapabilmek için onun Tercüman'da ve Tonguç, Şafak, Kamer, Ay, Yıldız, Güneş gibi küçük gazetelerde çıkan yazılarını toplayıp neşretmek lâzımdır. Aynı şekilde mühim kitaplarının da neşrine ihtiyaç vardır. Ancak bundan sonra Gaspıralı'nın bütün fikirlerine erişebilmemiz mümkün olur. Türk âlemine bu kadar büyük tesiri olmuş bir insanın, doğumundan 140 sene, ölümünden 77 sene geçtiği halde makale ve eserlerine sahip olamayışımız, teessüf edilecek bir haldir. Gaspıralı hakkında, G. Burbiel tarafından 1950'de Almanya'da; E.J. Lazzerini tarafından 1973'te Amerika Birleşik Devletlerinde yapılmış doktora tezleri de yayımlanmış değildir. Tercüman ve Gaspıralı İsmail Bey'in neşrettiği diğer mecmua ve kitapları da tam koleksiyon halinde Türkiye kütüphanelerinde bulmak mümkün değildir. O halde Gaspıralı'nın fikirlerini tetkik için şimdilik elimizde, kütüphanelerimizde mevcut çok az sayıdaki Tercüman nüshaları ile onun hakkında yazılmış makaleler ve birkaç kitap kalıyor. Bu kitaplar içinde ilk ve önemli olanı Cafer Seydahmet Kırımer'in 1934'te İstanbul'da neşrettiği Gaspıralı İsmail Bey adındaki eserdir.
İki ilim adamımızın son yıllarda neşrettiği iki eser, bu sahadaki boşluğu dolduracak kıymetli kitaplardır.
Bunlardan birincisi 1987'de Ankara'da Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü tarafından neşredilen, Prof. Dr. Mehmet Saray'ın hazırladığı Türk Dünyasında Eğitim Reformu ve Gaspıralı İsmail Bey adlı eserdir.
İkincisi, Doç. Dr. Nâdir Devlet tarafından hazırlanan ve 1988'de Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı'nca neşredilen İsmail Bey (Gaspıralı) isimli eserdir.
Bu son iki eser, Amerikalı ilim adamı Lazzerini'nin İsmail Bey Gaspırinski and Müslim Modernism in Russia 1878-1914 adlı doktora tezinden de geniş ölçüde istifade etmişlerdir.
İşte biz de Gaspıralı'nın fikirlerini incelerken onun ulaşabildiğimiz makalelerine ve yukarda adlarını saydığımız eserlere müracaat edeceğiz. Gaspıralı'nın fikirlerini üç esas maddede toplamak mümkündür:
1- Batının yeni ve faydalı fikirlerini öğrenip müslüman dünyasında yaymak,
2- Maarifi yeni usule göre ıslah eylemek,
3- Osmanlı Türkçesini, bütün Türk dünyasının anlayacağı müşterek bir edebî dil haline getirmek.
Bunlara sıra ile göz atalım.
l- Batının yeni ve faydalı fikirlerini öğrenip müslüman dünyasında yaymak. Gaspıralı bu konuda yalnız makaleler yazmakla kalmamış; Avrupa Medeniyetine Bir Nazar-ı Muvâzene (1885), Kolera Vebası ve Onun Deva ve Dârûsu (1887), Beden-i İnsan (1901), Mir'ât-ı Cedid (1901) gibi eserler de yazarak neşretmiş, çeşitli sohbet ve konferanslarıyla da halkı ve müslüman dünyasını aydınlatmağa çalışmıştır.
İsmail Gaspıralı'ya göre kalkınma ve ilerleme, her milletin ve coğrafyanın hususî şartlarına göre olur. O, "maârifin usûl-i intişârının her bir iklim ve kavmin ahvâl-i husûsiyesine muvafık bulunması kaide ve kanun halindedir" der. İçtimaî hadiselerde ve hatta edebiyatta ırk ve muhitin önemli rolü olduğu, 19. asrın sonlarında Avrupa'da çok yaygın ve hakim bir fikirdir. Gaspıralı hep Japonya'yı örnek gösterenlere de aynı görüşle itiraz eder ve şöyle der: "Zamanımızda Japonya pek modadır. Japonya'nın sınaî terakkisi numune gösterilip misal olabileceği söylenmektedir. Biz böyle zannetmiyoruz. Japonya'nın ahvâl-i içtimâiyesi memâlik-i islâmiyeden başkacadır. Japonlar ve Çinliler, kadimden beri ehl-i san'attırlar Ne bizim Türkler ve ne de İranîler bunlarla kıyas edilemez."
İslâm dünyasında zanaat ve ticaretin yaygın olmadığını, müslümanların buna alışık olmadığını düşünen Gaspıralı, kalkınmaya ziraattan başlanmasını istemektedir. Önce ziraat geliştirilmeli, ziraî mahsuller iyi pazarlanıp satılmalı; sermaye birikiminden sonra sanayie geçilmeli. Gaspıralı'nın bu fikirleri tabiata uygundur. Her ülke elindeki imkânla işe başlamak zorundadır. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti de öyle yapmış, önce ziraati geliştirmiş, sonra sanayie geçmiştir.
Bu düşünce tarzı dolayısıyle Gaspıralı, yabancı sermayeye de itiraz eder. Osmanlı ülkesindeki kapitülâsyonların zararlı olduğunu söyler.
Batının yaşayış tarzında ve ilerlemesinde kadının rolü de önemlidir. Gaspıralı müslüman kadının da cemiyette ve iş hayatında aktif rol almasını ister; Tercüman'da sık sık başarılı Türk kadınlarının faaliyetlerinden bahsederek onları över(3). İsmail Bey, kadın mevzuuna o kadar ehemmiyet verir ki 1906 yılında hususî bir kadın dergisi neşrettirir. Bu dergi, kızı Şefika Hanım'ın idaresinde çıkan Âlem-i Nisvan, yani "Kadınlar Dünyası"dır. Gaspıralı, çocuğun terbiyesinde, birinci derecede kadının rolü olduğuna inandığı için kadının kültürlü ve bilgili olmasına önem verir.
Gaspıralı, Tercüman'daki "Bizim Hal ve Maişet" adlı makalesinde yeni fikirlerle eski fikirleri, şu alâka çekici cümlelerle anlatır:
"... Umumiyet ve ekseriyet üzere görenek esiri muhafazakâr (konservatör) olan ahâliden terakki ve ıslahat muhibleri (liberaller) ayrılıp, eşya ve ahvâle bakış ve dünyadan istek ve matlab cihetlerinde birbirlerinden tefrik oldular."
"Bunlardan terakki ve ıslahat isteyenlere "yeni fikirli" istemeyenlere "eski fikirli" namı verip bahsedeceğiz"(4).
İsmail Gaspıralı, eskiden toy, bayram, ziyafet ve meclislerde, havadan sudan bahsedilir, masal ve rüyalar anlatılırken, şimdi maariften, mektepten bahsedildiğini anlatır. "Yeni fikirlilerin matlabı millî mekteblerde tedrisi ıslah, talebe ahvâlini nizamlamak, Rus dilini ve fünûn ve bilük tahsil etmek edebî ve yeni tertip risaleler ve fen kitapları okumak, cem'iyet-i hayriyeler ve umumi kütüb ve kıraathaneler tesis etmek gibi işlerden ibârettir. . . Eski ve güzel âdetlere ve hallere rağbet ederler, lâkin her gördüklerini, her işittiklerini mîzân-ı akla çekip ibret ve tenkîdâta hevestirler, Eski fikirlilerin matlab ve efkârı pek sâdedir. 'Duralım, ileri gitmeyelim'den ibarettir. Gün gelir, gün gider bunlar berkarar kalmalı. Kuşlar yazın gelir, kışın gider-Bunlar taş gibi hareketsiz durmalı. . . başlarında bulunan kalpak kıyamettir, giydikleri rubanın endâmı-ilme hürriyettir; gömleklerinde olan kir ve ter güya eser-i keramettir, her ne işe göz atsalar âhır-ı nedâmettir"(5).
2- Batının ilerlemesinde maarifin birinci derecede rolü olduğuna inanan Gaspıralı kalkınmanın hangi sıra ile gerçekleşeceğini gayet iyi tesbit etmiştir: "Terakki meselesi maârifin terakkisine, maârifin terakkisi de ulemâ ilerlemesine tevakkuf etmektedir" (6). Yani önce âlimler çoğalacak, ilerleyecek; onlar maârifi ilerletecekler ve maârif bütün memleketi kalkındıracak. Bugün de geçerli olan bu düstur, İsmail Gaspıralı'nın başlıca gayesi hâline gelmiş ve ömrünün uzun senelerini o, bu işe vakfetmiştir.
Gaspıralı, eski öğretim usûlüne karşı, usûl-i savtiye adını verdiği ve okuma yazmayı çok çabuk öğreten yeni bir metot geliştirmiş, bu metodu önce hocalara öğretmiş, usûl-i cedid mektepleri denilen yeni okullar açmış ve açtırmıştır. 1884'te Bahçesaray'ın Kaytmaz Ağa mahallesinde Gaspıralı'-nın bizzat açtığı "birinci mekteb-i cedid" Rusya Türkleri arasında hızla yayılmış, 1914'te yani 30 yıl sonra sayıları 5000'e ulaşmıştır(7).
İstanbul'da çıkan Türk Yurdu dergisine 1911'de yazdığı "Türk Yurducularına" adlı uzunca makalesinde Gaspıralı "Usûl-i Cedid nasıl başlatıp yaydığını tatlı bir üslûpla anlatır(8).
3- 13. asırdan önce bütün Türklerin edebî dilleri tek ve müşterek idi. Çeşitli Türk boylarının ayrı ayrı ağız ve şiveleri vardı; fakat bunu sadece konuşmada kullanırlardı; yazıda kullandıkları edebî dil ortaktı. Bilge Kağan, Köl Tigin, Tonyukuk âbideleri; Altun Yaruk, Sekiz Yükmek, Irk Bitig gibi Uygur devri eserleri; Kutadgu Bilig, Atabetü'l-Hakayık gibi Karahanlı eserleri bu müşterek edebî dille yazılmıştı. 11. asırda Kaşgarlı Mahmud bu edebî dile "Hâkaniye" adını vermişti.
11. asırdan itibaren Oğuz Türklerinin Azerbaycan ve Anadolu'ya gelmesiyle ortaya çıkan coğrafî, siyasî, kültürel ve. lengüistik durum; Oğuz ağzının yeni bir yazı dili hâline gelmesine sebep oldu. Böylece 13. asırdan 19. asrın sonlarına kadar Türkler, iki edebî dil kullandılar. Bunlardan birincisi; Türkistan, Harezm, Kuzey-Kafkasya ve İdil-Ural'da, hattâ birkaç asır Mısırda kullanılan ve Hâkaniye Türkçesinin devamı olan Kuzey-doğu Türkçesi idi. Araştırıcılar buna "Müşterek Orta Asya Türkçesi", "Çağatayca" gibi isimler de verirler. İkinci edebî dil; Azerbaycan, Anadolu, Kuzey Irak ve Suriye ile Balkanlarda, hattâ birkaç asır Kuzey Afrika'da kullanılan Batı Türkçesidir. Buna "Osmanlıca" da denmiştir. Ancak Türklerin kendileri, Kuzeyde olsun, Doğuda veya Batıda olsun kullandıkları dile "Türk dili" veya "Türkî" diyorlardı. Azeri Türkçesi Osmanlı'dan pek farklı olmadığı için onu ayrı bir edebî dil saymıyoruz. Fuzulî, hem Azerbaycanlıların, hem de Osmanlıların şâiri idi. Kırım Türkleri de 1475'-ten sonra Osmanlı edebî dilini kullandılar Gazi Giray Han gibi, Âşık Ömer gibi divan ve halk şairleri yetiştirdiler.
19. asırda Türk dilinin ortaklığını Zeki Velidi Togan şu satırlarla anlatır:
"19. asrın ortalarına kadar Türkistanın her tarafında Batı ve Doğu Türkistan'da Kazak ve Kazan ülkelerinin hepsinde umumî Çağatay dili kullanılıyordu. 19'uncu asırda Kaşgarda Khocalar'ın ve Yakub Beğin târihine ait yazılan eserlerle, Khıyvada (Hîve'de) Munis ve Âgehî gibi müelliflerin ve Kazakistanda Anılay ve Bükey Ordasında Cihangir Hanın yazılarında kullanılan dil aynı dildir" (9).
19. asrın ikinci yarısında Rusların Türkistan'ı almasından sonra Türk edebî dilinde dalgalanmalar başladı.
Rusya'daki Türkleri Ruslaştırmak ve hristiyanlaştırmak için büyük gayret sarfeden ve İsmail Gaspıralı gibi aydınları bu yolda büyük engel kabul eden Nikolay İlminskiy, 25 Mayıs 1876'da "çeşitli işaretlerle hareketlenmiş Rus alfabesinin müslüman Türklerin kullandığı ayrı lehçelere uygulanmasını teklif etti. Bununla da yetinmeyen İlminskiy, müşterek bir Türk-Tatar dili yerine, her bir boy için boy şivesinin ana dil olarak kabul ettirilmesini" ileri sürdü"(10). İlminskiy, Tatar ve Kazak aydınlarına tesir ederek onlara da kendi boy dillerinde gramerler, alfabeler ve eserler yazdırttı"(l1). Bir yandan da Türkistan'da Mikola Ostroumov "Türkistan Vilâyetinin Gazeti"ni çıkarıyor ve 1883'ten 1917'ye kadar bu gazetede şehir ağzına dayanan Özbekçeyi yazı dili hâline getirmeye çalışıyordu(12).
İşte Gaspıralı'nın çıkışı da tam bu yıllara rastlar. Daha ilk çıkardığı Tonguç gazetesinde "Türk-Tatarların lisanda birliği meselesini ortaya atar ve fiilen her tarafta anlaşılabilecek bir Türk dili ile yazar"(l3). bu gazetenin mukaddimesinde şöyle der: "Milletimizin eseri olan lisanımız edebiyatça işlenmemiş ise de eğitime ve kaidelere gelecek lisandır. Gayet nâzik Tatar türkülerinden, Nogay cönklerinden, Kırgız ve Türkmen cırlarından anlaşılır ki eğer lisânımız usta bulup, kelime alınıp işlenirse, şimdikine göre çok dereceler parlak ve kullanışlı olur"(l4).
İkinci olarak çıkardığı Şafak'ta "malum bir türkünün Kazan'da ve Kırım'da nasıl söylendiğini yazar ve bu iki lehçenin yakınlığını müşahhas misâllerle gösterir"(l5).
İsmail Gaspıralı ömrü boyunca Osmanlı Türkçesini bütün Türklerin umumî edebî dili hâline getirmeye çalıştı. Fakat onun istediği yabancı unsur ve kaidelerle dolu bir Osmanlıca değil, halk tarafından anlaşılmayan yabancı unsurlardan temizlenmiş sade bir Osmanlı Türkçesi idi. Kendisi de ömrü boyunca Tercüman'da ve bütün eserlerinde böyle sade bir Osmanlı Türkçesi kullanmıştır. Büyük Türk şairi Mehmet Emin Yurdakul'un Türkçe Şiirler kitabına teşekkür için şairimize yazdığı mektupta şöyle der:
"... Âsâr-ı edebiyye ve şi'riyye arasına böyle meslekli bir eser aralaştırmak Türk âlemine büyük bir hizmettir ki denmen tebrik ediyorum. Türk âlemine dediğim mübalâğa zannolunmasın; mübalâğayı ne severini ve ne ederim; doğrusudur, çünkü şiirlerinizi Edirne, Bursa, Konya, Ankara, Erzurum Türkleri anlayıp, lezzetlenip okuyacakları gibi, Tiflis, Tebriz, Şirvan, Horasan, Türkistan, Kâşgar, Deşt-i Kıpçak, Sibirya, Kazan ve Kırım Türkleri de okuyacaktır ki, bu şerefe Fuzulî ve Nâbî nail olamadılar. Kırk elli milyonluk ve otuz asırlık bu âleme iptida bir kaşık oğul balını yediren siz oldunuz ki size şerefti, bize saadettir. . . Tebrik ediyorum... Tercüman'ın da çabaladığı bu yolda hizmettir. Sade ve kaba lisandır ki, Dersaadetin hamal ve kayıkçılarına,' Çin dahilinde bulunan Türk devecilerine gazeteyi tanıtmışın; Kazan'da, Sibirya'da olduğu gibi. Tebriz'de ve Horasan'da da Bahçesaray dilini öğrenmeğe meyil doğurmuştur"(l6).
Gaspıralı İsmail Bey, yukarıdaki satırlarda müdafaa ettiği ve yazılarında bizzat tatbik ettiği müşterek Türk edebî dili gayesini, nihayet 1905 senesinde bir şair haline getirmiş ve meşhur "dilde, fikirde, işte birlik" şiarını "Tercüman" adının başına ilâve etmiştir"(l7).
Gaspıralı'nın dilde birlik gayesini İlminskiy de fark etmiş ve savcı Pobedobçev'e yazdığı mektuplarda Gaspıralı İsmail Bey'in "kendi yayın organlarıyla Osmanlıcayı Türk soyundan gelen bütün müslümanların ortak dili yapmak" istediğini ifade etmiştir(18). "Duyduğuma göre" diyor İlminskiy, "Kazan'da Türkçe gazetelerin ve ayrıca ders kitaplarının sayısı her geçen yıl artmaktadır. Kitapların muhteviyatı Avrupaî, dili Osmanlıcadır"(19).
Gaspıralı'nın başlattığı ve İlminskiy'nin de kendisine göre tehlikeli bir gidiş olarak müşahede ettiği bu proses, Kazan'da olduğu gibi Azerbaycan'da da tesirini gösteriyordu. 20. asrın başlarında Azerbaycan edebî dilinin alacağı şekil hakkında epeyi tartışmalar olmuş; Osmanlı Türk edebî dilini kullananlarla, Azerbaycan'da diyalektik hususiyetlere dayanan yeni bir edebî dil yaratmak isteyenler şiddetli münakaşalara tutuşmuşlardı. Daha 1876'da Azerbaycan'da Hasan Bey Zerdabî, Ekinci gazetesinde (sayı: 14) "Türkçenin umumileştirilmesi teklifinde bulunmuştur" (20). Osmanlı Türk edebî dilini müdafaa edenler 1900'lü yıllarda Hüseyinzade Ali Bey'in "Füyuzat" mecmuasında, 1910'lu yıllarda, "Şelâle" ve "Dinrilik" dergilerinde toplanmışlardı(21). 1920'li yıllarda Türkiye edebî dili Azerbaycan'da artık öğretim dili olmuştu Bu durumun 1930'lu yılların ortalarına kadar devam ettiğini Azerbaycan'lı dilci Tevfik Hacıyev, ders ve gramer kitaplarından, resmî yazılardan, edebî ve ilmî eserlerden Örnekler vererek anlatır(22).
Hüseyin Cavid, Mehmed Hadi gibi büyük şairler tamamen Osmanlı Türkçesini kullanıyorlardı, İsmail Gaspıralı'nın gayesi, 1920'li yıllarda Azerbaycan'da tamamen muvaffak olmuştur.
Ancak 1920'lerden sonra durum tekrar değişti. Yeni idareciler İlminskiy'nin sistemini benimsediler ve her boyun şivesine dayalı yeni edebî diller yarattılar. Şayet Türkler kendi kararlarını kendileri verebilseydiler Gaspıralı İsmail Bey'in başlattığı ve büyük mesafe kateden proses devam edecek ve bugün belki de müşterek bir edebî dile kavuşmuş olacaktık. Yeni sistem her boyun edebî dilini birbirinden ayırıp yerli diyalektlere bağladığı gibi, 1929 yılında Kırım'da da, İsmail Gaspıralı'nın kullandığı dil yerine, Orta Yolaklı şiveyi esas kabul eden edebî dilin kullanılmasını kararlaştırmıştır(23).
Türk dünyası şimdi Perestroyka siyaseti ile yeni bir proses içine girmiştir. Muhtemeldir ki Türk aydınları, kullandıkları edebî diller üzerinde yeniden düşüneceklerdir. Bu yeni durumda ve doğumunun 140. senesinde İsmail Gaspıralı'yı ve onun fikirlerini hatırlamamak mümkün değildir. Son olarak "Usûl-i Cedid"de edebî dil meselesine temas ederek konuyu bağlamak istiyorum.
İsmail Gaspıralı'nın "tavsiye ettiği programa nazaran Usûl-i Cedid yani Avrupa tarzında tanzim etmiş ibtidaî mekteplerde ilk öğretim mahallî lehçelerle olacaktı; fakat üç sene kadar ibtidaiyede okuyanlar, mutlaka edebî lisan dediği Umumî Türk dilini öğrenecekler ve dördüncü seneden itibaren öğretim artık umumî Türk diliyle yapılacaktı" (24).

* Akmescit, Mart 1991

(1)  Cafer Seydahmet Kırımer, Gaspıralı İsmail Bey. İstanbul,  1934, s.  166.
(2)   a.e., s.   158.
(3) Doç. Dr. Nâdir Devlet, İsmail Bey (Gaspıralı), Ankara.  1988, s.  33.
(4) "Bizim Hal ve Maişet". Tercüman, 16 April  1895, s. 29-31.
(5)   a. mak.
(6)   Kırımer, a.e., s, 168.
(7)   Doç. Dr. Mehmet Saray, Türk Dünyasında Eğitim Reformu ve Gaspıralı İsmail Bey ,Ankara, 1987, s. 58.
(8)   Türk Yurdu'nun 7. ve 8. sayılarında yer alan bu makale, M. Saray'ın eserinde de (s. 81-96) bulunmaktadır.
(9) Ord. Prof. Dr. A. Zeki Velidî Togan, Bugünkü Türkili (Türkistan) ve Yakın Tarihi, İstanbul, 1981, s. 486.
(10)   Mehmet Saray, a.e., s. 28. 
(11)  Z.V.  Togan, a.e., s. 490.
(12)  a.e., s. 501-503.
(13)   Prof. Yusuf Akçura, Yeni Türk Devletinin Öncüleri 1928 Yılı Yazıları, Ankara,  1981 s. 64.
(14)  a.e., s. 70-71.
(15)   a.e., s. 71.
(16)  Doç. Dr. Mehmet Saray, a.e., s. 75, 76.
(17) Prof Dr. Yusuf Akçura  a.e., s. 73. 
(18) Doç. Dr. Nâdir Devlet, a.e., s. 47.
(19) a.y.
(20) a.e., s. 56.
(21) T.İ Hacıyev, Azerbaycan Edebî Dili Tarihi-2 Bakı, 1987, s. 184-188. 
(22) a.e., s. 275 vd.  Ancak Hacıyev,  bunun aleyhindedir.
(23) A.N.  Garkavets, Ana Tili 7.
(24) Prof. Yusuf Akçura, a.e., s. 74.






Gaspıralı ve Rusya Müslümanlarının Kimlik Mücadelesi, 1905-1907





Gaspıralı ve Rusya  Müslümanlarının Kimlik Mücadelesi, 1905-1907


Giray Saynur Bozkurt *
1904-1905 Rus-Japon Savaşı ve bunun sonucunda Rusya'nın mağlubiyeti, Rusya İmparatorluğu'ndaki değişikliklerin de temel taşını oluşturmuş, artık Çarlık rejimi çok büyük bir darbe almıştı. İmparatorluğun sömürge halkları ve tabii ki Rusya Müslümanları arasında, Asya milletinin, yenilmez kabul edilen bir Avrupa Devleti'ni yenebileceğinin isbatı olarak yorumlanan bu mağlubiyet, siyasi hareketlerin de başlangıcı olmuştu.
Bu dönemdeki İmparatorluğun sosyal ve ekonomik problemleri, inkılâpçı hareketler, grevler, liberal birliklerin kurulması, haysiyet kırıcı askeri mağlubiyet ve mutlakiyetçi rejimin reaksiyonu ile çok kritik bir noktaya gelen genel durum, 22 Ocak 1905'te vuku bulan "Kanlı Pazar" katliamıyla bütün imparatorluğu sarsarak patlamıştı. Bütün Rusya'da İnkılâpçı kargaşalar ve anarşi görülmemiş boyutlara ulaşmış, nihayet Çar Nikola II emperyal manifestosunu ilan etmiş ve bunu Ekim manifestosu takip etmiş, ancak kargaşa ortamı yatışmamıştı. 
Rusya İmparatorluğu'ndaki Türk-Müslümanların siyasi bir platform üzerinde birliğinin temini için ciddi adımlar ilk defa bu dönemde ortaya atılmış ve bir ölçüye kadar bu birlik gerçekleştirilebilmişti. İmparatorluktaki bütün Türk halklara şamil bir siyasi hareket ortaya çıkmıştı.
Bu ortam Kırım’da Kırım Tatarları arasında inkılapçı hareketlere katılımı arttırmış ve halk arasında teşkilatlanma giderek güçlenmiş, “1905 inkılapçıları” veya “Genç Tatarlar-Yaş Tatarlar” adı verilen siyasi gruplaşma bu dönemde ortaya çıkmıştı. Bu hareketin önde gelenleri arasında Abdürreşid Mehdiyev, Hasan Sabri Ayvazov, Ali Bodaninski, Şamil Toktargazi, Hüseyin Baliç, Mustafa Kurti, Appaz Şirinskiy, Süleyman İdris, Cafer Odaman, Seyid Celil Hattat, Abdurrahman Kırgızlı ve Veli İbrahim’i sayabiliriz.
Genç Tatarlar Hareketi, hem Kırım Tatarlarının hem de tüm Rusya’nın içinde bulunduğu felaketin sebebi olarak mutlakiyetçi Çarlık rejimini görmüş, bu rejimin yıkılması için de Rus inkılâpçıları ile işbirliği yapmışlardı.
1905 İnkılâbı'nın getirdiği hürriyet havası, İsmail Bey Gaspıralı'ya fikir ve ideallerini çok daha açık ifade edebileceği ve bu amaç uğruna daha serbest çalışabileceği bir ortamı temin etmişti. Gaspıralı, Tercüman (1883-1918) sütunlarında davasını daha açık daha ciddi surette ortaya koymanın yanı sıra, hem bütün Rusya, hem de bütün Kırım ölçeğinde Türk/Müslüman halkları bir araya getiren toplantı ve teşkilatlarda da şevkle öncü rolünü oynamıştı. O, Türk birliğini meselesinde her şeyden önce kültür birliğinin sağlanması gereğine inanmış ve bu düşüncelerini, “Dilde, Fikirde, İşde Birlik” ibaresiyle vecize etmişti.
 O yıllarda Gaspıralı’nın gözünde Kırım Tatarları, Kazan Tatarları, Türkistanlılar, Kafkasyalılar ve diğerleri bir arada tek bir milleti yani Türk milletini teşkil etmekteydi. Bu fikirler çerçevesinde Gaspıralı, Tercüman gazetesinde büyük bir şevkle bir müslüman partisi kurulması düşüncesini savunmuş ve parti anlayışında ısrar etmişti.
Gaspıralı, Rusya İmparatorluğu'ndaki Türkler arasında birliğin sembolü ve onların mümtaz şahsiyeti olduğu gibi, umum Türk/Müslüman hareketi faaliyetleriyle meşgul olan Türk münevverlerinin büyük çoğunluğu da ya onun talebeleri ya da onun sisteminin ürünleriydi. Bu bakımdan, Gaspıralı'nın muhalifleri tarafından bile büyük bir saygı görmesi ve 1905-1906'daki bütün Rusya ve bütün Kırım Müslümanları kongre ve toplantılarının en azından ana ilkeleri itibarıyla onun bariz çizgilerini taşıması şaşırtıcı değildir. Bu öncülerin işbirliği sayesinde Bütün Rusya Müslümanları Kongreleri ve Bütün Kırım Müslümanları Kongresi de toplanmıştı.
Tarihi bakımdan büyük önemi haiz olmalarına ve Rusya müslümanlarının ileri gelenlerinin bir araya gelerek fikir teatisinde bulunmalarına rağmen Bütün Rusya Müslümanları Kongreleri, aldıkları kararları tatbik ve icra edebilecek güce sahip değillerdi. Alınan kararlarda, Rusya müslümanlarının dini eğitim meselesinden ileriye gidemediklerini, siyasi bir fikir olgunluğuna erişemediklerini veya Rusya müslümanlarının geleceği için açık ve kesin bir siyasi fikir oluşturamamış olduklarını göstermiştir. Bilhassa Üçüncü Kongre'den sonra Haziran 1914'e kadar başka Bütün-Rusya Müslümanları Kongresi düzenlenememiş, Müslüman partisi kurulması hususu, müteakip Dumalarda Müslüman Fraksiyonu'nun teşkili ile gerçekleştirilebilmişti. Bu fraksiyon Çarlığın çöküşüne kadar mevcudiyetini muhafaza ettiyse de, legal bir parti olamamıştır.
Böylece İttifak-ı Müslimin daimi merkezi bir teşkilat ile mahalli şubeler kurabilmekten mahrum kalarak, Çarlığın sonuna kadar ancak münferit şahıslar tarafından gayri-resmi surette temsil edilebilmişti. Hiç şüphesiz ki, 1907'den itibaren Rusya'da istibdadın tekrar idareye hakim olmasıyla, Müslüman basın-yayın organlarının çoğunun kapatılıp, Müslümanlar arasındaki faal şahısların bir çoğunun da tevkif edilmesi ya da çaresizlik içinde yurt dışına gitmeyi tercih etmeleri Bütün-Rusya Müslümanları hareketine en büyük darbeyi vurmuştu.
1905 İnkılâbının getirdiği hak ve hürriyetlerin ömrü pek kısa, mahiyetleri de gayet sınırlı kalınca hayal kırıklığına uğrayan Gaspıralı, faaliyetlerini Rusya İmparatorluğu sınırları dışına taşırarak geniş İslam ve Türk dünyalarına yöneltmiş, bununla o, Rusya'daki Müslüman Türklerin, bütün Müslümanlar arasında ortak olan problemlerin çözümüne katkıda bulunmaları ve dış ülkelerdeki kardeşlerinin dünyasına yeniden entegre olmaları amacını gütmüştü. Ömrünün sonuna kadar milli düşüncesinin temelini, bütün Türklerin etno-dini esaslarda birliğini sağlama teşkil etmiş, kendisiyle özdeşleşen birlik kavramı, bütün dünya Türklerini ve hatta Müslümanlarını kapsamakla birlikte, tabiatıyla onun faaliyetleri bu birlik düşüncesini öncelikle Rusya İmparatorluğu'nda yaşayan Türk/Müslümanlar arasında gerçekleştirmeye yönelmişti.
Sonuç olarak; gerek eğitim gerekse basın sahasında olsun, Gaspıralı, başta Kırım Tatarları olmak üzere Türk/Müslüman dünyasının milli uyanışının canlı bir timsali olmuştur. 35 yıl gibi uzun bir zaman neşrettiği Tercüman gazetesi de bunun en güzel bir örneğini teşkil etmiştir.
Benim doktora tez çalışmamda, 1905-1907 yılları arasında Rusya'daki değişim süreci içinde Rusya Müslümanlarının Milli uyanışlarının ve siyasi-sosyal hareketlerinin Tercüman gazetesindeki yansıması (akisleri) (Tercüman gazetesine göre 1905-1907 yılları arasında Rusya Müslümanları (Türkçülük-Ümmetçilik-Sosyalizm ve Kimlik) başlığını seçmemin en mühim nedeni, bu seçtiğim konunun mihenk taşını teşkil eden Tercüman gazetesinin şimdiye değin böyle bir incelemeye tabii tutulmamasıdır. Yapacağım araştırmada 1905-1907 yılları arasını ele almamın sebebi ise bu dönemin Rusya İmparatorluğu'nda yaşanan siyasi istikrarsızlık dolayısıyla Rusya Müslümanlarına verdiği hürriyet atmosferi, bir nevi serbesti dönemi olmasıdır. Zira bu sırada Rusya Müslümanları hem siyasi hem de kültürel sahada, en hararetli faaliyetleri devresini yaşamışlardır. Rusya yönetiminin daha önce onlara sadece dini hürriyetler vermesine karşın, bu serbesti dönemi içerisinde kültürel, sosyal ayrıcalıklar da vermiştir.
Dolayısıyla, onların birbirleriyle ne gibi diyalogları olduğunu, ortak değerlerini, dine, millete, sosyal olaylara bakışlarını (Türkçülük, ümmetçilik, sosyalizm kavramları hakkındaki görüşlerini) etnik kimlik, milli kimlik, dini kimlik şuurunun mevcut olup olmadığını, birbirleriyle ilişkilerini, şayet Rusya dağılmadan kalsaydı, aralarında gerçek anlamda bir dil birliği, siyasi birlik olup olmayacağını, anlamanın en iyi yolunun yine bu çok önemli zamanı anlayıp, değerlendirebilmek olduğu kanaatindeyim.

* Giray Saynur Bozkurt Marmara Üniversitesi Türkiyat Enstitüsünde (Istanbul-Göztepe Kampüsü) doktora öğrenimini yapmaktadır. Prof. Dr. Nadir Devlet’in danışmanlığı altında, “Tercüman Gazetesine göre 1905-1907 Yılları Arasında Rusya Müslümanları (Türkçülük- Ümmetçilik- Sosyalizm ve Milli Kimlik)” başlıklı doktora tezini hazırlamaktadır. 






İsmail (Bey) Gaspıralı, Pantürkizm ve Polonya ile Münasebeti





İsmail (Bey) Gaspıralı, Pantürkizm ve Polonya ile Münasebeti


Selim HAZBİYEVİÇ *
Bu tebliğimde İsmail Gaspıralı'nın ne hayatından, ne de O'nun fikirlerinden teferruatlı bir tarzda bahsedeceğim. Sadece İsmail Gaspıralı'nın sahibi olduğu ve geliştirdiği (Panislâmizm'e benzeyen, onunla aynı devrede ortaya çıkan ve hatta aynı vasfı taşıyan) "Pantürkizm" veya "Panturanizm" olarak bilinen, milliyetçilik fikrinden bahsedeceğim.
Hemen burada Gaspıralı'nın fikirlerinin teknik esasını, Cemaleddin Afgani'nin "Panislâmizm" mevzusundaki görüşlerinin teşkil ettiğini kaydetmek istiyorum. Birçok tarihçi ve onların fikirleri, doğru olarak, Gaspıralı'nın "Pantürkizm" fikrinin "Panslavizm"e karşı bir reaksiyon olduğunu teyid etmektedir. Bu reaksiyonun bilhassa "Panslavizm" dahilindeki "Büyük Rus Milliyetçiliği"ne karşı olduğu belirtilmelidir; ki, bu nazariye Homyakov vasıtası ile ortaya konmuş ve Dostoyevski'nin eserlerinde sıkça işlenmiştir. Bugün ise bu fikri, A. Soljenitsin'in terorik çalışmalarında müşahade etmekteyiz.
"Panslavizm"in bir başka cephesi daha vardı; "Polonya (Leh) Milliyetçiliği". Bu nokta, ilk önce, meşhur Polonyalı şair Adam Mıtskeviç'in eserlerinde, Yulyuşa Slovatski ve diğerleriyle az miktardaki romantik Polonyalı şair ve yazarın eserlerinde görülmektedir. Mıtskeviç'in geneli fikirleri -Homyakov ve Dostoyevski'nin teorik fikirlerinin aksine- "Panslavizm"in "Büyük Rus Milliyetçiliği"ne tamamen zıttır. Mıtskeviç'i» teorisine, demokratik bir fikirdir denilebilir. Zira, O, Rus Çarlarının totaliter diktatörlüklerini (yani istibdat idarelerini) reddeden, ancak Rus Milleti'ni de dahil eden, tek bir "Slav Milleti" fikrini savunuyordu.
"Büyük Rus Panslavizm"i 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın ilk yıllarında bir süre, hayali bir tarzda "Slavların   Birliği"ni tesise uğraşan bir hükümdarlığın gelişmesi olarak tezahür etmiştir. Hatta bu fikrin kendi bünyesinde, "Birlik" amacındaki otoritenin yerinin halk veya genel bir zümre ile değiştirilmesi mümkündü.
Mıtskeviç, "Collage de France" de yer alan "Slavların Kilise Edebi vatı" adlı çalışmalarında, tarihte milletlerin içinden çıkan ancak milletlerin iradesinin üstünde yer almış istibdat rejimlerinden ve bu totaliter-idarelerin sebeb oldukları kederlerden bahsetmektedir. Dolayısıyla, Gaspıralı'nın fikri, genel olarak "Büyük Rus Totaliterizmi"ne karşı verdiği mücadele yönüyle de bu noktada tasdik edilmiştir. Zira, Mıtskeviç, totaliter rejimleri atmış milletleri, günümüzün büyük milletleri olarak kabul etmektedir. Onun fikrine göre, Cengiz Han da suçludur. Keza Mıtskeviç bir eserinde, Marksist idareler altındaki Türklerin tekrar "Cihan Şümul" bir devlet tesis etme fikirlerinin, Cengiz Han devrinin şartlarından kaynaklandığını iddia etmektedir.
Şeriat kanunları, yani "Fıkıh" dahilinde İslâmî bir nizamın teşkili için her türlü fikrî ve teorik gelişmeye izin veren, Panislâmizm'in lideri Cemaleddin Afganî, "taklid" esasına dayalı her türlü idareyi tasvip etmemektedir. Bütün bu esaslar, Gaspıralı'nın fikrinin ve esaslarındaki gelişmelerde tesirli olmuştur. Partürkizm'in düşmanları olan ve onun temellerini Masonlu'ğa kadar vardıranlar, bunun ne Batılı, ne materyalist, ne de Masonluk niteliği taşımadığını ve görüntü itibariyle Osmanlı Hilâfeti'nin esasları olan İslâmî unsurların dahili tesirlerini idrak edememişlerdir.
Yusuf Akçura ve Ziya Çokal gibi,  "Pantürkizm" fikrinin teorisyen-lerinden ve müdafaacılarından biri olan İsmail Gaspıralı, birçok tanınmış talebeye sahipdi. Çelebican ve Cafer Seyidahmet'in de bulunduğu talebeleri  arasında  aynı  zamanda,   Polonya ve  Litvanya  Tatar-Türklerinden de çok sayıda insan bulunuyordu. Bu üç ülkeden iştirak edenler arasında, Mıtskeviç'in de yazılabileceği, aydınlar büyük ekseriyeti teşkil ediyorlardı.
Rusya'da esir edilmiş Müslüman Tatar-Türk cemaatinin hürriyet ve istiklal mücadelelerine iştirak etmiş birçok Polonya ve Litvanya Tatar-Türklerinden bazılarını hatırlıyorum: Mesela; Kırım Hükümet Bürosu İdarecisi ve Azerbaycan Hükümet Bürosu idarecisi olan Arslan Nayman Mirza Kırgın, Onun kardeşi ve Azerbaycan Hükümeti Adalet Bakanı
Nayman Mirza Kırgın, Kırım Demokratik Cumhuriyeti Adalet Bakanı İskender  Ahmetoğlu, Kırım Tatar Hükümeti'nin yayını olan Kırım Gazetesi'nin Başredaktörü Aliasker Miharoğlu ile Kırım Tatar Hükümet Baş. l
kanı ve aynı zamanda Azerbaycan Ordusu Komutanı ve Müsavat Partisi azası olan Matsey Süleyman Sulkeoğlu.            
Tatar-Türkleri'nin lider şahsiyetleri ve onların hürriyet mücadeleleri, l sürgündeki Polonya Hükümeti'nin ve onun lideri Mareşal Pilsudski'ninl ilgisini çekmiştir. 1950 senesinde Londra'da "Polonya Mülteci Postası".! nda neşredilen Cafer Seyid Ahmet ile Pilsudski'nin sohbetleri, Pilsudski'-l nin Jön Türkleri faaliyetleriyle oldukça yakından alakadar olduğunu vel bilhassa Enver Paşa'nın şahsiyetinden endişe duyduğunu ortaya koymak-1 tadır. Yine aynı belge, Enver Paşa'nın (Kızıl) Moskova'daki faaliyetleriyle l Türkistan'ın istiklâl mücadelesinin teşkilatlandırılmasına ait planların dal Pilsudski tarafından bilindiğini göstermektedir. Metinlerden anlaşıldığına göre, Seyid Ahmet, Enver Paşa'nın icazetiyle, planları Pilsudski'ye bilhasa vermiştir.
I. ve II. Dünya Savaşları esnasında, Polonya Hükümeti ülke haricindeki Tatar-Türkleri'nin, gerek Sovyet Rusya'daki gerekse sürgündeki istiklâl mücadelelerini, bilhassa da Varşova'da kurulmuş olan "Millet Fırkası"nın faaliyetlerini, siyasî olarak desteklemiştir. Şark Enstitüsü de Polonya'daki Kırım-Tatar Türkleri'nin millî hareketlerini tanzim etmiştir.
Bu suretle, birkaç sene sonra, İsmail (Bey) Gaspıralı'nm ruhu Varşova'da yaşamıştır. Şimdi de Tatar-Türkleri'ni ve Müslümanları aydınlatmak için tekrar geri dönüyor.
Yoksa, kabri Varşova'da mı?
Böyle durumlarda Polonya'da "Tarih tekerrürden ibarettir." manasına gelen bir deyim kullanılır.
(Tercüme Eden Tahir Sümbül)
(*)   Poloriya-Gdansk şehrinde,  3  ayda bir neşredilen    "İSLÂMİ  HAYAT"  Dergisi  Redaktörü






Medrese Mes'elesi (1) İsmail Gaspıralı






Medrese Mes'elesi (1)

İsmail Gaspıralı

Medrese-i îslâmiyelerde 'ulûm-ı dîniyeden mâ'ada fünûn-ı cedîde tahsîli 'âdet edilse fâ'ideden hâli olmayacağı geçen bir nüshamızda Trabzon vilâyetinden alınıp kısmen dere edilmiş bir mektupta arzu edilmiş idi. Bu mes'ele 'indimizde en büyük 'ad olunan bir mes'eledir. 1881 senesi elimize ibtidâ kalem aldığımızda bu mes'eleye dâ'ir mahsûs bir risale neşr etmiş idik.
Târîh-i İslama nazar edildikçe hilâfet-i Abbâsiye zamanında Azya, Afrika ve Endülüs medreselerinde 'ulûm-ı dîniyeden mâ'ada târîh, hendese, hikmet-i tabî'iye, felsefe ve hatta 'ilm-i tıp tedris ve tahsîl edildiği görülür. Bu sayede 'ulûm ve ma'ârif en yukarı tabakalardan ta köylüler arasına kadar bir derecede intişâr olunmakta idi. Mezkûr medreselerde yetişen "ulemâ" mü-nevverü'l-efkâr olup her cihette isti'dât ve kemâlât gösteriyor idi. Gazalîler, İbn-i Sinalar, İbn-i Rüşdler, Farabîler mezkûr medreselerin mahsulü idi.
Moğol tahribatından biraz daha evvelce zarar 'ad edilip terk edilmiş fünûn ve 'akliyatın fıkdanı 'âlem-i îslâmiyeti en ziyâde kederlendirmiş hâllerdendir ve hâlâ pek çok kıt'aları hâb-ı gaflette bırakan 'ulemâ-yı İslâmın ma'lûmâtsızlığıdır ve bu da medrese-i İslâmiyelerin usulsüz bir hâlde devam ettiklerindendir.
Bir düşünülsün: Meselâ Kaşgar'da ve yâki Afrika içi Burno'da medreseler de var, 'ulemâ da var; ancak ne okuyorlar ve ne biliyorlar su'âline en ağır bir cevâp vermek lâzım gelir.
İslâm kaptanları bir direkli kayıklar ile bir taraftan bahr-i Atlantik'e kadar diğer tarafından Çin ve Muhît-i kebîr adalarına kadar gittikleri, dünyânın yolsuz zamanında tüccâr-ı İslâmın bilâ-tereddüt en uzak kıt'alara daldıkları, emti'a-i İslâmînin her tarafta mu'teber olduğu, seyyahlarımızın, vâ'izlerimizin cenubun en sıcak ve şimalin en soğuk yerlerine kadar vardıkları ve 'umûm ahâlide efkâr-ı terakkî ve dirilik görüldüğü medrese-i îslâmiyelerin vaktiyle kalb-i 'umûmîye saçtıkları ma'lûmât ve ziya sayesinde meydana gelmiş idi.
Medrese-i İslâmiyelerde 'ulûm-ı diniye ile beraber 'ulûm-ı 'akliye ve ma'îşiye tedris edildikte efkârlı ve ma'lûmâtlı 'ulemâ hükümet merkezleri olan şehirlerde bulunduğu gibi her köyde biri ikisi bulunuyor idi. Her mahallenin her karyenin bir imâmı olmak lâzım geldiği hâlde şu imâm gördüğü tahsilin netîcesi olarak hem "bir "âlim" hem bir "ehl-i kemâl", idi. Mahalle cemâ'atinin 'ibâdetine riyaset ettiğinden mâ'ada tevsî'-i ma'lûmâtına, ikdam ve terakkisine hadim olabiliyorlar idi.... >şimdi? Şimdi ne olduğunu söylemeye pek de hacet yoktur; daha iyisi ne yapmak lâzım olduğuna bakalım.
Medrese-i İslâmiyelerin cedvel-i tahsilleri ve usûl-i idareleri ve talebenin sûret-i ma'îşeti ıslâh edilmek lüzumunu göstermek için Avrupa'nın ve hatta memâlik-i şarkiyede sakin Ermeni Rum, Bulgar ve sâ'irlerin bu yolda ettikleri ikdam ve tedâbirin beyânından sarf-ı nazar yalnız patrikhane mekteplerinin programına bir göz edilip yetiştirdikleri papazların ma'lûmâtına dikkat edilir ise mükemmel programlı mektep-i milliyenin ne kadar büyük iş gördüğü anlaşılmış olur.
1881'de neşr ettiğim risâlde yazdığım üzre 'umûm medreseler taht-ı nezârete alınıp talebe dinlendirilmeyip senede on ay tahsilde bulunmalıdır. Sarf ve nahv-i 'Arabî dersleri sühûletli bir tarza konulmalıdır; talebe sınıf sınıf edilip imtihansız aşağıdan yukarı derse geçirilmemelidir; her medresede iki ve mümkün olur ise üç müderris bulundurmalı ki bunların biri lisân ve edebiyât-ı Türkîden ve hesaptan ders vermeli.
îbtidâ-yı hâlde her vilâyette bir "medrese-i 'âliye" te'sîs etmeli ki bu medreseye gelen talebe lisân ve kavâ'id-i 'Arabiyeyi ve Türkîyi bilip ve bir derece fıkıhtan, âkâ'id ve tefsirden ma'lûmâtı olmalı. Medrese-i 'âliyeden 'ulûm-ı 'Arabiyenin ilerisi, edebiyât-ı 'Arabiye, mantık, 'ilm-i hesap, coğrafya, târîh, hikmet-i tabî'iye, usûl-i tedris, nizâmât-ı mülkiye ve 'ilm-i servet tahsîl edilmeli. Huddâm, vâ'iz, nâ'ib, kadı, mu'allim-i mekteb-i sıbyân olmak isteyen efendiler "medrese-i 'âliye"den çıkma olmalı.
Bu hâlde yavaş yavaş zıyâ-yı ma'ârif en çet karyelere kadar ve efkâr-ı terakkî en yüksek dağlara, en derin vadilere kadar gider.
Yersiz ta'assup kalkar; görenek vebası köterilir; "neme lâzım" durgunluğu ikdama yer verir; milletin fikri ve eli ayağı harekete gelir ve eski terakkîmiz yeni tarzda tecdîd eder.
Medreseleri ıslâh ve her vilâyette birer medrese-i 'âliye etmek için pek büyük para lâzım olmaz.
(7 R. Evvel 1314 (4 Ağustos 1896) Sayı:30'un ilâvesi


Medreseleri yahşırak ve yani bir usûle getirmek için hâl-i hâzıralarına dikkat etmek lâzımdır. Medreselerde her bir hücre ve odanın talebesi ayrıca bir cem'iyet olarak aş su ve şâir levazımını özi tedârik eder bundan ötrü günün büyük bir kısmı ağaç kesmek aş ve nân bakmak semâver koymak gibi zarûr işler ile geçer. Ba'zı vilâyetlerde bir hücrede on beş talebe ikâmet eder; ba'zı yerlerde büyük bir bölme perdeler ile iki ya üç dâ'ire dilip her dâ'irede beş on tâlibü'l-'ilm ikâmet eder. Ekser hücreler sıhhat-i beden için lâzım mikdâr ziya ve hava almaz.
Talebenin büyükleri müderris efendiden ders alırlar; mübtedîler büyüklerden okurlar. Müderris efendiler dersten mâ'ada hitabet ya imamet ile meşguldür; idareleri ya'ni ma'âşlıkları ekser azdır; yeterlik değildir. Vakfı olan medrese azdır. Bu hâlde medreselerde senevi ancak altı ay kadar ders olunuyor; altı ay talebe medrese hâricinde bulunup kışlık rızkını tedârik edip cürer. Bunları herkes 'öşürden sadakadan bakar. Güz ahiri ya kış başı bunlar medreselerine cem' olup her biri birer mikdâr un, et, may ve bir mikdâr akçe peyda edip gelirler. Bunun ile ma'îşet ederler.
Talebenin hâl ve derslerine muntazam bir nezâret ve dikkat edilmiyor; bilip bilmediği imtihan ile ta'yîn olunmuyor; derece-i 'ilmi ve tahsili teftîş ve imtihan ile ölçenmeyip "sene" ile kararlanıyor. "Bu softa filân filân fenlerden ve kitaplardan imtihan berdi." denilmeyip "filân kadar sene medresede yattı" demek ile 'ilm ve kemâlât ta'yîn olunuyor.
Tahsilde lisân-ı 'Arap, fıkıh ve 'akâ'id fenlerinden mâ'ada ders edilmiyor; ana dilinde, kitabet ve hüsn-i hatta cüz'î bir sa'y görülmüyor bunlara dikkat olunmuyor. Küllî müşkilâta daha bir müşkilât olmak üzere ba'zı medreselerde ' Arabî dersleri lisân-ı Farisî ile beyân olunuyor. Ana dilimizde ders edildiği hâlde pek ağır olan 'Arabî dersleri Farisî ile söylenip daha müşkil bir tarza koyuluyor.
Bu hâller ile tahsîl-i 'ilm ve terakki olur mu? Evet olamaz senede altı ay günde üç sâ'at bilâ-nezâret bilâimtihân bilâ-nizâm ve intizam tahsil evet on beş yirmi seneler 'ömür ister ve bunca 'ömrü aldıktan son ne lisân-ı 'Arabî bize mal eder, ne lisân-ı Türkîde kemâlât verir. Çok garip ve ta'accüptür ki bu hâller ile dahi üç beş 'ulemâ yetişiyor, lâkin ekserin yalnız nâmı ve kıyafeti "molla"dır. Şâyân-ı teessüf budur. Bu 'asrın ehl-i İslâmı tedennide bulunduğu; ekser insanların fehmsizliği nihayet derecelere bardığı medrese tahsili derece-i lâzımede olmadığındandır.
Fünûn ve kemâlât-ı cedide tursun; bunlardan bahs etmiyoruz; fünûn ve edebiyât-ı 'atika-i 'Arabî tahsîl olunmuyor; eğer medreselerde fünûn ve edebiyât-ı 'Arabî lâzımınca tahsîl edilse; lisân-ı 'Arapta mevcut edebî fennî ve siyâsî asâr-ı mu'tebere gözden geçirilse 'ulemâmızın hâli ve milletin fehm ve basîreti ileride olur idi. Cümleden biri meselâ "Mu-kaddime-i Tarih-i İbn-i Haldun" mutâla'ası deryâlarca fehm ve fikr berir idi, lâkin İbn-i Haldun'ı okumak için lisân-ı 'Arabîyi bilmek gerek; bu lisân ise neçik bilinsin ki elifbası makamında olan "sarf ve nahv" tahsiline on sene 'ömür gidiyor. Bu hâlde evet Farabî'nin, İbn-i Sina'nın, Gazalî'nin, İbn-i Haldun'un ve sâ'ir meşâhirin 'asarı mütrek kalıyor. Meyl-i 'avam dünyâmızı berbâd ediyor.
Çâre ne? Islâhat-ı mülâhaza ve gayrettir.
Bugünde tahsîli arttırmak, meydânlaştırmak hîç mümkin değildir, lâkin bir hayli ıslâhat icra etmek mümkindir zannederiz. En ibtidâsında dokuz ay tahsîl 'âdet edilmeli; ikinci, talebeyi aş, su, çay tedârikinden kurtarıp her gün sekiz dokuz sâ'at ders ile mesul etmeli; üçüncü- medrese ve hücrelerin meydanlığı müsâ'ide ettiği kadar talebe cıyıp bunları rahat etmeli; Tatar oğlu cidar deyi tuzlu balık şekilli dizip koymamalı; dördüncü- talebenin aşını, suyunu, çayını hazırlap bermeli. Sınıf sınıf edip ders bakmak için iki üç mümeyyiz ve molla softalara emânet edip bunlar talebenin ve medresenin her hâline dikkat ve nezâret kılmalı ve derslerde medrese mu'âvin ve senede bir imtihân olmalı; beşinci- her medresede bir aşçı ve bir hizmetçi bulundurmalı; bunlar aş ve çay ve sâ'ir hizmet ile meşgul olmalı. Altıncı- müderris efendiler imamlık ve hatîplik gibi me'mûriyetlerden azâd olunup ma'îşetlerine kâfi idare ta'yîn ya vakf edilmeli; yedinci- ders vermekte, usûl-i fikr ve mülâhaza olunup ana dilimizde okumak yazmak ve 'ilm-i hesaba biraz ziyâde yol vermeli. Haftada bir iki gün 'Arapça tekellüm olunacak günler medresede şâir dil ile söyleşmek memnu' edilmeli; sekizinci- cümle talebenin ders ve aş ve istirahat sâ'atleri ta'yîn olunup sınıf sınıf cümlesi birden derste ve aşta bulunmalı.
Bu gibi ya buna uşar tertibat ile seneden "üç ay" ve günlerden "üçer" sâ'at kesb edilse on senelik dersler beş senede hâsıl olacağı der-kârdır. Daha ziyâde ıslâhat ba'de fikr olunur.
Usûl-i hâzırada üç beş talebe bir olup bir kazan ve bir semâver isti'mâl ediyorlar. Medresede on hücre bar ise on kazan kaynıyor, yirmi talebe bunlara me'mûr oluyor. Medresede mevcûd meselâ elli altmış talebe koşulup bir kazan kaynatmaya ittifak etseler hâsıl olan bereketler hemen bir aşçı tutacak kadar fâ'ide hâsıl olur. Büyük talebeler nöbet ile kilere ve aşhaneye nezâret edebilirler. Her hâlde elli altmış talebe koşulup bir aşçı ile bir hizmetçi tutmaya çâre bulurlar. Ancak talebeye 'öşür, zükût ve sadaka berecek hamiyetmendân vereceğini ka-aldırmayıp üç ayda yazda vermeli ki talebe sentabr başında medresede bulunsun.
25Fevral (Şubat) 1894, sayı: 8.






Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...