07 Kasım 2012

ŞU HALE BİR BAKIN



Şu hale bir bakın!
En büyük din ve vatan düşmanımızla iç içe. 
Papazın elinde âsâsı, boynunda haçı olduğu halde; kendi ocağında. 
Sapıtıcı imamlar papazın kucağında. 
Bu Deccal'den daha beter bir durumdur. 
Zerre kadar imanı olan bundan ibret almalıdır. 
Bunu müslüman yapar mı hiç?

TAKDİM
Allah-u Teâlâ iman ile küfür, mümin ile kâfir, hakikat ile dalâlet arasına berzahlar koymuştur. Berzah ise “İki şey arasındaki engel” mânâsına gelmektedir.
Nitekim bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerinin ki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip, aralarına da karışmalarına engel olan bir berzah (perde) koyan Allah’tır.” (Furkan: 53)
Asıl perde Allah-u Teâlâ’nın emri ve hükmüdür. O’nun emri ve hükmü yürüyünce, hakikat ile dalâlet birbirine karışmıyor.
Diğer bir Âyet-i kerime’sinde ise şöyle buyuruyor:
“İman ile küfür birbirinden kesin olarak ayrılmıştır.” (Bakara: 256)
Bu kadar açık deliller gözler önüne serildikten sonra “İman”ın kurtuluş ve saâdet sebebi, “küfür”ün ise azap ve felâket sebebi olduğu kesin olarak ortaya çıkmış; hak bâtıldan, hayır şerden ayrılmıştır. Bunun içindir ki “Hak ehli” Hakk’ı bulacak, hakikata erecek “Dalâlet ehli” ise küfürde kalacak, ceza ve azap görecek.
Allah-u Teâlâ müminlere kâfirleri dost edinmemelerini muhakkak emretmektedir. Bu emr-i şerife uymayanların ise Allah’ın dostluğunu kaybetmekle cezalandırılacağını bildirmektedir.
Fethullah Gülen ise en büyük din ve vatan düşmanlarıyla görüşmeler yapmış, Allah-u Teâlâ’nın müminlerle kâfirler arasında koyduğu hudutları kaldırmıştır. Allah-u Teâlâ İslâm ile küfrü ayırıyor, o ise küfrü hoş görüyor.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Ey inananlar! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin! Allah’ın aleyhinize apaçık bir ferman vermesini mi istersiniz?” buyuruyor. (Nisâ: 144)
Allah-u Teâlâ’nın emri ve hükmü budur. Bu hükmü kaldırıyorlar. Bu Âyet-i kerime’yi inkâr ediyorlar.
Küfrü hoş gören narcılar, Âyet-i kerime’ler kendilerini küfürle damgalayınca küfrü hoş görmediler. Oysa onlar hoşgörü tellallığı yapmamışlar mıydı?
Küfrü hoş gören narcılar Allah-u Teâlâ’nın koyduğu hudutları inkâr edip kaldırdılar. Onlara tâbi olanların hepsini küfür içine daldırdılar. Hepsi küfre düştüler.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde: “Onlarla dost olan onlardandır.”
Beyân-ı ilâhîsini ferman buyurmuştur.
“Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden her kim onları dost edinirse, o onlardandır.” (Mâide: 51)
İşte bu Âyet-i kerime onlara kâfidir. Bu Âyet-i kerime onların işini bitirir.
Bu uzun uzun beyanlarımıza gelince halka hakikatı duyurmak içindir.
“Selâm olsun onun beğenip seçtiği kullarına.” (Necm: 59)
“Selâm olsun hidayete tâbi olanlara.” (Tâhâ: 47)

İMAMLARINA İMAN EDEN SAPIKLAR



ALLAH-U TEÂLÂ’NIN
EMİR VE HÜKÜMLERİNİ BIRAKIP
İMAMLARINA İMAN EDEN SAPIKLAR
NASIL DİNDEN ÇIKTILAR?

Her bölücü Din-i mübin’i parçalamak için birer imam tayin etmişler. Bu imansız imamların her biri birer isimle ortaya çıkmışlar, ayrı birer din kurmuşlardır.
Bunlar nefislerini ilâh edinenlerdir. Bunlara uyanlar da bunlara tapmış olur.
İşte delil ve ispatı:
Yahudi ve hıristiyan ulemâsı bir delile isnad etmeksizin birçok mesele ihdas ederek; dinlerinde haram olan şeye helâl, helâl olan şeye haram demişler, avam tabakası da bunları kabul etmişlerdir.
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rableri olarak kabul ettiler. Oysa kendilerine, bir olan Allah’a ibadet etmeleri emredilmişti.” (Tevbe: 31)
Bu Âyet-i kerime’nin manasını bizzat Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz kendisi açıklamıştır.
Şöyle ki:
Daha önceleri hıristiyan olan Adiy bin Hâtim, boynunda gümüşten bir haç olduğu halde, İslâm hakkında bilgi edinmek niyetiyle Medine’ye gelmişti. Şüphelerini gidermek için Resulullah Aleyhisselâm’a bazı sorular sordu. “Bu âyet bizi âlimlerimizi, râhiplerimizi rabler edinmekle suçluyor. Halbuki biz onları kendimize rabler edinmeyiz. Bunun mânâsı nedir?” dedi.
Resulullah Aleyhisselâm “Onlar helâli haram kıldılar, haramı helâl kıldılar. Siz bunu öylece kabul etmiyor muydunuz?” diye sorunca Adiy “Evet böyledir.” diye tasdik etti. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“İşte bu sizin onları rabler edinmenizdir.” buyurdu. (İbn-i kesir)
Nasıl ki onlar Allah-u Teâlâ’nın emirlerini bırakıp rahiplerini, hahamlarını, İsâ Aleyhisselâm’ı ilâh edindilerse;
Şimdiki bölücüler de Allah-u Teâlâ’nın kitabını kenara ittiler, hükmünü bırakıp geri attılar, saptırıcı imamlarına uydular. O imamlar ise kendi dinine ve kendi kitabına göre hüküm veriyorlar. Onlara tabi olup peşlerinden gidenler de, onlara uyduklarından, onları Rab olarak kabul etmiş oluyorlar. Dolayısıyla müşrik olmuş oluyorlar. Allah’a inandık deseler bile, bu iddiâlarının inandırıcı olmadığı ortadadır.
İşte Âyet-i kerime, işte Hadis-i şerif!
•
Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime’sinde bu sapıkların zalim olduklarını, cehaletin koyu karanlıklarına daldıklarını, hidayetten uzaklaştıklarını haber vermektedir:
“Hayır!.. O zulmedenler bilgisizce keyiflerine uydular. Allah’ın saptırdığını kim hidayete getirebilir? Onların hiçbir yardımcıları yoktur.” (Rum: 29)
Abdullah İbn-i Ömer -radiyallahu anhüma-dan rivayet edildiğine göre, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“İleride genç bir grup ortaya çıkacak. Bunlar Kur'an’ı okuyacaklar, ancak okudukları gırtlaklarından aşağıya geçmeyecek.
Onlardan bir grup çıktıkça kökleri kazınacaktır. Nihayet onların bu sürdürdüğü hile ve aldatma esnasında deccal çıkacaktır.”
Abdullah İbn-i Ömer -radiyallahu anhüma- der ki:
“Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in ‘Onlardan bir grup çıktıkça kökleri kazınacaktır.’ ibaresini yirmi kereden fazla işittim.” (Kütüb-ü Sitte Muhtasarı Tercümesi, Cilt: 16 sh: 530)
Yani türemeler türeyecek, kökü kesilecek, yine türeyecek yine kökü kesilecek. Bu o kadar devam edecek ki, deccal çıkıncaya kadar bu türeme devri devam edecek. Deccal çıkınca artık İslâm’ı yaşamak isteyenlere büsbütün büyük güçlükler gelecek. Daha evvel arz ettiğim gibi devr-i deccalde yaşıyoruz ve bu devir otuz deccale kadar devam edecek. Otuzuncusu çok büyük fitne ve fücurla gelecek. Hazret-i Allah İsa Aleyhisselâm’ı gönderecek, gerek bu deccalı, gerek bu fitne fücur’u kaldıracak.
Bunun için ey kardeşler! Önümüzde bu kadar tehlikeli devirler var. Hazret-i Allah ve Resul’üne sığının. Kitapları daima okuyun ve böylece bu devirleri aşmaya bakın.
•
İslâm’dan çıktıktan sonra her bir bölücü birer isim yaptı. Bu isimler birer dindir. Oysa Allah katında bir tek din vardır, o da İslâm’dır.
“Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i imran: 19)
Allah-u Teâlâ’nın yanında beğenip seçtiği, makbul kıldığı din yalnız budur.
Diğer bir Âyet-i kerime’sinde kullarına bu dine uymalarını bizzat emir buyurmaktadır:
“Hakk’a yönelerek kendini Allah’ın insanlara yaratılıştan verdiği dine ver. Zira Allah’ın yaratışında asla değişme yoktur.
Bu dimdik ayakta duran bir dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum: 30)
Allah katında bir tek din olduğu gibi bir tek de ümmet vardır. O da Muhammed Aleyhisselâm’ın ümmetidir.
Allah-u Teâlâ Müminun sure-i şerif’inin 52. Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Şüphesiz ki sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.”
Allah-u Teâlâ inananları bir tek ümmet kabul ediyor, bu teklikten ayrılanlar huduttan ayrılmış oluyor. Onlar Allah-u Teâlâ’nın emrine uymadıkları için dinden çıktılar.
Enbiyâ Sure-i şerif’inin 92. Âyet-i kerime’sinde aynı şekilde, inananların bir tek ümmet olduğunu açıkladıktan sonra akabinde “O halde bana kulluk edin.” buyuruyor.
Allah-u Teâlâ Rum sure-i şerif’inin 31. Âyet-i kerime’sinde:
“Hepiniz O’na yönelin ve O’ndan korkun, namaz kılın, müşriklerden olmayın.” buyurarak, kullarının kendisine yönelmelerini, kendisinden korkmalarını, nefislerini ilâh edinmemelerini emir buyuruyor. Zira bu bir şirktir, yapan müşriktir. Bu Emr-i ilâhi’yi dinlemeyenlerin İslâm dini ile hiçbir ilgileri kalmaz.
Bu sapıklar “Biz din kurmadık.” diyorlar.
Bu bölücüler, bu türemeler bunu bilerek mi söylüyorlar, yoksa cehaletlerinden mi söylüyorlar?
Zira Allah-u Teâlâ Müminun Sure-i şerif’inin 53. Âyet-i kerime’sinde onların dinlerinin ayrı olduğunu, kitaplarının ayrı olduğunu, her bölücünün kendi dinine kendi kitabına göre hareket ettiğini, böylece dinden çıktıklarını açık açık beyan buyuruyor:
“Amma ne var ki insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.”
Her isim bir dindir. Siz bu Âyet-i kerime’leri görmüyor musunuz? Yoksa bunu gizlemek için mi ilâhî fermanı gözardı etmek istiyorsunuz?
Âyet-i kerime’lere bir bir bak ve incele ki durumunu gör, nasıl küfre kaydığını bil!
“Biz bölücü değiliz.” diyorsunuz. Allah-u Teâlâ Müminun Sure-i şerif’inin 53. Âyet-i kerime’sinde dininizin kitabınızın ayrı olduğunu, bölücü olduğunuzu beyandan sonra, 54. Âyet-i kerime’sinde ise sapık olduğunuzu beyan buyuruyor ve iman edenlere duyuruyor:
“Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak.”
Siz bu Âyet-i kerime’lere itiraz mı ediyorsunuz, inkâr mı ediyorsunuz?
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de Hadis-i şerif’lerinde size “Türeme” ismini koymuş. Yani sizin isminiz ve aslınız budur.
Ayrı bir din kurduğunuza dair açık açık Âyet-i kerime’leri önünüze seriyoruz. Bir bir bak ve incele de durumunu gör, nasıl küfre kaydığını bil. Oysa kendinizi İslâm’ın ön safındaymış gibi göstermek istiyorsunuz ve çalışıyorsunuz.
Allah-u Teâlâ bunlara karşı ne kadar gazaba gelmiş ki, Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyuruyor:
“Biz o bölücülere (azap) indirmişizdir. Onlar Kur'an’ı parça parça edenlerdir.
Rabbin hakkı için onlara mutlaka yaptıklarından soracağız. Resulüm! Sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklerden yüz çevir.” (Hicr: 90-94)
“Onları ateşe çağıran imamlar kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyeceklerdir.
Bu dünya hayatında biz onların peşine bir lânet taktık (daima lânetle anılacaklardır.) Kıyamet gününde ise onlar çirkinleştirilip iğrenç kimselerden olacaklardır.” (Kasas: 41-42)
İşte Âyet-i kerime’leri bir bir önünüze koyuyoruz. Kendinize bakın, durumunuzu bu aynada görün.
Allah-u Teâlâ Rum sure-i şerif’inin 32. Âyet-i kerime’sinde:
“Onlar ki dinlerinde ayrılığa düşüp fırka fırka oldular.” buyuruyor.
Her birinin ayrı bir isimle ortaya çıkmaları, ayrı bir din kurduklarını göstermektedir. Bu bakımdan bunlar İslâm dininin tahripçileri ve yıkıcılarıdırlar.
Allah-u Teâlâ Müminun Sure-i şerif’inin 55 ve 56. Âyet-i kerime’lerinde ise onlara bir çok bolluklar verdiğini, fakat bu verdiklerini daha büyük azapla yakalamak için kahrından verdiğini beyan buyuruyor:
“Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar?
Hayır, onlar işin farkında değiller!”
Allah-u Teâlâ içyüzünü apaçık meydana çıkardığı halde, dininizi halktan saklamak için, bütün bunları görmemezlikten geliyorsunuz. Çünkü siz gerçekten Huzur-u ilâhiye çıkacağınıza inanmıyorsunuz!
Allah-u Teâlâ Enbiya Sure-i şerif’inin 93. Âyet-i kerime’sinde:
“Halbuki hepsi bize dönecekler.” buyuruyor.
Böylece onlar kıyamet gününde hem kendi günahlarını tam olarak yüklenirler, hem de bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarının bir kısmını yüklenirler.
Dikkat edin! Yüklendikleri yük ne kötüdür.” (Nahl: 25)
Yani onlar her ne kadar başkalarının günahlarını yüklenemeyeceklerse de, iki katı bir azab yüklenmekten kurtulamayacaklardır. Birincisi kendi sapıklıklarının vebali, ikincisi de önderlik edip sıptırdıkları kimselerin yükü.
Sapanla saptıran azapta ortaktırlar. Birisi öbürünü saptırmış, öbürü de onun saptırmasına boyun eğmiştir. Böylece günahı ikisi beraberce yüklenceklerdir. Bu da tek başına iyi niyetin yetersiliğini göstermektedir.
Bütün bu Âyet-i kerime’ler bölücülerin iç durumlarını ortaya koyuyor. Kaçacak yerleri yok. Bunun böyle olduğunu çok iyi bilin.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in Hadis-i şerif’lerinde “Küllühüm finnâr” buyurarak hepsinin cehennemlik olduğunu şimdiden haber veriyor.
Ey sapık bölücüler! Ey türemeler!
Allah-u Teâlâ’nın fermanlarını önünüze seriyoruz. Âyet-i kerime’leri bir bir açıklıyoruz. Hadis-i şerif’leri de hatırlatıyoruz. Hâlâ tevbe edip Hazret-i Allah’a kul, Habib-i Ekrem’ine ümmet olmayacak mısınız? Yoksa ilâh edindiğiniz imamların tarafında kalmak mı niyetindesiniz? Kararınızı açıklayın, âlem de sizi bilsin!
•
İslâm dininde haram ve helâl ahkâmını beyan etmek ancak Allah-u Teâlâ’ya ve O’nun gönderdiği Peygamber’e mahsustur.
Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri dini kaide kılan ortakları mı var?
Eğer azabı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz ki zâlimlere can yakıcı bir azap vardır.” (Şûrâ: 21)
Bu bölücüler haram olan şeyleri helâl olarak gösteriyorlar. Kendileri o haramları rahat rahat işledikleri gibi etraflarına da yaptırıyorlar. Onlar da bu işten gayet memnunlar. Bu suretle de onları ilâh edinmiş oluyorlar. Onların yaptıklarını tâbileri de yapıyorlar.
Diğer Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Dillerinizin yalan yere vasfettiği şeyler hakkında ‘Bu helaldir, bu haramdır’ demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise iflâh olmazlar.” (Nahl: 116)
“Onlar kendi yüklerini, kendi yükleriyle beraber daha nice yükleri taşıyacaklar ve uydurdukları şeylerden kıyamet günü mutlaka sorguya çekileceklerdir.” (Ankebut: 13)
Bunların bir kısmını size arzedelim, diğerlerini bu ölçüye göre siz görün.
Allah-u Teâlâ Yasin Sure-i şerif’inin 21. Âyet-i kerime’sinde “Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” diye buyururken, onlar dileniyorlar, din-i mübini dahi âlet ederek, ücretlerini peşin peşin alıyorlar. Din-i İslâm’ı küçük düşürüyorlar, müslümanlığa ısınacak kimseleri uzaklaştırıyorlar.
Allah-u Teâlâ Tevbe Sure-i şerif’inin 60. Âyet-i kerime’sinde zekat verilecek yerleri apaçık belirttiği halde onlar gayesi dışında menfaatleri için zekat topluyorlar. Fakirin lokmasını ağzından alıp binaya harcıyorlar.
Allah-u Teâlâ Âl-i imran Sure-i şerif’inin 130. Âyet-i kerime’sinde “Faizi yemeyiniz!” buyurduğu halde; Bakara Sure-i şerif’inin 275-276. Âyet-i kerime’leri ile 278-279. Âyet-i kerime’lerinde faizin katiyetle haram olduğunu, hususiyetle “Allah’a ve peygamber’e açılmış bir harp” olduğunu açık açık beyan buyurduğu halde; bu din kurucuları ve onların dinine tâbi olan sapık ve türemeler, fâizin helâl olduğunu savunuyorlar, hem yiyorlar, hem de yediriyorlar.
Allah-u Teâlâ Âraf Sure-i şerif’inin 31. Âyet-i kerime’sinde “Yiyin için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” buyururken, onlar topladıkları emanet paraları kendi arzuları doğrultusunda lüks ve israf içinde harcıyorlar.
Talebeleri alet ederek kurban derisi topluyorlar, ceplerine indiriyorlar.
Ramazan-ı şerif’i âlet ederek, iftarlara davet ettikleri kimseleri soyuyorlar. Kendi elemanlarını halkın içine sokarak “Benden şu kadar, benden bu kadar!...” dedirtmek suretiyle yalan söylüyorlar, gelenleri yolmak için kandırıyorlar.
Halbuki Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Bizi aldatan bizden değildir.” buyurmaktadır. (Münavi)
Ayrıca hile ve aldatmacalarla gasplar yapılıyor.
Biz bunların bir kısmını size arzettik.
Bir Âyet-i kerime’yi inkâr eden, hepsini inkar etti demektir. Birine uymayan hepsine uymadı demektir.
Bunları yapanlar bilin ki Allah-u Teâlâ’nın hükmünü kaldırmaya çalışmış, kendi zan hükümlerini onun yerine koymaya çalışıyorlar.
•
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun. Onlar doğru yoldadırlar.” buyuruyor. (Yâsin: 21)
Dikkat ederseniz hiç kimseden hiçbir şey istemiyoruz, hiç kimseden en küçücük bir menfaat beklemiyoruz. Nahoş gelirleri kabul etmiyoruz. Temiz gelirleri de Hakk yolunda Rızâ-i bâri için sarfederiz. Bize emanet olarak verilen zekatları da ehlini aramak suretiyle dağıtırız. Soframız herkese açıktır, tefrik edilmez. Her gelen yemeğini gönül hoşluğu ile yer, kendi evine girer gibi rahatlıkla ve huzurla girer çıkar. Bu bir kişi de olur, toplantı günlerinde bin kişi de olur. Gelenlerden en küçük bir menfaat talebinde bulunulmaz. Burası Allah kapısıdır, kimse soyulmaz.
Bir çok defa karşılaştığımız hususlardan bir tanesini size temsil olarak arzedelim:
Nuri isminde Kayseri’den bir kardeş Vakfa vermek üzere bir gün 5 bin Mark getirdi. “Bu parayı niçin veriyorsunuz?” diye sorduk. Yeni emekli olduğunu, getirdiği bu parada faiz bulaşıklığı olabileceğinden şüphelendiği için vakfa vermek istediğini söyledi.
Sen ki şüphe ediyorsun, mesuliyetinden kurtulmak istiyorsun. Biz temiz olanları bile süzüyoruz, hele şüpheli olanları sureti katiyede almayız. Zira buraya her gelen, uzak yerlerden kalkıp geliyor. Yediği yemeği helal olarak huzurla yiyor. Zira burası Hakk kapısı demişizdir, bölücülerin yapısı değil.
Parayı almadığımıza bu zat çok hayret etti ve gitti.
Dikkat ederseniz yazdığımız kitapların hiçbirinden para almayız. Bunca kitap satılıyor, cebimize bir lirası bile girmez. Değil kuruşundan, kokusundan bile Allah’ımıza sığınırız. Hediye verdiğimiz kitapların parasını bile kendimizden karşılarız. Zâtına kul Habib’ine ümmet olabilmek için Allah-u Teâlâ’nın her emrine, Resulullah Aleyhisselâm’ın Sünnet-i seniye’sine uymak zorundayız.
Yâsin Sure-i şerif’inin 21. Âyet-i kerime’sinde hiçbir ücret istemeyenlerin doğru yolda olduğu beyan buyuruluyor.
Bütün Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz Hakk’ı tebliğ ettikleri topluluklara:
“Sizden buna karşılık hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım âlemlerin Rabbine âittir.” demişlerdi. (Şuarâ: 109)
Ne para toplarız, ne de talebelerden ücret alırız. Bütün yaptığımız iş ve icraatlarımız kendi çalışmamız ve gayretimizledir. Çalışanlar yalnız Rızâ-i bâri için çalışır. Çalışıyoruz ve fakat dilenmiyoruz.
Dikkat ederseniz bütün bu hususlara yalnız vakfımız riâyet ediyor.
Allah-u Teâlâ’nın nehyettiği şeyleri yapmakla, maddeye tapmakla, cebini doldurmakla; makam ve mevki, maksat ve menfaat için, nam için İslâm dâvâsında bulunmak ne derece İslâm’a uygun olur?
Cep cihadcıları, bölücüler iyi bilin ki İslâm’ı esaslarından çıkartmak için çalışırlar, ve ayrı bir din kurarlar. Allah-u Teâlâ’nın Kelâm-ı ilâhisine karşı kapılarını kaparlar, kulaklarını da tıkarlar. Çünkü Allah-u Teâlâ’nın nuru onların din kurucusu olduğunu, İslâm dininin yıkıcıları olduğunu gösterdiğinden ötürü Kelâmullah’ı katiyetle kabul etmezler. Bu bölücüler saymakla bitmez. Bunlar bir taraftan dinimizi bölüyorlar, bir taraftan da vatanımızı parçalıyorlar. “Devlet ittifaktan doğar, devletsizlik ise nifaktan.”
Hadd-i zatında bütün bölücüler birbirlerini sevmezler. Ve fakat bu Nur-i ilâhî yayılmasın, sahtekârlıkları bilinmesin, din kurucusu oldukları görülmesin diye hepsi yekvücud hâlinde hemen birleşirler, kitaplarımızın dağılmamasına çalışırlar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Halbuki kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.” buyuruyor. (Saf: 8)
Bu kitabı okurken bu gözlükle okuyun ki bu sapıtıcıları, bu bölücüleri, bu sahtekârları İslâm dininin yıkıcılarını, bu din kurucularını iyi tanıyın.
Her isim yapan, kim olursa olsun, din kurucusudur. Zira Allah-u Teâlâ’nın kelâmını arkaya atıyor, kendi hükmünü ileriye sürüyor, kendi zan ve tüzüğüne dayanmaktadır.
Bu hakikatları duymamak için bölücülerin kapılarını kapattığı, kulaklarını tıkadığı gibi, siz de mi kapatıyorsunuz?
Gözünü aç be kardeşim! Bu sahtekârları, bu imandan yoksun din hırsızlarını iyi tanı!
Şayet bunlara yardım edersen:
“Fasıka ikram eden kimse İslâmiyetin yıkılmasına yardım etmiş olur.” (Münâvi)
Hadis-i şerif’ine göre İslâm dininin yıkılmasına yardım etmiş olacaksın.
Bütün bölücüler birliğin ancak kendi kurduğu din üzerinde olmasını isterler. Allah ve Resul’ünde birleşmeye yanaşmazlar. Rıza-i İlâhi için çalışmak, onların işine gelmez, onlar yalancıdırlar ve halkı sapıttırıyorlar.
Biz ancak Allah-u Teâlâ’nın ahkâmını tebliğe memuruz Allah ve Resul’ünde birleşmeye davet ediyoruz. “İlâhi Görüş Birliğine Dâvet” kitabımızı da bu maksatla yazmışızdır.
Onlar halkı uyutmak için “Birleşmemiz lâzım.” derler. Onlara “Peki nerede birleşelim?” dediğiniz zaman “İşte yolum!” derler. Bu şekilde her bölücü imam, cemaatın kendisinde birleşmesini arzu eder. Bunu bu imansız imamlar yapıyor.
Dikkat et kardeşim! Sen de gör ve bu gaflet sarhoşluğundan ayıl artık!
Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“İşte onlar Allah’ın hizbi (partisi)dir. İyi bil ki kurtuluşa ulaşacak olanlar Allah’ın hizbi (partisi)dir.” (Mücadele: 22)
Ancak birleşme Allah’ın emir ve partisinde birleşmekle olur. Kurtuluş da ancak burada olur. Fakat bölücü imamların etrafında birleşmekle İslâm dinini yıkmaktan başka hiçbir şey yapmamış olursunuz.
Allah-u Teâlâ’nın bu apaçık fermanlarını görmüyor musunuz? Görmek mi istemiyorsunuz.
Hadi kulaklarınız mühürlendi, gözleriniz de mi mühürlendi?
Ben Hazret-i Allah’ı ve Resulullah Aleyhisselâm’ı seçtim onlara iman ettim. İmansız imamlara iman edenlerden değilim.
Hazret-i Allah’ın Kur’an-ı kerim’ini, Resulullah Aleyhisselâm’ın Sünnet-i seniyye’sini seçtim ve rehber edindim. İmansız imamların kitabını değil.
Hazret-i Allah’ın ve Resulullah Aleyhisselâm’ın dinini seçtim ve iman ettim. Din kuruculardan değilim.
Hazret-i Allah’ın ve Resulullah Aleyhisselâm partisini seçtim. “Ülâike hizbullah” Ancak felah buradadır. Particilerin peşinden gidenlerden değilim.

ALLAH-U TEÂLÂ’NIN KELÂMI İLE MAHLÛKUN KELÂMINI AYIRT EDEMEYEN BÖLÜCÜLERE CEVAP





ALLAH-U TEÂLÂ’NIN KELÂMI İLE
MAHLÛKUN KELÂMINI AYIRT EDEMEYEN 
BÖLÜCÜLERE CEVAP


"Allah'ın âyetlerini az ve önemsiz bir pahaya değiştirmezler. Onların mükâfâtı da Rabbleri katındadır."
(Âl-i imran Sûresi, 119. Âyet-i kerime)
Kur’an-ı kerim’de Müslümanların birleşmelerini emreden, tefrikayı bölücülüğü şiddetle yasaklayan pek çok Âyet-i kerime mevcuttur.
E z c ü m l e :
Hucurat Sûresi: 10.
Mâide Sûresi: 2.
Âl-i imran Sûresi: 103. ve 105.
Rum Sûresi: 32.
Enfâl Sûresi: 46.
Yunus Sûresi: 19.
En’am Sûresi: 153. ve 159.
Şûrâ Sûresi: 13. 14. ve 15.
Zuhruf Sûresi: 65.
Enbiyâ Sûresi: 92. 93. ve 94.
Müminun Sûresi: 52-56. Âyet-i kerime’leri; dinde ayrılık yapmanın mesuliyetinin, suç ve cezasının ne kadar ağır olduğunu beyan buyurmaktadır.
İlâhi hükümleri hiçe sayan bu bölücüler bu Âyet-i kerime’leri görmüyorlar mı? Yoksa görmek işlerine gelmiyor da mı bize isnad ediyorlar?
Allah-u Teâlâ onları En’am Sûresi 159. Âyet-i kerime’si ile kulluğuna kabul etmiyor, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de ümmetliğine.
Bu apaçık Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lere rağmen “Niçin bize küfür isnad ediyorsunuz?” diyorlar.
Bunu bize söyleyeceklerine Hazret-i Kur’an’a karşı çıksınlar. Zira biz Kur’an-ı azîmüşan’daki Âyet-i kerime’leri önlerine koyuyoruz ve Allah-u Teâlâ’nın, haklarındaki hükmünü onlara bildiriyoruz. Tevbe edip bölücülükten vazgeçsinler diye.
Bu Âyet-i kerime’ler Allah-u Teâlâ’nın kelâmı mı, yoksa bizim beyanımız mıdır?
Elcevap Allah kelâmıdır. Şu halde niçin bana isnad ediyorsunuz? Allah-u Teâlâ’nın sizin hakkınızda verdiği küfür hükmünü niye bize atfediyorsunuz?
Ya Âyet-i kerime’lere iman edip müslüman olacaksınız, veyahut dalâlet batağında olduğunuzu kabul edeceksiniz! Amma “Bize kâfir diyor!” demeye hakkınız yoktur. Âyet-i kerime’lere bakın da hakkınızda verilen hükm-ü ilâhi’yi görün.
İslâm dinini âlet ederek cep cihadcılığı yapacağınıza, İslâm dinine uyun da dalâlet ehliyle cihad edin!
Hakikat ile dalâletin ayrılık noktası:
Hâlık’ın kelâmı ile mahlûkun kelâmını cehalet ve küfr-i inâdî sebebiyle ayırt etmek istemiyorlar. Onların kitapları ayrı olduğu için kendi kitaplarına göre iş ve icraat yapıyorlar. Dinleri ayrı olduğu için kendi dinlerine göre hareket ediyorlar. Partileri ayrı olduğu için kendi tüzüklerine göre hareket ediyorlar.
Bütün bölücüler yalancıdır. Kitaplarına ve sözlerine hiç itibarımız yoktur.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde buyuruyor:
“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.
Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.
Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak!
Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller.” (Müminun: 52-56)
İşte bakın Âyet-i kerime’lere! Hazret-i Allah sizin hakkınızdaki hükmünü vermiş. Kitabınızın ayrı olduğunu, dininizin ayrı olduğunu, partinizin ayrı olduğunu beyan etmiş. Ne diye bana isnad ediyorsunuz? İşte bak da gör!
Doğru sözlü iseniz Âyet-i kerime’lere cevap verin. Bu Âyet-i kerime’ler sizin iç yüzünüzü bize öğretiyor, biz de çok rahat konuşuyoruz.
Sizin kitabınızda bu Âyet-i kerime’ler yok ki! Bunun için daima susmak mecburiyetindesiniz. Âyet-i kerime’lere cevap veremezsiniz.
Onlar bu Âyet-i kerime’leri bölücülere hitap etmiyormuş gibi, işi çevirip kendi kitaplarına göre yorum yapıyorlar. Böyle yapmakla Allah-u Teâlâ’nın emirlerini çevirmek ve değiştirmek istedikleri için de, dalâlet ve küfür batağına düşmüşlerdir.
Bunca Âyet-i kerime’ler önlerine seriliyor. İmanları olsaydı yürekleri titrerdi. Onların ise kılları titremiyor, çünkü ruhları ölmüş.
Müslüman oluncaya kadar onlarla mücadele etmeye azimliyiz. Zira bütün insanlar, cinler ve melekler dahi bir Âyet-i kerime’yi inkâr etseler, hepsi kâfir olurlar.
Bölücüler ise önlerine serdiğimiz bunca Âyet-i kerime’leri, sanki onlara hitap etmiyormuş gibi, duymamazlıktan ve görmemezlikten geliyorlar, bu suretle de inkâr etmiş oluyorlar. Kendi mesnetsiz iddiâlarını -ahkâm yerine koymak istemekle- öne sürmeye çalışıyorlar. Halbuki her bölücü yalancıdır, sözüne de fetvâsına da itibâr edilmez.
Âyet-i kerime’de buyuruluyor:
“Onlara de ki: Yanınızda bize karşı çıkarabileceğiniz bir bilginiz var mı? Siz sadece zanna uyuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz!” (En’am: 148)
Onlar bunca Âyet-i kerime’leri hiçe saydıkları halde, bu bölücülerin hâlâ müslüman olduğu, doğru yolda bulunduğu zannındasınız.
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun. Onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsin: 21)
Âyet-i kerime’sine bak! Bak da onların durumlarını açık açık gör!
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde de buyururlar ki:
“Fakir ve ihtiyaç olmaksızın tese’ül eden kimsenin ahz ve tenavül ettiği (eline aldığı) şey ateştir.” (Ahmed bin Hanbel)
“Üç günlük kut’a (azığa) malik olan kimse için dilenmek helâl olmaz.” (Münavî)
Allah-u Teâlâ âhiret âlimleri hakkında şöyle buyurmaktadır:
“Allah’ın âyetlerini az ve önemsiz bir pahaya değiştirmezler. Onların mükâfâtı da Rabb’leri katındadır.” (Âl-i imran: 199)
Kötü âlimleri ise “ilmi ile dünyalık elde edenler” diye vasıflandırarak şöyle buyurur:
“Onlar ise bunu arkalarına attılar ve az bir dünyâlığa değiştiler. Yaptıkları alış-veriş ne kötü!” (Âl-i imran: 187)
Kürsüye çıkar, çın çın öter, yani davulunu çalar parti toplamak için.
İlâhi hükme bir bakın, bir de bunların icraatlarına bakın.
“Âyet-i kerime’ye Âyet-i kerime ile cevap verilmez” diyorlar. Bu Âyet-i kerime’ler sizin iç yüzünüzü ortaya koyuyor ve açıyor, küfrünüzü ilân ediyor. Bu Allah kelâmıdır, bu Âyet-i kerime’lere tabii ki cevap veremezsiniz. Çünkü sizin kitabınızda bu Âyet-i kerime’ler yok.
Hakk Celle ve A’lâ Hazretleri Kelâm-ı kadim’inde şöyle buyuruyor:
“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde bana kulluk edin.
Amma ne var ki insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler. Halbuki hepsi bize dönecekler.
İnanmış olarak salih amel işleyenlerin ameli inkâr edilmeyecektir. Biz onu yazmaktayız.” (Enbiyâ: 92-93-94)
Âyet-i kerime’lere bakın. Ya tevbe edip bölücülükten vazgeçip müslüman olun veya küfürde sabit kalın. Bize Allah-u Teâlâ’nın kelâmını isnad etmeyin, bizi söylüyor gibi göstermeyin.
Hâlik-ı Azîmüşşân’ın apaçık beyanlarını hiçe sayan bölücülere sorun: Hangi Âyet-i kerime’yi inkâr ediyorlar, hangisine itiraz ediyorlar, hangisini yersiz buldular da itiraza kalkıştılar? Onlara Âyet-i kerime’leri gösterin. İlâhi beyanlar onlara cevap versin. Âyet-i kerime’ler onların iç yüzünü ortaya koyuyor. Bu ilâhi beyanlarla onları öğrenmiş oluyoruz ve beşeriyete iç durumlarını ilân etmiş oluyoruz.
Âyet-i kerime’de buyuruluyor:
“İnandıktan sonra yoldan çıkmış olmak ne kötü bir addır. Kim de tevbe etmezse, işte onlar zâlimlerdir.” (Hucurat: 11)
Onlara sorun: Hazret-i Allah ve Resulü’ne mi inanıp iman ediyorlar, yoksa liderlerine veyahut önderlerine mi inanıp iman ediyorlar?
Eğer derlerse ki Hazret-i Allah’a iman ettik, o halde bu önünüze sürülen Hazret-i Allah’ın Âyet-i kerime’leridir. Ya bunlara inanıp iman edeceksiniz veyahut küfrünüzü ilân edeceksiniz. Üçüncü bir tevil yolu yok! Varsa siz söyleyin.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde buyurur ki:
“Allah ‘Sizden önce geçmiş cin ve insan ümmetleriyle beraber ateşe girin!’ der. Her ümmet girdikçe kendini sapıtan yoldaşına lânet eder. Hepsi birbiri ardından cehenneme toplanınca, sonrakiler öncekiler için ‘Rabbimiz! Bizi sapıtanlar işte bunlardır, onlara ateş azabını kat kat ver’ derler. Allah ‘Hepsinin kat kattır, amma bilmezsiniz’ der.
Öncekiler sonrakilere ‘Sizin bizden üstünlüğünüz yoktu kazandığınıza karşılık azâbı tadın’ derler.
Âyetlerimizi ve onlara iman etmeyi kibirlerine yediremeyenlere göğün kapıları açılmaz, deve iğnenin deliğinden geçmedikçe de cennete giremezler. Suçluları işte biz böyle cezalandırırız.
Onlar için cehennemden bir yatak ve üstlerine de örtüler vardır. Biz zâlimleri işte böyle cezalandırırız.” (A’raf: 38-41)
Dikkat edin! Onların lâf kitabına inanmayın, itibar etmeyin. Siz onlarla muhatap değilsiniz. Daima kitaptan konuşun, lâfa boğulmayın ve onlarla sohbet etmeyin. Sizin elinizde Hazret-i Kur’an var iken onlarla savaş yapabilirsiniz. Tâ ki iman edip bu Âyet-i kerime’lere boyun eğinceye kadar savaşınızı yürütün.
Hadis-i Şerif:
“Ümmetimin âlimleri hak olmayan bir şeyde ittifak etmezler.” (Münâvî)
•

İrancılar İran’a hayran, Saddam’cılar Irak’a hayran, dinsizler komünistliğe hayran... Hayran oldukları yerlere gidiversinler.
Bu, dinimiz ve vatanımız için büyük bir ihanet ve nankörlüktür. Amma bunların şu güzel vatanımızda bölücülük ve bozgunculuk yapmaya hakları yoktur.
Bunun içindir ki bu yetmişiki fırka dini ve vatanı paramparça ettiklerinden, dış düşmandan çok daha tehlikelidirler. Çünkü dış düşmandan daha çok tahrip ve tahrif yapabilirler, bunun için cehennemliktirler.

İLÂHÎ GÖRÜŞ BİRLİĞİNE DAVET




İLÂHÎ GÖRÜŞ BİRLİĞİNE DAVET

“Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek Allah'a mahsustur. İşte benim Rabbim olan Allah budur. Ben ancak O'na güvenirim ve yalnız O'na sığınırım.”
(Şûrâ Sûresi, 10. Âyet-i kerime)

Kardeşlik Dini İslâm:
İslâm dini kardeşlik dinidir. Bize Hakk’tan bir nur gelmiştir. Bu nur Kur’an-ı kerim’dir. Bize kardeşliği, tesanüdü emreder:
“Müminler ancak kardeştirler.” (Hucurat: 10)
“İyilik ve takvâ üzerine yardımlaşınız, kötülük ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayınız.” (Mâide: 2)
Müslümanlar ana-baba bir kardeş gibidirler. Aralarındaki kardeşlik ebedî olup, âhirette de devam eder. Şu halde kardeşlik icraatını yapmamız lâzımdır. Mümin kardeşlerini Allah için seven, onların dertleri ile dertlenen kimselerden Allah râzı olur. Onlara akla-hayale gelmeyen dereceler verir.
Buna rağmen aynı kıbleye teveccüh eden, aynı kitaba sahip olan müslümanlar arasında ayrı ayrı yollara sapmalar husule geliyor. Din düşmanlarının yapamadığını “Dindarım, muvahhidim” diyen yapmış oluyor.
Müslümanların fırkalara ayrılması, senlik-benlik yüzünden ihtilâf ve tefrikaya düşmeleri, İslâm’ın özüne ve izzetine, şevket ve satvetine halel getirdiği, kardeşlik bağlarını kopardığı, güçlerini parçalayıp zayıf düşürdüğü için şiddetle yasaklanmıştır:
“Allah ve Resul’üne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra korku ile zaafa düşersiniz ve kuvvetiniz elden gider.” (Enfal: 46)
Bu apaçık emirler karşısında bir müslümanın, bölücülükten şiddetle kaçınması lâzımdır. Tefrikanın, bölücülüğün İslâm’da yeri yoktur.
Âyet-i kerime’de:
“Dine bağlı kalın ve dinde ayrılığa düşmeyin.” buyuruluyor. (Şûrâ: 13)
Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde de ayrılık yapmanın cezasının çok ağır olduğunu beyan buyurmaktadır:
“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. Onlar için kıyamet günü büyük bir azap vardır.” (Âl-i İmran: 105)
Bu ayrılıklar nefsimizin hamlığından, tekâmül edemeyişimizden, ihlâsa varamadığımızdan ileri geliyor. Bu sebeple ne kadar kayıplara uğradığımızın hiç farkında değiliz.
Âyet-i kerime’de:
“Hepiniz topluca, sımsıkı Allah’ın ipine sarılın, parçalanıp ayrılmayın.” buyuruluyor. (Âl-i İmran: 103)
Emr-i İlâhi çiğnendiği için, dinde ayrılık yapmanın mesuliyeti, suç ve cezası o kadar ağırdır ki; Allah-u Teâlâ azapların tehirini âhirete bırakmamış olsa idi, bölücülük yapanların, tefrikaya sapanların cezalarını dünyada vererek onları hemen yok ederdi.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Onlar ki, dinlerinde ayrılığa düşüp gruplara ayrıldılar.” (Rum: 32)
“Onlar kendilerine ilim geldikten sonra, birbirlerini çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler.
Eğer belirli bir süre için Rabbinin verilmiş bir sözü olmasaydı, aralarında hemen hükmedilerek iş bitirilmiş olurdu.” (Şûrâ: 14)
Görülüyor ki Hazret-i Allah birleşmeyi emrediyor, bölücülüğü de şiddetle yasak ediyor. İslâm’da hizmet gerek, bölücülük değil.

Bölünmeler ve Bölücüler:
Din adına yapılan her bölünme İslâm dininde bir ihanettir, bir zulümdür. Bu bölücüler rücû etmedikleri takdirde, çok şiddetli bir azapla kendilerine yazık etmiş olurlar.
Âyet-i kerime’de:
“Aralarında çıkan gruplar birbirleriyle ayrılığa düştüler. Acıklı bir günün azabı karşısında vay o zulmedenlerin haline!” buyuruluyor. (Zuhruf: 65)
Allah-u Teâlâ’nın beyanı bu. Bölücülerin hareketleri ise Hazret-i Kur'an’a hep ters, biz onların yalancı olduklarını söylüyoruz.
Müminûn Sûresi 52-56. Âyet-i kerime’lerini dikkatlice inceleyin, bunların yalancı olduklarını göreceksiniz:
“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.
Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.
Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak!
Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller.” (Müminun: 52-56)
Bu Âyet-i kerime’lere göre iyi bilin ki, bunların kitapları ayrıdır, Hazret-i Kur'an’a uymazlar. Bunların dinleri ayrıdır, İslâm dinine uymazlar. İslâm gibi görünürler, fakat İslâm dininin esasına tabi olmazlar. Partileri ayrıdır, İlâhî partiye tâbi olmazlar. Allah-u Teâlâ onların dalâlet batağında olduklarını da beyan buyuruyor.
Bütün bu ayrılıklar dinlerinin, kitaplarının ve partilerinin ayrı olduğundan ileri geliyor. Allah-u Teâlâ’nın kitabına göre değil, kendi dinlerine ve zan kitaplarına göre hüküm veriyorlar. Kitapları ayrı olduğu için bu Âyet-i kerime’ler onların kitaplarında bulunmaz.
Haklarında bunca Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’leri önlerine serdiğimiz halde, bu bölücülere “Müslümanlardır.” zan gözü ile bakmak, bu Âyet-i kerime’leri inkâr etmek veyahut hafife almak demektir. Bunu ise ancak ruhu ölen bir kimse yapabilir. İman sahibi asla yapamaz. Eğer bundan sonra da bölücülere destek verirseniz, bu Âyet-i kerime’lere karşı geldiğinizi çok iyi bilin. Çünkü bizim beyanımız Allah ve Resul’ünün beyanıdır, şahsî içtihadımızı kullanmıyoruz.
Şimdi biz çekilelim aradan. Bölücüleri Hazret-i Allah ve Resul’ü ile başbaşa bırakalım. Onlarla muhatap değiliz.
Gerçek Hazret-i Allah’a ve O’nun sevgili Peygamberine uymakla olur. Onun içindir ki, sizi bölücülerden kurtarıp “İlâhî Görüş Birliği”ne dâvet ediyoruz. Bize düşen hakikatı tebliğdir.
Allah-u Teâlâ Şûrâ Sûresi 15. Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“İşte bundan ötürü sen onları tevhide, birliğe dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma.
Ve de ki: Allah’ın indirdiği kitaba inandım, aranızda adalet yapmakla emrolundum.
Allah bizim de Rabbimiz sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize sizin işledikleriniz size aittir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar. Dönüş de ancak O’nadır.”
Cenab-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Ümmetim benden sonra yetmişüç fırkaya ayrılacak, bir fırka müstesnâ, diğerleri hep ateştedir.
-’Onlar kimlerdir yâ Resulellah?’
Benim ve ashabımın yolunda olanlardır.” (Ebu Dâvud)
•
Ey kardeşler!
Sizi kurtuluşa, yani o bir fırkaya dâvet ediyorum. Bu, İLÂHÎ GÖRÜŞ BİRLİĞİNE DÂVET’tir.
Kitabımız birdir; o halde Allah ve Resulünde birleşmemiz gerekiyor. Bu da hiçbir zaman madde, menfaat, önderlik, liderlik istememek şartıyla gerçekleşir.
Bugün herkes haklı olduğunu iddiâ ediyor, başkalarının dalâlette olduğunu söylüyor. Halbuki o bir fırka ehlince mâlumdur.
Diyeceksiniz ki “Ehlince mâlum olan bu fırka nasıl ayırdedilir?”
Bu fırka, Fırka-i nâciye’dir. Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:
“İyi bilin ki, Allah’ın veli kulları için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklar.
Onlar iman edip takvâya ermiş olanlardır. Dünyâ hayatında da âhirette de onlar için müjdeler vardır. Allah’ın verdiği sözlerde asla değişme yoktur. Bu en büyük saadetin tâ kendisidir.” (Yunus: 62-63-64)
Bu fırka bunlardır.
Bu fırkanın alâmeti ise; Onlar Allah ve Resul’üne davet ederler. Gönüllere Allah ve Resul’ünün muhabbetini sokmaya gayret ederler. İnsanları arındırıp rızâ yolunda birleştirmeye çalışırlar. Bu kimseler gerçekten Hakk’ın hizmetçisidirler ve ancak Allah’a hizmet ederler.
Âyet-i kerime’de:
“Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk’a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler.” buyuruluyor. (A’raf: 181)
Diğerleri ise, şeytanın hizmetindedirler. “Cihad, cihad...” derler. Onların cihadı dinardır. Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bunlar hakkında “Dînuhum dinâruhum = Onların dinleri para olacak.” buyuruyorlar. Bunlar cihadı gerçekte mevki ve maddeye açmışlardır. Her biri kendi dalâlet yollarına davet ederler.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir gün yere bir çizgi çizerek “Bu Allah yoludur.” buyurdular. Yine bu çizginin sağına ve soluna başka çizgiler daha çizdikten sonra “Bunlar da yollardır, bu yolların her birisinde insanları o yola çağıran birer şeytan bulunur.” buyurdular ve:
“İşte bu benim dosdoğru yolumdur, siz ona uyun. Başkaca yollara gidip de onlar sizi Allah’ın yolundan ayırmasın.” (En’am: 153) Âyet-i kerime’sini okudular. (Dârimî-Sünen)
Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime’de:
“Ve her yolun başına oturup da tehdit ederek inananları yolundan alıkoymaya ve o Allah yolunu eğriltmeye çalışmayın.’ buyuruyor. (A’raf: 86)
Zan ilmi hiçbir zaman hakikata erişemez.
•
Bize soruyorlar:
“Sizin grubunuzun adı nedir?”
Elhamdülillahi Rabbil-âlemin. Dinimiz İslâm, kitabımız Kur'an, Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm’dır.
“Hangi partidensiniz?”
Hazret-i Allah ve Resul’ünün partisindeniz.
Âyet-i kerime’de:
“İşte onlar Allah’ın hizbi (partisi)dir. İyi bilin ki kurtuluşa ulaşacak olanlar Allah’ın hizbi (partisi)dir.” buyuruluyor. (Mücadele: 22)
Bu Âyet-i kerime mucibince biz “Hakk parti”liyiz, “Halk parti”lilerle ilgimiz yoktur. Biz bunu resmen beyan etmişiz ve bizim partimiz 1400 küsür sene evvel kurulmuştur.
•
Her grubun ve partinin adı var. Allah-u Teâlâ onlar hakkında hükmünü vermiş, âkıbetlerini açık olarak beyan etmiştir.
Bölücü ve particilerin dinden kaydıklarına dair bunca Âyet-i kerime var iken; Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde ümmetinin yetmişüç fırkaya ayrılacağını, yetmişikisinin dalâlette ve cehennemde olacağını, ancak Resulullah Aleyhisselâm’ın ve ashabının yolunda olanların cennete gireceğini resmen beyan ederken; diyeceksiniz ki bunlar Âyet-i kerime’leri ve Hadis-i şerif’leri görmüyorlar mı?
Evet, görmek istemiyorlar. Nefsâni ve dünyevî arzularına uyarak bu Âyet-i kerime’lerin apaçık mânâlarını görmemezlikten ve bilmemezlikten gelip, bâtıl ve mesnetsiz fikir ve iddiâlarını Hakk ve hakikat gibi göstermek isteyen bu gibi kimseler dalâlet batağına kaymışlardır, onlar bir şey görmezler. Her bölücü kendi yolu ve partisi ile öğündüğü için yalnız kendilerinin müslüman olduklarını, doğru yolda bulunduklarını zannederler.
Halbuki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde şöyle beyan buyurur:
“Her kim Rahman olan Allah’ın zikrinden göz yumarsa, biz ona şeytanı musallat ederiz. Artık o onun ayrılmaz bir arkadaşıdır. Hiç şüphesiz ki şeytanlar o insanları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin hidayete erdirilmiş olduklarını zannederler.
Nihayet o bize geldiği zaman der ki ‘Ey şeytan! Keşke benimle senin aranda gün doğusu ile batısı kadar uzaklık olsaydı. Ne kötü arkadaşmışsın sen.” (Zuhruf: 36-37-38)
•
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
“Hakikat Vakfı” bu vakfın ismidir. Sakın ha, bunu yolumuza atfederek bölücülüğe sapmayın. Sakın sizde bir isimle bir bölücü daha türemesin.
Gayemiz “İSLÂM”dır, isim değil.
Muradımız “HAZRET-İ ALLAH VE RESUL’Ü”dür, bölücülerden herhangi biri değil.
Biz kendimizi Hazret-i Allah ve Resulü’ne boyun bükenlerin hizmetçisi olarak ilân etmişizdir, efendisiyiz dememişizdir. Rızâ-i ilâhîden başka hiçbir gayemiz yoktur. İslâm’dan daha büyük şeref olamaz.
Bizim yolumuzun diğer yollardan asıl ayrılış noktası şudur.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” buyuruyor. (Yâsin: 21)
Ne para toplarız, ne de talebelerden ücret alırız. Bütün yaptığımız iş ve icraatlar kendi gayretlerimizledir. Çalışanlar yalnız rızâ-i ilâhî için çalışırlar.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Sizden bir kimse rızkından firar etse bile, rızık ölüm gibi kendisini bulur.” buyuruyorlar. (Münâvî)
Vakfın şartlarından birisi olarak da “Kimseden bir şey istemeyin, geleni reddetmeyin.” diye ilân etmişizdir. Onlar ise avuç açmakla geçiniyorlar. İsteyip de topluyorlar. Bu doğru değildir.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:
“Cenâb-ı Allah haris (aç gözlü) ve çekiştirilen (tenkit edilen) isteyicilere buğzeder.” (C. Sağir)
“El açıp isteyenler, o el açıp istemelerindeki zül ve hakareti bilselerdi dünyâda hiçbir zaman dilencilikte bulunmazlardı.” (C. Sağir)
“Haberiniz olsun ki, dünyâ mel’undur. İçindekiler de mel’undur. Ancak Allah-u Teâlâ’yı zikretmek ve O’nun rızâsına uygun şeylerle, bilen ve öğreten kimse müstesnâdır.”(Tirmizî, Zühd, 14)
•
Biz hiç kimseye bağlı değiliz, kimseden de bir şey beklemiyoruz. Biz ancak Hazret-i Allah ve Resul’üne -sallallahu aleyhi ve sellem- sığınırız. Onun içindir ki cesaretle konuşuyoruz. Kimseden de korkumuz yok.
Biz “İLÂHÎ GÖRÜŞ BİRLİĞİNE DAVET” ederiz. Gelenlerin gönüllerine Hazret-i Allah ve Resul’ünün -sallallahu aleyhi ve sellem- muhabbetini ve emirlerini koymaya, her türlü bölücülükten arındırmakla yalnız Hazret-i Allah ve Resul’ünde -sallallahu aleyhi ve sellem- birleştirmeye, aralarında gerçek bir kardeşliğin tesisine gayret ederiz.
Devlet ittifaktan doğar, devletsizlik ise nifaktan.
Müslümanların birbirine yaklaşmaları, birleşmeleri, aralarında bir dayanışma husule gelmesi en büyük arzumuzdur.
Hakk Celle ve Alâ Hazretlerimiz’den niyaz ederim ki fakirin bu arzularını basiret sahibi din kardeşlerimin ibret kulaklarına ulaştırsın, feyiz ve bereketini de ihsan buyursun.
Muhakkak iç ve dış din ve vatan düşmanlarına karşı yekvücud olmamız lâzım.
•
Size iki numune veriyorum: Birisi Bediüzzaman Hazretleri, diğeri Hacı Süleyman Efendi. Bu zatların icraatlarına dikkat ederseniz; ne maddeye tapmış, ne de siyaset batağına batmış görürsünüz.
Amma bugün “nurcuyuz, süleymancıyız” diyenler onların izinden ayrılmışlardır.
Birer madde abidesi olmuşlar. Ve diğerleri de böyledir.
Şayet siz de menfaate tapar, siyasete dalarsanız; iyi bilin ki mânâyı bırakmış, dalâlet batağına batmış olursunuz.
Şu Âyet-i kerime size bu hususta yeter;
“Allah hiç kimsenin göğsünde iki kalp yaratmamıştır.” (Ahzab: 4)
Ki, birini muhabbet-i Mevlâ’ya, diğerini muhabbet-i mâsivâ’ya hasretsin, bir kalpte iki sevgi yaşamaz.
Bunların icraatlarına bakıyorum. Bilhassa Ramazan-ı şerif’te dükkan dükkan dolaşıyorlar. Birer madde âbidesi olmuşlar, dilenciliği meslek haline getirmişler. Bunlar huzur-u ilâhiye nasıl çıkacaklar, bunun hesabını nasıl verecekler? Gerçekten bu İslâm dini için büyük bir lekedir. Bu hareketleri ile hem gayr-i müslimlere karşı İslâm’ı küçük düşürüyorlar, hem de yeni İslâm’a ısınanları soğutuyorlar.
Halbuki rızâ yolunda çalışırsak; Allah-u Teâlâ da dilerse lütfuyla tecelli eder, bir nur âbidesi yapar. Fakat rızâyı bırakıp madde peşinde koşarsak madde âbîdesi oluruz.
"Helâl lokma, vücutta ibadetle nur olur. Nurdan da hikmet husule gelir. Harama gelince; iç âlemi tahrip eder, kötülüğe tahrik eder.”
Hadis-i şerif’lerinde Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki:
“Fakir ve ihtiyacı olmaksızın el açıp isteyerek yediğin şey ateştir.” (C. Sağir)
“Üç günlük kuvvete malik olan kimse için dilenmek helâl olmaz.” (Münâvî)
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:
“Sen o münafıkları gördüğün zaman, kalıpları hoşuna gider ve söylerlerse, dediklerine kulak verirsin. Sanki onlar direk olmuş keresteler gibidirler. Her gürültüyü, korkularından kendi aleyhlerinde sanırlar. Onlar düşmandırlar; onun için (kendilerine emniyet etme) onlardan sakın. Allah kahretsin onları!.. Hakdan nasıl çevriliyorlar?”(Münafikun: 4)

Bölücüler ve Fâiz:
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde fâizi şiddetle yasaklamıştır:
“Fâizi yemeyiniz.” (Âl-i imran: 130)
Süleymancılar ise fâizin alınabileceğini söylemekle (Kemal Kacar, Tercüman Gazetesi 7/12/1989 ) emr-i ilâhîye ters düşüyorlar.
Diğer taraftan:
“Ümmetimden bir taife olur ki, şarap içerler ve şarabın ismini değiştirip istedikleri bir isim ona takarlar.” (C. Sağir)
Hadis-i şerif’inde beyan buyurulduğu üzere, süleymancılar da fâize başka isim takmak suretiyle kendi kitaplarına göre fâizi helâl kabul ediyorlar ve yiyorlar. Çünkü onların kitapları ayrıdır, kendi kitaplarına göre hüküm veriyorlar. Dinleri ayrıdır, kendi dinlerine göre amel ediyorlar. Partileri ayrıdır, kendi partilerine göre hareket ediyorlar.
Fâizciler hakkında buyurulan hem lafzî hem de mânevî tehditler, hemen hemen hiçbir tahrim âyetinde bu kadar şiddetli yer almış değildir:
“Fâiz yiyenler -fâiz ticaret gibidir- dedikleri için kıyamet günü kabirlerinden şeytan çarpmış gibi ihtiyaçlar içinde kalkacaklardır.
Oysa Allah alış-verişi helâl, fâizi haram kılmıştır. Bundan böyle kime Rabbinden bir öğüt gelir ve fâizcilikten vazgeçerse, geçmiş günahları kendisine ve hakkındaki hüküm de Allah’a âittir.
Kim de tekrar fâize dönerse onlar cehennemliktirler. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Allah fâizle kazanılanı eksiltir, bereketini tamamen giderir. Sadakası verilen malları ise artırır. Allah küfrân-ı nimette bulunan günahkâr hiç kimseyi sevmez.” (Bakara: 275-276)
“Ey iman edenler! Allah’tan sakınınız. Eğer imanınızda gerçek iseniz, fâizden arta kalanı bırakın almayın. Yok eğer fâizi terketmezseniz, bunun Allah’a ve Peygamber’ine açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer fâiz almaktan tevbe ederseniz, ana paranız yine sizindir. Böylece ne kimseye haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.”(Bakara: 278-279)
Hazret-i Allah’a ve Resul’üne -sallallahu aleyhi ve sellem- harp ilan etmiş olan bu kimseler, en şiddetli bir dil ile lânetlenmişlerdir.
Süleymancıların bu gibi yanlış fikirleri kendi kitaplarına göredir. Bunlar Ahkâm-ı ilâhî’yi hükümsüz hâle getirip kendi hükümlerini ahkâm yerine koyuyorlar. Buna rağmen hiç kimseden tepki yok. Ve bunlara hâlâ müslüman gözüyle bakıyorsunuz. Bunun içindir ki, cidden büyük bir gadab-ı ilâhî’ye uğramaktan korkuyoruz.
Kurtuluşu arayanlar Hazret-i Allah ve Resul’ünün emirlerine riayet etsinler.
Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyor:
“Faiz yetmiş çeşit günahtır. Bunların en hafifi erkeğin kendi anası ile zinâ etmesi günahı kadardır.” (İbn Mace-Ticaret-58)
“Allah faizi yiyeni, yedireni, şahitlerini ve kâtibini lânetlemiştir.” (Tirmizî)
“Faiz yiyenlerle zekât vermeyenleri cehennem ateşi ile müjdele.” (Münâvî)
Hazret-i Allah’ın hükmü bu. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in emri de bu. İşte onların kitabı başka.
Kemal Kacar bu Âyet-i kerime’leri inkâr ettiği için otomatikman küfre kaymıştır. Kendisi küfre kaydığı gibi, ona tâbi olanlar da küfür batağına kaymıştır.
Diğer taraftan topladıklarını zevk ve sefâ yolunda, süse ve lükse harcarlar. İsraf ise haramdır.
Âyet-i kerime’de:
“Yeyin, için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” buyuruluyor. (A’raf: 31)
Talebeleri âlet ederek topladıklarını kendi arzuları istikametinde harcadıkları için, emanete hıyanet etmiş oluyorlar. Bu ise münafıklık alâmetidir.
Biz de iftarlar tertip ediyoruz. Yüzlerce kişi geliyor. Ve fakat hiç kimse soyulmuyor, hiç kimseden bir lira bile istenmiyor. Herkes kendi evine gelir gibi gelir ve gider...

Cuma Namazı ve Bölücüler:
“Cuma namazı kılınmaz.” diyenlere gelince;
Eğer bu Din-i mübin bir avuç bölücülerin zanları gibi olsaydı, şimdiye kadar ne dinde bir esas kalırdı, ne de Cuma'nın esamesi kalırdı. Yahudilerin Tevrat’ı, Hıristiyanların İncil’i bozdukları gibi olurdu.
Cuma namazı farz-ı ayındır. Cuma günü ise müslümanların bayramıdır. Kur'an-ı kerim’de hususiyetle bir Cuma Sûresi mevcuttur. Hazret-i Allah bu Sûre-i şerif’in 9 ve 10’uncu Âyet-i kerime’lerinde kesin olarak şöyle emir buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman hemen Allah’ı zikretmeye koşun. Alış-verişi, işi-gücü bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.
Namaz kıldıktan sonra yeryüzüne dağılın, Allah’ın fazlından nasibinizi arayın. Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz.”
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Her kim Cuma namazını üç kere zaruretsiz terkederse Allah-u Teâlâ onun kalbini mühürler.” (Tirmizî)
“Bir takım kimseler ya Cuma namazlarını terketmekten vazgeçerler veya Allah-u Teâlâ onların kalplerini muhakkak ki mühürleyecektir. Sonra da onlar gafillerden olurlar.”(Müslim)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in beyanı bu. Onlar ise, bu Hadis-i şerif’leri dinlemeyip, hiçe sayıyorlar. Bunun için bunların kitapları ayrıdır. Kendi kitaplarına göre hüküm veriyorlar. Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif esastır. Lâfa lüzum yok. Doğru sözlü iseler, Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle dâvâlarını isbat etsinler. Aksi halde yalancı olduklarını siz de bilin, onlar da bilsinler.
Diğer Hadis-i şerif’lerde ise şöyle buyururlar:
“Ey insanlar! Şunu da muhakkak bilin ki, Allah-u Teâlâ Cuma’yı içinde bulunduğunuz şu yılımın şu ayında, şu gününde ve makamımda kıyamet gününe kadar farz kılmıştır. Binaenaleyh her kim benim hayatımda veya benden sonra adil veya zalim bir imamı olduğu halde, Cuma namazını hafife alarak veya farziyetini inkâr ederek terk ederse, Allah onun dağınık işlerini toplatmasın, iki yakasını bir yere getirmesin ve işinde bereket vermesin. Haberiniz olsun ki o kimsenin namazı yoktur. İyi biliniz ki o kimsenin zekâtı da yoktur. Haccı ve orucu da yoktur. İyi biliniz ki onun iyiliği de yoktur. Nihayet tevbe edinceye kadar. Her kim tevbe ederse Allah-u Teâlâ da onun tevbesini kabul eder.” (İbn-i Mâce)
Ey yalancı bölücü! Seni bu fetva makamına kim tayin etti? Yalan söylemediğini ispat için bu Hadis-i şerif’e cevap ver. Ama siz yalancısınız, Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’e cevap veremezsiniz. Ancak kendi kitaplarınıza göre süsleyip, püsleyip halkın önüne sunarsınız. Çünkü şeytan da bunu size süslü gösterdi.
Bir Hadis-i şerif’te de:
“Üç Cuma’yı zaruretsiz terkedenler münâfıklardan sayılır.” buyuruluyor. (Taberâni)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz böyle buyurduğu halde, onlar Hadis-i şerif’lerin hükümlerine rıza göstermiyorlar. Ve müslümanları münafıklığa sevkediyorlar.
Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:
“Her zamanın hükümdarına itaat et, her imamın arkasında namaz kıl. Ashabımdan hiç birisine sövüp-sayma.” (C. Sağir)
Bir Âyet-i kerime’de ise:
“Size peygamber neyi verdiyse onu alınız. Neden nehyetti ise ondan kaçınınız.” buyuruluyor. (Haşr: 7)
Hazret-i Allah’ın ve Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in emri bu.
Allah-u Teâlâ bölücülük yapanları:
“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” (En’am: 159)
Âyet-i kerime’siyle kulluğuna kabul etmiyor.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise:
“Ayrılık yapan bizden değildir.” (Münâvi)
Hadis-i şerif’iyle ümmetliğe kabul etmiyor.
Onlar ise emr-i ilâhî ile emr-i peygamberîyi hiçe sayarak tayin edilmiş imamı kabul etmiyorlar. Sizi kim tayin etti?
Bunun için bu yetmişiki fırka dış düşmandan daha büyük, daha çok İslâm’ı tahrip ve tahrif yapıyor. Bu din, babanızın dini mi ki arzunuzla hareket ediyorsunuz? Hüküm vermek yalnız Allah’a mahsustur.
Âyet-i kerime’de:
“Yaratmak da emretmek de O’na mahsustur.” buyuruluyor. (A’raf: 54)
Hadi bu Âyet-i kerime’ye cevap ver! Siz kendi kitabınıza göre konuşuyorsunuz. Biz ise Hazret-i Allah’ın kitabına göre konuşuyoruz. Doğru sözlü iseniz Âyet-i kerime ile cevap verin, aslâ lâf kabul etmiyoruz.
Herkesin zannı kabul edilseydi, yetmişiki fırka değil, binlerce fırkaya ayrılırdı.

Dâr-ül Harp - Dâr-ül İslâm:
Sual:
“Memleketimizin dâr-ül harp olduğunu söylüyorlar. Doğru mudur?”
Cevap:
Hayır. Burası İslâm diyarı olduğu için dâr-ül harp olamaz. Helâli helâl, haramı da haram bilmek gerekir. Kimse helâli haram, haramı helâl yapamaz.
Dâr-ül harp demekle Kur’an-ı kerim’in hükmünü kaldırmak istiyorlar. Mâdem ki dâr-ül harp diyorlar, neden harp açmıyorlar? İslâm diyârıdır. Çünkü devlet erkânının ve milletin çoğunluğu, elhamdülillah yüzde doksandokuzu müslümandır. O halde nasıl dâr-ül harptir diyebiliriz? Temsil olarak Almanya’yı ele alalım. Bu kadar müslüman Türk işçisi çalıştığı halde İslâm diyârı mıdır, küfür diyârı mıdır?
Elbette küfür diyarıdır. Niçin? Bütün devlet erkânı ve milletin ekserisi gayr-i müslim olduğu için. Burada haramı haram, helâli helâl bilmek gerekir. Allah-u Teâlâ’nın haram kıldığı haramdır. Harama helâl demek küfürdür. Üstelik dâr-ül harptir diyenler, bütün hükümet erkânına ve millete küfür damgasını vuruyorlar da, şu Hadis-i şerif’in kapsamına girdiklerinin farkında bile değiller.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde :
“Bir kimse müslüman kardeşine fısk ve küfür isnad etmesin. Zira o kimsede bu haller yoksa, sözler sahibine döner.” buyuruyorlar. (Tirmizî, iman, 16)
Onlar yalnız kendilerini müslüman zannediyorlar. Ve her bölücü bunu bahane ederek halkı kendilerine çekip çevirmeye çalışıyor. Bu suretle din kardeşliğini, İslâm birliğini, güzel vatanımızı paramparça yapmak istiyorlar. Parçalamak isteyenleri, değil suçlamak, elimizden gelse elini ve dilini uzatanları hemen men ederiz.
Biz bunu daha evvel de izah etmiştik. “Ben, hükümet Hazret-i Allah’ın bütün emirlerine uyuyor demiyorum. Maaş da almıyorum. Sadece fitne ve bölücülük edenleri nifaktan ittifaka davet ediyorum.”
Zira Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Sizden bir kimse çirkin bir iş görürse onu eliyle derhal değiştirsin. Eğer buna gücü yetmezse dil ile değiştirsin. Buna da gücü yetmezse bâri kâlbiyle buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” buyurmuşlardır. (Müslim, iman, 78)
•
Gerçek mânâda bütün bu sözlerimiz bilmeyerek bir bölücü grubun içine girip hakikat zannıyla çalışan temiz ve nezih kardeşlerimize izah ve iknâ maksadıyla söylenmiştir.
Yarın huzur-u ilâhî’ye çıktıklarında büyük vebal altında kalıp şiddetli azab göreceklerinden, vicdanımızdan kopup gelen hislerimizi beyan ediyoruz.

Sual:
“O halde memleketimiz dâr-ül İslâm mıdır?”

Cevap:
Dâr-ül İslâm’dır denilebilmesi için, ilâhî hükümlerle hükmetmek şarttır. Bir hükümet erkânı bu hükümleri değiştirmeye ve azınlıkta olan küfürü savunanları kaldırmaya güç yetiremezse Dâr-ül İslâm denilemez. O hâlde nedir? Dâr-ül harptir denilemediği gibi Dâr-ül İslâm’dır da denilemez.
O hâlde ne yapmamız lâzım? Bunu bizzat Allah ve Resul’ünden öğrenelim:
“Ben Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur. Sizi idare edenlerin sahibi ve meliklerin melikiyim. Onların kalbleri benim kudret elimdedir.
Eğer kullar bana itaat ederlerse, ben de onları onlara rahmet kılarım, merhamet ve şefkatle muamele ederler. Yok eğer kullar bana isyan ederlerse, ben de onları onlara belâ ederim. Kalblerini kin ve gazapla onlara çeviririm. En kötü azap ile azap ederler.
Binaenaleyh sizi idare edenlere karşı sövmekle, beddua etmekle meşgul olmayınız. Fakat nefislerinizi beni zikretmekle, bana dua ve tazarru ile meşgul ediniz. Böylece ben de onların hakkından gelirim, sizi onların şerrinden korurum.” (Mişkât-ül Mesabih: 3721)
Bugün müslümanların eziyet altında oluşu, sefâhat ve kabahat içinde oluşlarından ileri geliyor. Eğer biz samimi olarak Hazret-i Allah’a sığınsak, Hazret-i Allah onlara bu fırsatı vermez. Sefâhat içinde yaşadığımız için başımıza bu haller geliyor. Bu hâle suçumuzdan ötürü düşmüş oluyoruz. Bu felâketleri kendi elimizle hazırlamışızdır.
•
Bir insanın kendini beğenmesi veya hased etmesi ilâhî emirleri dinlememek olacağından helâkine vesile olur.
Halbuki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“İyilik ve takvâ üzerine yardımlaşınız, kötülük ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayınız.” buyurmuştur. (Mâide: 2)
O halde Allah-u Teâlâ muhakkak iyilikte birleşmeyi emir buyururken; bizim Allah ve Resul’ünde birleşmemiz mi daha hayırlıdır, yoksa her bölücüye ayrı ayrı tâbi olup, paramparça olmamız mı? “Elbette birliktir.” diyeceksiniz.
O hâlde sizi Allah ve Resul’üne davet ediyoruz. İç ve dış düşmanlarımıza karşı koyabilmemiz için.
Zira devlet ittifaktan, devletsizlik ise nifaktan doğar.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde:
“Bir mü’min diğer mü’min kardeşi için birbirine kenetlenen tuğlalar gibidir. Birbirinden kuvvet alır.” buyuruyorlar. (Münavî)
•
Esasen; faiz alan, kumar oynayan, içki içen bir kimse ve tesettüre riayet etmeyen bir kadın, bunlar haramdır diyemez. Niçin? Kendisi yaptığı için.
Asla kimseye garaz ve düşmanlığımız yoktur. Sorulan sualleri Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle cevaplandırmak zorundayız.
Biz onlara cevap vermiyoruz. Hazret-i Allah ve Resul’ünden kim daha güzel cevap verebilir?
Beşeriyeti uyandırmak için Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle hep hakikati neşrediyoruz.
Bu ikazlarımızdan dolayı Hazret-i Allah’a şükür ve bize teşekkür etmeleri gerekmez mi?
Daha evvel de söylediğimiz gibi, biz Hazret-i Allah ve Resul’ünden mâdâ kimseden çekinmeyiz. Hüküm Hazret-i Allah ve Resul’ünündür. Mahlûkun hiçbir hükmü yoktur, sözleri de muteber değildir.
Ey kardeş!
Bu hakikatları ne zaman görüp ne zaman uyanacaksın!
•
Ebû Said-el Hudrî -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’te Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Sizin aranızda öyle zümreler türeyecektir ki; siz onların namazlarının yanında kendi namazlarınızı, oruçlarının yanında kendi oruçlarınızı, iyi işleri yanında kendi iyi işlerinizi küçük göreceksiniz. (Yani onların yaptığı işler dıştan sizinkinden üstün gibi görünecektir.)
Onlar Kur’an da okuyacaklar. Fakat Kur’an (ın) feyzi onların boğazlarından öteye geçmeyecektir. (Yalnız dilde kalacaktır.) Nitekim onlar, okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklar. Okun sahibi (avı delip geçen) okun demirine bakar (kana benzer) bir şey göremez. Sonra ağaç kısmına bakar, bir şey göremez, yelesine bakar, orada da kan izi göremez. Daha sonra (acaba ava dokunmadı mı?) şüphesiyle, kirişe gelen ve fok denilen çatal yerine bakar, orada da bir iz göremez.” (Buharî. Tecrid-i sarih: 1783)
Zan, nam, makam ve menfaate taptıkları için dinden kaymışlardır. İşte bu Hadis-i şerif’ler “âlimim” diye “fâkihim” diye geçinen fâsıklar hakkındadır.
Siz bölücülerin âlim olduklarını zannediyorsunuz, cahil olduklarını görmüyorsunuz.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Şüphesiz bu ilim (Tefsir ve hadis gibi mühim ilimler üzerine kurulmuş fer’î ve Şer’î hükümler) dininizdir. Böyle mühim bir emri alacağınız kimselere dikkat edin.” buyuruyorlar. (C.Sağir)
Âlimlerin en faziletlisi bu âlemin en faziletlisi olduğu gibi, insanların en şerlisi de kötü âlimlerdir.
Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:
“Şerlilerin en şerlisi kötü âlimlerdir, iyilerin en iyisi de iyi âlimlerdir.” (Dârimî)
Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz buyururlar ki:
“Ben size Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-den bir şey haber verdiğimde onu hakikat olarak kabul ediniz. O’nun dilinden yalan uydurmaktansa gökten düşerek ölmem bana daha hoş ve sevimli gelir. Ancak harp gibi hayırlı bir hile olursa, onun için söyleyeceğim sözler müstesna. Çünkü harp hiledir. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- den kulağımla duydum şöyle buyurdular:
“Âhir zamanda yaşları küçük, tecrübeleri kıt, aklını kötüye kullanan bir zümre yetişecektir. Onlar, iyiler gibi peygamberin tebligâtından Âyet ve Hadis’ten bahsedeceklerdir. Fakat onlar, tıpkı okun hedefini delip geçtiği gibi İslâm’dan hemen çıkıvereceklerdir. İmanları boğazlarından ileri geçmez.
Siz onlara nerede rastgelirseniz hemen öldürünüz. Zira bunları öldürene kıyamet gününde sevap vardır.” (Buharî - Tecrid-i Sarih: 1472)
Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz’den rivayet edilen bir başka Hadis-i şerif’lerinde Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyururlar:
“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecektir ki, İslâm’ın yalnız ismi, Kur'an’ın ise resmi kalacak. Mescidler dış görünüşleri ile mâmur, fakat içleri hidayetten mahrum olacak.
Onların âlimleri gök kubbe altındakilerin en şerlileridir. Fitne onlardan çıktı ve yine onlara dönecektir.” (Beyhakî)
Onlar, dini kendilerine uydurmaya çalışırlar. Madde ve maksat, mevki ve şöhret uğruna dinden çıktıkları gibi, başkalarını da çıkarmaya çalışırlar.
“Onlar âhiret karşılığında dünyâ hayatını satın alan kimselerdir.” (Bakara: 86)
Âyet-i kerime’sinde beyan buyurulduğu üzere bunlar dünyâyı âhirete tercih eden din hırsızlarıdır. Bir de bu haller ile kendilerini halkın en faziletlisi gibi göstermeye çalışırlar.
Hadi bu Âyet-i kerime’ye Âyet-i kerime ile cevap ver!
•
Önderdir zannediyorsun, fakat İslâm dininde bir bozguncu olduğunu görmüyorsun.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
”SİZİN İÇİN DECCAL’DEN DAHA ÇOK DECCAL OLMAYANLARDAN KORKARIM.
- Onlar kimlerdir?
SAPTIRICI İMAMLARDIR.” (Ahmed b. Hanbel)
Dünyâda iken kendilerine tâbi olanları yoldan çıkarıp saptıran liderler; kendilerine uymalarından gurur duydukları kimselerle beraber o gün cehenneme atılırlar.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“O zaman küfür öncüleri azabı görünce, kendilerine uyanlardan hızla uzaklaşıp giderler ve aralarındaki bütün bağlar kopar. Onlara uyup arkalarından gidenler ‘Ah ne olurdu, bir daha dünyâya gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşmış olsaydık!’ derler.
Böylece Allah onlara bütün yaptıklarını hasretler ve pişmanlıklar halinde gösterecektir. Onlar cehennemden çıkmayacaklardır.” (Bakara: 166-167)
“Onlar birbirlerini suçlayıp çekişirler. İleri gelenlere ‘Siz bize sağdan gelir, suret-i haktan görünürdünüz.’ derler. Onlar da ‘Hayır, zaten siz inanan kimseler değildiniz. Bizim sizi zorlayacak gücümüz yoktu, siz kendiniz azgın bir topluluk idiniz. Artık Rabbimizin sözü bize hak oldu. Azabımızı muhakkak tadacağız. Evet sizi biz kışkırttık, çünkü kendimiz azgındık.’
O halde o gün hepsi azapta müşterektirler.” (Saffat: 27-32)
“Tat bakalım! Hani sen kendince çok üstün, çok şerefli bir kimse idin.” (Duhan: 49)
•
Bir taraftan yahudiler, bir taraftan hıristiyanlar, bir taraftan komünistler dinimize saldırıp dururken, bir taraftan da bunlardan daha tehlikeli olan bu yetmişiki fırka İslâm dinine en büyük darbeyi vuruyorlar. Bu gibi kimseler güyâ din-i mübin'i onlar temsil ediyorlarmış gibi görünerek, şeytana itaat etmekle, Ümmet-i Muhammed’i bölmeye çalışıyorlar. Üstelik bunu İslâm namına yapıyorlar ve kendilerini müslümanların ön safında zannediyorlar. Menfaat, mevkii, nam için İslâm dini’ni âlet ediyorlar. Gayeleri bozgunculuk ve bölücülüktür. Bu gibilerin tahripleri dış düşmandan daha büyük ve daha tesirlidir.
Kimisi çıkar “Memleketimiz Dâr-ül harptir, Cuma ve Bayram namazları kılınmaz, faiz alınabilir.” der.
Diğeri “Zekâtı bize verin” diyerek fakirin kapısını kapatır.
Öteki “Bugün Hacc emiri olmadığı için yapılan Hacc sahih değildir.” der.
Bir başkası kumar oynar, kumarın câiz olduğunu söyler.
Bir diğeri “İçki hakkında kesin âyet yoktur.” der.
Kimi de “Tesettürün Kur’an-ı kerim’de olmadığını” iddia eder.
Kimisi “Refah’tan başka İslâm yok.”der.
Kimisi “En büyük benim.” der, büyüklük taslar.
Ve buna mümasil Hazret-i Kur'an’ın birçok ahkâmını esasından çıkarmaya, içten içe yıkmaya çalışırlar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“İnsanlar kabul edip girdikten sonra Allah’ın dini hakkında tartışmaya girişenlerin iddiâ ve delilleri Rabb’leri katında hükümsüzdür. Onlara bir gazab vardır ve çok çetin bir azab da onlar içindir.” buyuruyor. (Şurâ: 16)
Allah-u Teâlâ’nın emr-i ilâhî'si olduğu bir şeyde, mahlûkun hükmü yoktur. Bu noktada akıl yürütmek yersizdir.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:
“O’nun sözlerini değiştirebilecek kimse yoktur.”
“Hüküm yücelerin yücesi Allah’ındır.” (Mümin: 12)
“Rabbinizden size indirilene uyun.” (A’raf: 3)
Kişi dine uymak zorundadır, din ona uymaz. Ya inanacak müslüman olacak, veya inkâr edecek kâfir olacak. Başka bir tevil yolu yoktur.
Âyet-i kerime’de buyuruluyor:
“Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek Allah’a mahsustur. İşte benim Rabbim olan Allah budur. Ben ancak O’na güvenirim ve yalnız O’na sığınırım.” (Şûrâ: 10)
Bütün insanlar, cinler ve melekler dahi bir Âyet-i kerime’ye karşı çıksalar hepsi kâfir olurlar. Onlar ise bunca Âyet-i kerime’ye karşı çıkıyorlar da ilâhî hükümleri hiçe sayan bu sapıklara hâlâ dindardır zannıyla bakıyorsunuz, oysa koyu bir bölücü olduğunu görmüyor musunuz?
•
Asıl gayemiz, Nûr-i Muhammedî’nin yayılması, müslüman kardeşlerimizin Allah ve Resul’ünde birleşmesidir.
Tefrikaya düşüren bölücü ve tahripçilere emniyet ve iktidâ etmeyiniz. Zira onlar “Cumayı kıldırmamak”la müslümanları münafıklığa, “Fâiz almak helâldir.” diyerek küfre itiyorlar.
Kur’an-ı kerim’de zekât verilecek yerler apaçık belirtildiği halde, gayesi dışında menfaatleri için zekât topluyorlar.
Bu hareketleri ile hem İslâm’ı aslından uzaklaştırıyorlar, hem Ümmet-i Muhammed’in bölünmesine, hem de güzel vatanımızın parçalanmasına sebep oluyorlar.
Gerçekten Allah ve Resul’ünde birleşelim ki, iç ve dış düşmanlara karşı mücadele edelim.
Bu Âyet-i kerime’lerle, bu gerçeklerle, kendi tuttukları yolun vicdanlarında bir muhasebesini yapıp kararlarını versinler. Ya Âyet-i kerime’lere inanacaklar, bölücülükten vazgeçecekler; ya da inkâr edecekler, yoldan çıktıklarını kabul edecekler.
Vay bölücülerin haline!
•
Herhangi bir bölücü bu beyanlarımıza cevap vermek istediği zaman, her Âyet-i kerime ve her Hadis-i şerif’e, Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’le cevap vermek mecburiyetindedir. Nasıl ki biz onların durumunu Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’le beyan ediyorsak!...
Onlar lâfla ancak birbirlerini kandırırlar. Bizim için mühim olan hükm-ü ilâhiyedir. Âlim ilmiyle cevap verir. Münafık da küfürle cevap verir. İçindeki küfrünü dışarıya çıkarır.
En üstün meziyet, İslâm’da emrolunduğu gibi hizmet, müslümanım demek en büyük şereftir.
“İnsanları Allah’a çağıran, kendisi de salih amel işleyen ve doğrusu ben müslümanlardanım diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir.” (Fussilet: 33)
•
Bize diyorlar ki “Siz bu beyanları ne cesaretle yaptınız, korkmuyor musunuz?”
Evet, Allah’tan korktuğum için yapıyorum. Bu âciz kulunu dilerse alır, dilerse bırakır. Bu bizim için farksızdır.
Hiç kimseye aslâ garaz ve düşmanlığımız yoktur. Fakat hiç kimsenin küfrüne rıza gösterenlerden de değilim.
Mühim olan “Ey kulum! Müslümanları kendilerine çekip fitne çıkaran, Ümmet-i Muhammed’i paramparça yapan bölücüleri görmedin mi? Onlara karşı ne gibi bir müdahalen oldu?” suâline karşı “Yâ Rabbelâlemin! Bu hâdim-i dervişân, Ümmet-i Muhammed’e yönelen fitne ateşini elimden geldiği kadar söndürmeye çalıştım. Kullarını Allah ve Resul’ünde toplamak ve birleştirmek için tâkatim nisbetinde gayret ettim. Rızândan gayrı kimseden bir şey beklemedim ve korkmadım.” diyebileyim.
Hakikat yolunu arayana yolunu tarif etmeye çalışıyoruz.
•
Uyan ey kardeş!
Allah-u Teâlâ’nın fermân-ı ilâhisi ile bölücülerin, bozguncuların sözünü bir tutuyorsun. Onlara kulak veriyorsun, ilâhi emirleri nazar-ı itibâra almıyorsun. Yetmişüç fırkanın yetmişikisinin dalâlette olduğunu, ateşte olduğunu hesap etmiyorsun. Hakk’ın emriyle halkın sözünü ne zaman ayırdedeceksin? Sana hakikatı hep Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle açıklıyoruz. Bu sapıklıklardan kurtul artık. Onların koyu müslüman olduklarını zannediyorsun, halbuki koyu zındık olduklarını, dalâlet ehli olduklarını bilmiyorsun.
Ey halk!
Siz susuyorsunuz. Amma küfre rıza gösterdiğinizin farkında bile değilsiniz. Acaba bu vebalin altından nasıl kalkacaksınız?
Bölücülerin küfre kaydıklarını bu Âyet-i kerime’lere bakarak haklarında rahat hüküm verebiliyorum.
Bizim verdiğimiz gibi, siz de Hazret-i Allah ve Resul’üne inanıyorsanız Âyet-i kerime’lere dikkat edin ve onların hakkında rahat hüküm verin. Biz size Allah-u Teâlâ’nın onlar hakkındaki beyanlarını bildiriyoruz ve açıklıyoruz, kendi içtihadım değil.

İSLAM DİNİNDE BÖLÜCÜLERE ARKA ÇIKANLAR





BÖLÜCÜLERE ARKA ÇIKANLAR

“Size ne oluyor ki, münafıklar hakkında (küfür üzere olduklarına ittifak etmeyip) iki fırkaya ayrılıyorsunuz?
Halbuki Allah onları kendi ettiklerinden dolayı başaşağı etmiştir. Allah’ın saptırdığını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah’ın saptırdığı kimseye sen aslâ yol bulamazsın!”
(Nisâ Sûresi, 88. Âyet-i kerime)

İmanı ve İslâm’ı kabul etmeyen kimse apaçık kâfirdir. Artık onu İslâm kardeşliğinin içerisine dahil etmek, müslüman demek, Allah-u Teâlâ’nın Âyet-i kerime’lerini inkâr etmek demektir.
“Bir kimse müslüman kardeşine fısk ve küfür isnad etmesin. Zira o kimsede bu haller yoksa, sözler sahibine döner.” (Buhari)
Hadis-i şerif’i mucibince inanan bir müslümana küfür isnad etmek insanı küfre götürdüğü gibi, iman dairesinde olmayan bir kâfiri iman hudutları içine koymak da insanı küfre götürür. Neden küfre götürür? Karşıdaki alenen küfrettiği halde İslâm dairesine sokmak istediği için, bile bile söylediği için, Allah-u Teâlâ’nın koyduğu hudutları kaldırdığı için kâfir olur.
Onların dediği olsaydı, Allah-u Teâlâ’nın melekler ve peygamberler göndermesine, kitaplar salmasına lüzum kalmazdı.
Bunların inişi, iman ile küfrün ayrılmasıdır. Onlar ise iman ile küfrü birleştirmeye çalıştıkları için otomatik olarak küfre giriyorlar.
Bunun içindir ki, küfrünü alenen ilân eden ve küfrü ile iftihar eden bir kimseye bile bile ‘Bu müslümandır.’ demek küfürdür.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde buyurur ki:
“Resulüm! De ki: Size amelce en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? Dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiştir. Oysa onlar iyi yaptıklarını sanıyorlardı.
İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Bu yüzden amelleri boşa gitmiştir. Kıyamet günü biz onlar için bir terazi kurmayız. (Onlara hiç değer vermeyiz.)” (Kehf: 103-104-105)
İslâm dini ilk insan ve ilk peygamber Hazret-i Âdem Aleyhisselâm ile başlamış, Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm’a gelince de kemalini bulmuş ve son şeklini almıştır.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:
“Hakk’a yönelerek kendini Allah’ın insanlara yaratılıştan verdiği dine ver. Zira Allah’ın yaratışında değişme yoktur. Bu, dimdik ayakta duran bir dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum: 30)
“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, onunki katiyyen kabul edilmeyecek ve o ahirette kaybedenlerden olacaktır.” (Âl-i imran: 85)
Kitabımız Kur'an-ı kerim’in o zamandan bu zamana kadar hiçbir kelimesi, hiçbir harfi, hiçbir noktası bile değişmemiştir. Cenâb-ı Hakk onu muhafaza edeceğini ferman buyurmaktadır:
“Bir zikir olan Kur'an’ı biz indirdik ve onun koruyucusu da elbette biziz.” (Hicr: 9)
İslâm dini kıyamete kadar payidar olacaktır, Allah-u Teâlâ dinine yardımını değişik tezahürlerle sürdürecektir:
“Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Halbuki kâfirler istemese de, Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saf: 8)
•
İslâm’a girdikten sonra küfrü gerektiren söz ve hareketlerde bulunan kişiler hakkında, rücu etmedikleri takdirde tartışma yapmak gereksizdir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Size ne oluyor ki, münafıklar hakkında (küfür üzere olduklarına ittifak etmeyip) iki fırkaya ayrılıyorsunuz?
Halbuki Allah onları kendi ettiklerinden dolayı başaşağı etmiştir. Allah’ın saptırdığını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah’ın saptırdığı kimseye sen aslâ yol bulamazsın!”(Nisâ: 88)
Ey bu bölücülere arka çıkanlar! Allah-u Teâlâ’nın bu kadar apaçık emir ve beyanları karşısında siz hâlâ bunlara müslüman gözü ile mi bakacaksınız? Onlara arka çıkmakla yukarıdaki Âyet-i kerime’nin muhatabı olduğunuzun farkında mısınız? Bu cehennemlikleri İslâm’a dahil etmeye çalışmanız, sizin dalâlette olduğunuzu gösterir. Âyet-i kerime’leri bilmiyorsunuz, gerçekte iman etmiyorsunuz.
Allah-u Teâlâ Kur'an-ı kerim’inde:
“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” (En’am: 159)
Âyet-i kerime’si ile onları dinden çıkarıp attığını beyan ediyor. Siz ise bu Âyet-i kerime’leri inkâr edip “Onlar dindedir.” diyorsunuz, bölücüleri Din-i İslâm’a sokmaya çalışıyorsunuz, İslâm’mış gibi göstermeye gayret ediyorsunuz.
Allah-u Teâlâ Müminun Sure-i şerif'i 52-56. Âyet-i kerime’lerinde onların dinlerinin, kitaplarının ayrı olduğunu, onların sapık olduğunu beyan ediyor. Siz ise bu Âyet-i kerime’leri inkâr edip “Onların dinleri, kitapları tamamdır, sağlamdır.” diyorsunuz. Siz Allah-u Teâlâ’dan daha iyi mi biliyorsunuz? Yoksa bu sözünüzle küfrünüzü mü ilan ediyorsunuz?
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Onların çoğu Allah’a iman etmişler, fakat müşrik olarak yaşarlar.” buyuruyor. (Yusuf: 106)
Siz ise bu Âyet-i kerime’leri inkâr edip “Hayır, onlar müşrik değil, müslümandır.” diyorsunuz.
Halbuki Âyet-i kerime’de:
“Eğer onlara uyarsanız, siz de müşrik olursunuz.” buyuruluyor. (En’am: 121)
•
Allah-u Teâlâ:
“Hepiniz topluca, sımsıkı Allah’ın ipine sarılın, parçalanıp ayrılmayın.” (Âl-i imran: 103)
Âyet-i kerime’si ile parçalanmamayı emir buyurur. Halbuki bu bölücüler dinimizi ve vatanımızı bölmeye çalışıyorlar. Siz ise Allah-u Teâlâ’nın bu emr-i şerif’ine itiraz ediyorsunuz, dolayısı ile inkâr etmiş oluyorsunuz. Onları müslüman gibi göstermeye çalışmakla bu bölücülere arka çıkıyorsunuz, parçalanmaya yol veriyorsunuz. Acaba bu vebalin altından nasıl kurtulacaksınız?
•
Diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. Onlar için kıyamet günü büyük bir azap vardır.” (Âl-i imran: 105)
Siz ise bu Âyet-i kerime’leri inkâr edip dinlerini parçalayan bu bölücüleri İslâm’mış gibi kabul ediyorsunuz, bir nevi Allah-u Teâlâ’ya karşı geliyorsunuz.
•
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Allah’a ve Resul’üne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra korku ile zaafa düşersiniz ve kuvvetiniz elden gider.” buyuruyor. (Enfâl: 46)
Siz bu Âyet-i kerime’yi inkâr edip parçalanmayı mı tasvip ediyorsunuz?
•
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Hepiniz O’na yönelin ve O’ndan korkun, namaz kılın, müşriklerden olmayın. Onlar ki dinlerinde ayrılığa düşüp fırka fırka oldular. Her bölük her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.” buyuruyor. (Rum: 31-32)
Allah-u Teâlâ “Siz onlar gibi olmayın!” diye emrettiği halde, siz bunlara müslümandır diyorsunuz ve bunlarla oluyorsunuz. Bu Âyet-i kerime’leri inkâr ediyorsunuz.
•
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“İnsanlar ilk önce bir tek ümmet idiler. Sonradan ayrılığa düştüler.
Eğer Rabbinden ezelde bir takdir geçmemiş olsaydı, ihtilâfa düştükleri şeyler hakkında hüküm çoktan verilmiş olurdu.” buyuruyor. (Yunus: 19)
Buradan anlaşılıyor ki, Allah-u Teâlâ bölücülere ne kadar gadaplanmış! Siz bu Âyet-i kerime’yi inkâr edip onlara hoş nazarıyla bakıyorsunuz.
Hazret-i Allah ve Resulullah Aleyhisselâm’ın müsamaha ile karşılamadığı dini hükümlerde müsamahalı davranmak küstahlıktır, ancak dinden çıkan bir kimsenin yapabileceği bir cürettir.
Allah-u Teâlâ’nın bunca emirlerine rağmen, bunlara aldırmayıp hoşgörülü olanların bu hali gafletlerinden mi, cehaletlerinden mi, imanlarından mı geliyor?
•
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“İşte bu benim dosdoğru yolumdur. Siz ona uyun. Başkaca yollara gidip de onlar sizi Allah’ın yolundan ayırmasın.” buyuruyor. (En’am: 153)
Bunlar ise Allah-u Teâlâ’nın dinini bıraktılar. Kendi uydurdukları sapık yollara saptılar. Siz bu yoldan sapanları, dünyaya tapanları müslüman olarak göstermeye çalışıyorsunuz. Bu hareketiniz Hazret-i Allah’ın bu Âyet-i kerime’lerine ters düşmüyor mu?
•
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Aralarında çıkan gruplar, birbirleriyle ayrılığa düştüler. Acıklı bir günün azabı karşısında vay o zulmedenlerin haline!” buyuruyor. (Zuhruf: 65)
Allah-u Teâlâ’nın bölücüler hakkındaki beyanı ve azabı budur. Onlara nasıl gadaplandığını, nasıl cezalandıracağını da beyan buyuruyor. Siz ise bunları savunmaya kalkışıyorsunuz. Bunları hâlâ müslüman görüyorsunuz. Allah-u Teâlâ’nın Âyet-i kerime’lerini hiçe sayarak, kendi zannınıza dayanarak hüküm verdiğinizden, siz de onlarla beraber olursunuz. Azapta müşterek olduğunuzun farkında bile değilsiniz.
Çünkü siz Allah-u Teâlâ’nın açık açık emir ve fermanlarına itiraz ediyorsunuz. İtiraz ise inkârdır. İnkâr ise küfürdür, küfrün cezası ise cehennemdir.
Büyük bir imtihan karşısındasınız. Ya Hazret-i Allah’a ve Kelâmullah’a iman edeceksiniz, veyahut ki bölücülere inanacaksınız.
•
Allah-u Teâlâ İslâm dininde kimlerin kardeş olduklarını beyan buyuruyor ve iman edenlere duyuruyor:
“Küfürden vazgeçip tevbe eder, namazı kılar, zekâtı verirlerse artık onlar din kardeşinizdir. Biz bilen bir kavme, âyetlerimizi böyle açıklıyoruz.” (Tevbe: 11)
“Hazret-i Allah’a ve Resul’üne inandım, bölücülükten vazgeçtim.” dedikleri zaman o müslüman olur. Aksi halde, Hazret-i Allah kulluğuna, Resulullah Aleyhisselâm da ümmetliğine kabul etmediğine göre, o istediği kadar müslümanım desin hükümsüzdür.
•
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiçbir ilgin yoktur.” (En’am: 159)
Bu ilâhi bir hükümdür, bir emirdir.
“Semi’nâ ve etâ’nâ” Ben bu emri işittim ve itaat ettim, hiçbir bölücü ile ilgim yoktur.
Biz Hazret-i Allah’ın emirlerine uyarız ve itaat ederiz. Biz halka bağlı değiliz. Hepsi gelmiş, hepsi gitmiş bizi ilgilendirmez.
Biz sadece bize emrolunanı işlemekle mükellefiz. Allah-u Teâlâ hidayeti dilediğine verir.
Gayemiz bütün müslümanların Hazret-i Allah ve Resul’ünde birleşmelerine gayret etmek ve bölücülükten kurtarmaktır.

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...