22 Temmuz 2012

AYB



AYB

Eksiklik, noksanlık, toplumun normal karşılamadığı hususlar. İstılahî tabir olarak "ayb" veya "ayıp"; yapılan bir alış-veriş neticesinde satılan bir malın bir eksikliğinin çıkması veya daha önceden bilinmesi üzerine ortaya çıkan hukukî durumla ilgili bir fıkhî kavramdır.
Alış-verişi yapanlardan her biri muhayyerlik hak ve yetkilerine sahiptir. Alınan malda bir eksiklik veya noksanlığın görülmesi üzerine muhayyerlik hakkının kullanılmasına Hiyaru'l-Ayb* adı verilir. Özellikle bu hak alıcı için söz konusu olduğundan alıcı isterse malı geri verebilme hakkına sahiptir. Mutlak bir alış-verişte satılan bir malın satıştan önce var olduğu sabit ve satıştan sonra da giderilmesi imkânsız olan bir ayıbı bulunursa; alıcı malı geri verme veya belirtilmiş değeri ile kabul edip etmeme hususunda serbesttir. Ancak malı aldığını kabul ettiğini söyleyip, malın değerinde bir indirim yaparak bedelini ödemesi söz konusu olamaz. Alıcı malı ele geçirdikten sonra böyle bir kusur ortaya çıkarsa satıcıya malı geri verip alış-verişi feshedemez. Fakat malı ele geçirmemiş ise ve bu arada maldaki bir aybı öğrenirse alış-verişi bozma hakkına sahiptir.
Alış-veriş sırasında ayıp serbestiliği şartını sözkonusu etmeye gerek yoktur. Hiyaru'l-ayb iki kısımdır:
Birincisi; aybın satıcının bilgisi ve isteğiyle yapılmış olmasıdır. Meselâ, satılacak bir süte önceden su karıştırılması veya sade yağa margarin katılması gibi.
İkinci kısım ise malda tabii bir eksikliğin bulunması. Bu da iki türlüdür. 1-Alenî ayıp, 2-Gizli ayıp. Alenî ayıpta satılan bir malda bulunup, bakıldığında görülebilecek bir ayıp ise bu zâhir ve alenî bir ayıptır. Meselâ satılan bir atın tek gözlü veya topal olması gibi. Gizli ayıp ise ilk anda bakıldığında görülmeyen eksiklik ve ayıptır. Satılan fındık yahut cevizlerin içinin çürük olması gibi. Hiyaru'l-ayb'ın bir hak olarak sabit olabilmesi için bazı şartların bulunması gerekir: Satılan malın cinsinden başka malların büyük bir ekserisinde böyle bir aybın bulunmaması. Malda ortaya çıkan aybın, alış-verişin gerçekleşmesinden önce satıcının elindeyken meydana gelmiş olması. Ortaya çıkan bu aybın akdin feshinden önce varlığını sürdürüp alenen görünmesidir.
M. Beşir ERYARSOY

AY'IN İKİYE AYRILMASI MUCİZESİ



AY MUCİZESİ

(İnşikaku'l-Kamer) Yarılmak, parçalanmak ve bölünmek anlamına gelen "inşikak" kelimesiyle ay, hilâl anlamına gelen "kamer" kelimelerinden meydana gelmiş olup, terkip olarak "ayın ikiye bölünmesi, parçalanması" demektir.
İnşikak-ı Kamer; ayın ikiye bölünmesi, peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)'in mucizelerinden biridir. Kur'an-ı Kerîm ve hadîs-i şerifle sabittir. Buhârî ve Müslim'in rivayet ettiğine göre hâdiseye bizzat şahit olan Abdullah b. Mes'ud şöyle nakleder:
"Ay, Hz. Peygamber'in zamanında iki parçaya ayrıldı. Bir parçası dağın bir tarafında, diğer parçası dağın diğer tarafında idi. Hz. Peygamber bize şahit olunuz." dedi. (Buhârî, Tefsir, Sûretu'l-Kamer, 1; Müslim, Kıyame, 44). "Kıyamet saat(i) yaklaştı, ay yarıldı. Bir mucize görseler hemen yüz çevirirler ve "süregelen bir büyüdür" derler. " (el-Kamer, 54/12).Sahabenin ileri gelenlerinden Hz. Ali, İbn Mes'ûd, İbn Abbâs, Huzeyfe, Enes, Cübeyr İbn Mut'im, İbn Ömer gibi zatların bildirdiğine göre; Peygamberimiz (s.a.s.) müşriklerin istekleri üzerine Mina'da ay yarılma mucizesi göstermiş ve bu vakayı görenlere "şahit olunuz" deyip onları tanık tutmuştur. Hâdisenin meydana gelişi ayet ve sahih hadisle sabit olup inkârı mümkün değildir. Ebu Nuaym el-İsfahanî'nin İbn Abbâs ve İbn Mes'ud'tan bildirdiklerine göre olay şöyle meydana gelmiştir: Müşriklerden Velid b. Muğîre, Ebu Cehl, Âs b. Hişam, Esved b. Abd-i Yağus, Esved b. Muttalib, Zem'a b. Esved, Nadr b. Hâris ve daha bir çokları toplanarak Peygamberimiz'e, "Eğer, sen gerçekten peygambersen, bize yarısı Ebu Kubeys dağı, yarısı da Kuaykıan dağı üzerinde görülmek üzere, Ay'ı ikiye ayır." dediler. Peygamberimiz onlara; "Eğer, bunu yaparsam, iman eder misiniz?" dedi. "Evet iman ederiz" dediler. Ay'ın, bedir olduğu, iyice göründüğü ondördüncü gecesiydi. Peygamberimiz, müşriklerin istedikleri şeyin olmasını Yüce Allah'tan diledi. Allah da, o gece ayın yarısını Ebu Kubeys dağı, yarısını da, Kuaykıan dağı üzerinde doğdurunca, Peygamberimiz: "Ey Ebu Seleme b. Abdu'l-Esed Erkam b. Ebi'l-Erkam! Şahit olunuz! Şahit olunuz!" diyerek seslendi. İbn Mes'ud'a göre, Kureyş müşrikleri bu mucizeyi görünce (peygamberimizi kastederek) "Bu da Ebu Kebşe'nin oğlunun bir sihridir." dediler. İçlerinden Ebu Cehil ise "Gelecek yolcularınızı gözetin. Muhammed, sizi büyülemeğe güç yetirse bile bütün halkı, bütün yeryüzünü de büyüleyebilecek değil ya! Onlara bir sorun bakalım. Onlar da sizin gördüğünüz şeyi görmüşler mi?" dedi. Gelenlerden sordular. Müşrikler bu mucizeyi inanmak için değil, İslâm davasına engel olabilecek bir şey gözüyle baktıkları için, hâdiseyi gördükleri halde inanmadılar, "Süregelen bir büyüdür" dediler.
"İnşikak-ı Kamer mucizesi, bütün peygamberlere verilen ayetlerden hiçbiri kendisine kıyas olunamayacak derecede büyüktür. Çünkü bu mucize, gökyüzü cisimleri içinde parlak bir surette göze çarpan bir küre üzerinde izhar buyurulmuştur. Bunun için insan üzerinde tesiri büyüktür ve en açık bir burhandır."
Kur'an-ı Kerîm bu hâdiseyi, Kıyametin yaklaştığının büyük alâmeti olarak saymıştır. Tirmizî'nin bir rivayetinde hâdisenin hem meydana geldiği zamanı, hem de yeri ve keyfiyeti tayin edilerek Abdullah İbn Mes'ud demiştir ki: "Biz bir kere Resulullah ile Mina'da idik. Ay iki parçaya bölündü. Bir bölüğü dağın arkasında, öbür bölüğü de berisinde idi. Bunun üzerine Resulullah: Şahit olunuz! Kıyamet yaklaştı, yarıldı kamer, buyurdu. Bir başka rivayette, Hıra Dağı'nı ayın iki bölüğün arasında gördükleri ziyadesi vardır. (Tirmizî, Tefsir Sureti'l-Kamer, 1, 3, 5; İbn Hanbel, I, 456-465). Konu ile ilgili rivayetler; bu büyük mucizenin şu safhalarını belirtmektedir: Mucize, müşriklerin isteği üzerine, Mekke'de, Peygamberimiz'in hayatında kendi tarafından, bir defa vuku bulduğu ayın ikiye bölündüğü ve parçalarının dağın iki tarafına ayrıldığı görülmüştür. Birbirini destekleyen bu rivayetlerin dışındaki rivayet ve mütalâalar zayıftır. Bu çürük görüşlerden biri de, bu mucizenin Peygamber zamanında meydana gelmediği, bunun Kıyamet alâmetlerinden birisi olarak ileride meydana geleceği iddiasıdır. Nesefi gibi bazı müfessirler Hasan-ı Basrî'ye nisbet ederek bu iddiayı ileri sürmüşlerdir. Ayette geçen "yarıldı" fiilini geçmiş zaman olarak değil, "yarılacak" şeklinde gelecek zaman olarak düşünmüşlerdir. Bu durumda "Ay, Kıyamet günü bölünecek" demek olur. Konu ile ilgili Kamer suresinin ikinci ayeti, yukarda iddia edilen manaya uygun düşmemektedir. Bu iddianın kendilerine nisbet edilen Hasan-ı Basrî ve Ata İbn Ebi Rebah'ın (ki bu iki zat Tabiînden, yani sahabeyi görenlerdendir) bu görüşleri hakkında merhum Elmalılı Hamdi Yazır, tefsirinde şöyle diyor: "Bu iki Tabiî İmamı, ayette ve hadiste meşhur olan geçmişteki ay'ın yarılmasını inkâr etmiş değil, ayetin işaret ettiği diğer bir manayı tefsir etmişler ve İnşikak-ı Kamer mucizesinden, ileride ay'ı büsbütün yarılıp kıyametin kopacağı manasını anlamanın gereğine işaret etmişlerdir.
İnşikak-ı Kamer mucizesinin aklen mümkün olup olmaması konusunda filozoflar ve kelâmcılar arasında münakaşalar olmuştur. Eski filozoflara göre, gök ve gök cisimlerinin bölünüp sonra birbirine eklenmeleri mümkün değildir. Bu nedenle Şakk-ı Kamer mucizesi de aklen mümkün değildir. Kelâmcılar da bunlara gereken cevabı vermişlerdir. Güneşin ve küremizin de içinde bulunduğu güneş manzumesinin, kendisinden daha büyük cisimlerden ayrılarak meydana geldiğini kabul eden yeni astronomi nazariyeleri, Ay'ın ikiye ayrılma mucizesini kabul etmeye daha müsaittirler.
Mucize, muhatabı acze düşüren fevkalâde bir olaydır. Bu münasebetle mucizelerin akla uygun olup olmaması münakaşa konusu olamaz. Ay'ın yarılması mucizesini akla kabul ettirebilmek için bir başka görüş ileri atılmıştır: "Ay hakikatte iki parçaya bölünmemiştir; Ama ona bakanların nazarında öyle görülmüştür; ' Bu tezi açıkça müdafaa eden Şah Veliyullah Dehlevî'dir. Bu görüşün temeli de Enes b. Mâlik'in, "Mekke müşrikleri Peygamber'den bir ayet göstermesini istediler de Resulullah onlara ay'ı iki parça gösterdi." şeklinde rivayet ettiği hadistir. Mekkelilerin ay'ı iki parçaya bölünmüş gördükleri muhakkak olmakla beraber gerçekte ay ikiye bölündü mü, yoksa Mekkelilere öyle mi gösterildi? Bu tür düşünce, mucizenin meydana gelmesini akla uygun göstermek isterken onu müşriklerin iddia ettikleri bir sihir mertebesine indirmek olur. (Tecrid-i Sarih, 1483). Mucizeyi akla uygun göstermeye çalışmak, onu alelâde bir olay durumuna düşürmektir ki bu durumda hâdise, mucize olmaktan çıkar. Ve akıl, tabiat üstü olan olayların mahiyetini idraktan acizdir. Aklı bunu idrake zorlamak, birçok tehlikeler doğurur.
Beyhakî'nin İbn Mes'ud'dan yaptığı bir rivayette: "Peygamber çıkmazdan (Medine'ye hicretten) evvel Mekke'de iken Kamer'in iki kerre şakk olduğunu gördüm" diyor. (Ayrıca bk. Ahmed b. Hanbel, III, 165). Hâfız Ebu'l Fadl Irakî bu hadîse dayanarak Kamer'in ayrılmasının iki kerre olduğunu söyler. Hafız İbn Hacer de bu konuda: "Peygamber'in zamanında inşikakın iki kerre vukuunu kabul eden bir hadis âlimi bilmiyorum." diyor. İbn Kayyim el-Cevziyye de olayın bir kerre meydana geldiğini söylemektedir. İnşikak-ı Kamer hadisesi iki değil, birdir. Ancak bu inşikak esnasında Ay şimşek çakar gibi süratle iki kerre ayrılıp kapanmıştır. Ve iki ayrılış esnasında da Ebu Kubeys veya Hıra Dağı aradan görünmüştür.
Yukarda belirtildiği gibi "İnşikakı Kamer" olayı, vukû ayet ve hadisle sabit bir olaydır. Değişik yorumlara gitmeden, bildirildiği şekilde kabul etmek gerekir. Bilindiği gibi mucizelerin meydana gelişindeki ana gaye, Allah'ın izni ile onu meydana getiren Peygamber'in, peygamberlik iddiasının ispatıdır. Mucize, günlük olaylar niteliğinde olsaydı, o tür olayları rastgele herhangi bir insan da meydana getirebilirdi. Bu nedenle mucizeleri illa da akılla bağdaştırmaya çalışmanın manası yoktur.
Cengiz YAĞCI

AVÂRIZ




AVÂRIZ



İlletler, bozukluklar, kazalar ve sakatlıklar gibi anlamlara gelen "arıza" kelimesinin çoğulu.
Fıkıh'da insana ârız olup vazifesini yapmaya engel olan şeylere avârız denir. Meselâ hastalık, yolculuk, gebelik, emziklilik, şiddetli açlık ve susuzluk ve yaşlılık gibi özürler insanın orucu yemesini mubah kılan avârızdandır.
Usûl-i Fıkıh'da insana ârız olup edâ ehliyetini ortadan kaldıran veya noksanlaştıran ya da hükümlerini değiştiren durumlara avârız denir. İki kısma ayrılır:
a-Semavî avârız: Delilik, bunama ve unutma gibi meydana gelmesinde şahsın bir rolü olmayanlar.
b-Kesbî avârız: Sarhoşluk, sefâhet ve yolculuk gibi meydana gelmesinde şahsın iradesinin tesiri olanlar. (Abdulvehhâb Hallaf, İlmu Usûli'l-Fıkh, Kuveyt 1978, 138).
Osmanlılar'da olağanüstü hallerde, bilhassa harp sebebiyle alınan vergilere de avârız denirdi. Kelimenin ifade ettiği sözlük manasından da anlaşıldığı üzere avârız, adet haline gelmiş belirli vergi değildi. Daha önceki İslâm devletlerinde de var olduğu bilinen avârızın Osmanlılar'da başlangıç tarihi kesin olarak bilinmiyorsa da, Fatih zamanına ait kayıtlarda bu vergiye rastlanıldığına bakılırsa eskiliğine hükmedilebilir. (M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, I, 112 vd.)
Durak PUSMAZ

AV, AVCILIK




AV, AVCILIK

Eti yenilsin, yenilmesin yaratılışı icabı vahşî olup insandan kaçan hayvana av; böyle bir hayvanı kaçmaz hale getirip yakalamaya da "avlama" denir.
İslâm'da gerek kara ve gerekse deniz hayvanlarını avlamak mübahtır. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:
"Size temiz olanlar helâl kılındı. Allah'ın size öğrettiği üzere alıştırıp yetiştirerek öğrettiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yiyin ve üzerine Allah'ın adını anın. " (el-Mâide, 5/4)
"Deniz avı size helâl kılındı. " (el-Mâide, 5/96) (ayrıca bk. el-Mâide, 5/1, 2, 94, 96). Ancak sadece eğlence maksadıyla avlanmak mekruhtur. Hac ve ihramdayken avlanmak haramdır.
Av hayvanlarının bir kısmının eti yenir, bir kısmınınki ise yenmez. Bunlar ya derisi, yünü ve dişleri gibi kısımlarından faydalanmak için, ya da şerlerinden korunmak için avlanırlar.
Avlanan hayvanın etinin helâl olması için birtakım şartlar vardır. Bu şartların bir kısmı avcı, bir kısmı av hayvanı ve bir kısmı da av aletiyle ilgilidir.
1-Avcıda bulunması gereken şartlar a-Avcı; müslüman, mümeyyiz, âkîl veya Hristiyan ve Yahudî gibi ehl-i kitaptan olmalıdır. Bunların dışındakilerin kestikleri hayvan yenmediği gibi avları da yenmez.
b-Avcı avına silâh atarken ya da onu yakalayacak hayvanı gönderirken besmele çekmelidir. Kasden besmeleyi terkederse av eti yenilmez.
c-Avcı silâhı ile vurduğu veya eğitilmiş hayvana yakalattığı avı elde etmek için başka bir şeyle meşgul olmayıp hemen harekete geçmelidir. Bazen atılan mermi ava isabet edip onu öldürmeyebilir. Bu nedenle avcının avını araması ve canlı olarak bulduğunda kesmesi gerekir. Aramayıp başka bir işle meşgul olur da sonra hayvanı ölü olarak bulursa eti yenilmez. Fakat oturup beklemeksizin ya da başka bir işle meşgul olmaksızın yaraladığı avını arayıp da ölü olarak bulursa eti yenir. (Meydanî, el-Lübab, III, 220)
d-Ava silâh atma veya avı yakalayacak hayvanı gönderme işi bizzat ehil olan avcı tarafından yapılmalı, ava ehil olmayan biri buna karışmamalıdır. Resulullah (s.a.s.), taşla, sapanla, sopayla avlanmayı yasak etmişlerdir. Müslim'de rivayet edilen bir hadis şöyledir:
"Taş ne avlar, ne de düşmanı yaralar. Ancak o, diş kırar, göz patlatır. "
Avcı avını vurur ve fakat onu kaybederek bir müddet sonra bulur. Bununla ilgili olarak Adiy b. Hâtem (r.a.)'dan aşağıdaki hadisler rivayet edilmiştir:
"Okunu attığın zaman, suya düşmemiş olmak kaydıyla avı ölü bulursan ye... Aksi halde, suyun veya okun onu öldürdüğünü kestiremezsin. "
Eğer onda bir yırtıcı hayvan izi bulamaz ve "senin okunun onu öldürdüğüne hükmedersen ye... "
"Okunu attıktan üç gün sonra avı kokmadan bulursan ye... "
Avcılıkta dikkat edilmesi gerekli hususların başında elbette merhamet ve ihtiyaç gelmektedir. İhtiyacı için avlanan bir müslüman merhameti elden bırakmamalı, hayvanların üreme ve yavrulama zamanlarında avlanmamalıdır. Av hayvanlarının nesillerini kurutacak, tabiatın dengesini bozacak bir avcılık, mümini vebâle sokar.
2-Av hayvanında aranan şartlar
a-Avlanan hayvan, eti yenen cinsten olmalıdır. (bk. Eti Yenen Hayvanlar)
b-Yaratılışı icabı vahşî olup evcil olmamalıdır.
c-Haşeret cinsinden olmamalıdır.
d-Deniz hayvanlarından ise balık cinsinden (tatlı veya acı su balığı) olmalıdır.
e-Hayvan av tesiri ile ölmüş olmalıdır. Avcı yaralanan avına ölmeden önce yetişirse kesmesi lâzımdır. Aksi takdirde eti yenilmez.
3-Av aleti Av hayvanı ya eğitilmiş köpek, atmaca, doğan, şahin gibi hayvanlarla, veya ağ, tuzak kurmak gibi vasıtalarla, ya da yaralayıcı silâhla avlanır. Avlamada kullanılan hayvanlarda aşağıdaki şartların bulunması gerekir:
a-Ava salıverildiği zaman gitmelidir.
b-Av için yetiştirilmiş olmalıdır.
Köpeğin eğitilmiş olması; üç defa yakaladığı hayvanı yememesi, doğan ve şahin gibi hayvanların da çağırıldığında geri dönmeleri ile bilinir.
c-Yakaladığı hayvanın etinden yememelidir.
d-Avı boğarak öldürmemelidir. Yaraladıktan sonra başka bir tesirle ölürse eti yenmez.
e-Avlama işinde ona eğitilmemiş tilki vb. başka bir hayvan yardım etmemelidir.
Av, günümüzde genellikle silâhla yapılmaktadır. Yukarıda belirttiğimiz gibi avcı ava silâh atarken besmele çekmeli, hayvanı vurunca hemen koşup yanına varmalı, ölmemiş ise kesmelidir. Yetişmeden silâhın tesiri ile ölmüşse bir şey gerekmez, eti yenir. (Meydanî, a.g.e. III, 217 vd.)
Durak PUSMAZ

ATEİZM




ATEİZM

Hiçbir ilâh kabul etmeyen, Tanrıtanımaz felsefi doktrinlerin ortak adı.
Sistemleştirilmiş bir ekol oluşturulmaksızın filozoflardan bir bölümünce benimsenmiş olan bu anlayış, doğrudan doğruya tanrının varlığını inkâr üzerine kuruludur. Bu özelliğiyle de benzer yanlar taşıyor olsa da- tanrının varlığını ya da mahiyetini tartışan doktrinlerden ayrılır; tanrının yokluğunu kesin bir biçimde öne sürer.
Hemen hemen tüm felsefe ekolleri ve öğretileri gibi ateizm'in kökleri de Eski Yunan'a uzanır. Maddeci yapı belirten çeşitli felsefe okullarının bağlıları, ontolojik yorumları sonucunda ateist bir inanç sergilemişlerdir. "Gölge etme başka ihsan istemem" sözüyle yaygın bir ünü bulunan Diyojen bunlardan biri ve felsefe tarihinde kâfir diye nitelenen ilk kimsedir. Atom kuramcısı Demokrit, onun izleyicisi Leocippus, Sofist'lerden Gorgias ve Protegoras, kendi adıyla anılan ekolün kurucusu Epikür, öne sürdükleri materyalist görüşler bağlamında birer ateist olarak göze çarparlar.
Rönesans'tan sonra Batı'da varlığını hissettiren din-dışı eğilimler ve özellikle de evrenin, doğanın ve insanın, insan toplumunun dinden bütünüyle soyutlanarak yorumlanması sonucu ortaya çıkan görüşler, ateist tutumlara büyük katkılarda bulunmuş, onlara bolca kullanabilecekleri veriler sağlamıştır.
Nitekim, dinden ve törelerden bağımsız bir siyasetin oluşturulması savını öne süren Makyavel, ateizm'i bu alana sokarken; birer ateist olmadıkları hâlde Dekart, David Hume ve Kant gibi kimselerin akılı dinden bağımsız kılma çabaları ve bu doğrultuda öne sürdükleri düşünceler çağdaş ateizm'e tutanaklar hazırlamış oldu. Pozitivist yorumlarla oluşturulan bilimsel kuramlar ve evrene yönelik rasyonalist bakış açılarının oluşturduğu ortam, Feuerbach'ın öne süreceği düşünceler için çok elverişliydi. XIX. Yüzyılın en önemli ve sonraki dönemler bakımından da en etkili ateisti olan bu düşünür, Tanrı'nın insana özgü ülkülerin bir yansıması olduğunu, insanın özgürlüğünün Tanrı'yı inkârla gerçekleşebileceğini öne sürmüş; dini insanın etkinlik alanına indiren bu görüşten yola çıkan Marks ise, ezilenlerin egemenliğiyle birlikte dinin de yok olacağı varsayımıyla ateizm'i doruk noktasına çıkarmıştır. Bu çizgiyi kemâline ulaştıran Nietzsche ise, "Tanrı'nın Ölümü" adlı kitabında, insanın kendisini bütünlemesi ve özünü bulması için göstermesi gereken en insanca tepkinin ateizm olduğunu söylemiştir.
Darwin, geliştirdiği kuramla Yaratıcı-Tanrı kavramını dışlarken; Freud, Tanrı inancının çaresizlik içindeki insanın çocukluk durumuna dönerek koruyucu bir babaya sığınma ihtiyacından doğduğunu öne sürerek, psikolojik çerçevedeki inkârı gündeme getirmek yoluyla ateizm'e bir başka boyut kazandırmıştır.
Yüzyılımızdaysa, ateizm'i Jean Paul Sartre, Albert Camus gibi varoluşçular temsil ettiler. Bunlar, insanın evrende bir başına olduğu ve kendi değerlerini belirlemek özgürlüğüne sahip bulunduğu düşüncesinden yola çıkarak, bu özgürlüğü kabulün kaçınılmaz sonucu olarak Tanrı'nın inkârına gitmektedirler.
Agnostizm (bilinmezcilik) ve Pozitivizm (olguculuk) gibi ateizm'i andıran görüşler, açıkça "tanrı yoktur" demeyip de "bilinemez" "tartışılması bilimsel değildir" türünden ifadeler kullandıklarından konumuzun dışında kalmaktadır.
İslâm literatüründe, dehriyye* diye adlandırılan ateizm, kronolojik bakımdan iki ayrı safha halinde irdelenebilir. Cahiliyye Dönemi Dehriliği ve İslâm sonrasındaki Dehriyyun...
Kur'an-ı Kerîm'de: "Dediler ki: o (hayat dedikleri) şey, dünya hayatımızdan başkası değildir; ölürüz, diriliriz, Ve bizi ancak dehr (zaman) helâk etmektedir.' Halbuki onların bu sözlerinde hiçbir ilimleri yoktur. Onlar ancak zanda bulunuyorlar. " (el-Casiye, 45/24) haberiyle bildirilen cahiliyye dehriliği, yaratılmayı inkârla zaman ve maddenin ebediliğini öne süren bir inançtır.
Felsefî anlamdaki İslâm sonrası dehrilik ise, muhtemelen, Sâsânîler döneminde yaygın bir inanç olarak gözlenen "herşeyi değiştiren ve herşeyden kuvvetli olan, tüm olayları oluşturan ve yönlendiren büyük güç, ilâhî zat olan Hürmüz değil, yalnızca sınırsız zamandır" temel inancı üzerine oturtulmuş bulunan zurvanig'in karşılığı ve uzantısıdır. Bu inancın sahipleri Allah'ı inkâr ederek, bütün oluşları zaman, dehr ya da felek adını verdikleri akışa bağlamaktaydılar.
Öte yandan, kısmî inkâr diyebileceğimiz bir tutum içinde bulunan maddiyun, tabiiyun (maddecilik, tabiatçılık) gibi düşüncelerle dehriliği karıştırmamak gerekir. Çünkü, dehrilikde, ateizm'de olduğu gibi kesin bir inkâr, Yüce Allah'ı açık bir biçimde yok sayma sözkonusudur. Yüce Allah'ın kimi esma ve sıfatlarını değil de, gerek yaratıcılık, gerek ilâhlık ve gerekse rablık plânında küllî bir inkâr vardır. Ateizm, gerçek anlamıyla, işte böylesine bir küllî inkârdır.
Zübeyr YETİK

AT SÜTÜ




AT SÜTÜ

Eti yenen hayvanların ve insanın sütü temizdir. Domuz, merkep, katır gibi eti haram kılınan hayvanların sütü ise necis olup, yenilemez. Atın sütüne gelince, bazı âlimler, bunun içilmesinde bir sakınca yoktur, demişlerdir. Çünkü atın sütünün içilmesinde savaş vasıtasını zayıflatma yoktur. Diğer yandan bazı hadislerde at etinin yasaklanması, onun necis (pis) sayılmasından değil, önemli bir savaş aracı olmasından dolayıdır. Fıkıh kaynaklarında had cezaları açıklanırken at sütü için mübah denilmiş, bu sütü içenin cezası hakkında; "Beng gibi, kısrak sütü gibi mübah olan bir şeyden olan sarhoşluk, had cezasını gerektirmez" ifadeleri kullanılmıştır.
Ebû Hanîfe'ye göre at etinin mekruh sayılmasının illeti, atın bir savaş aracı olması, savaşa ara verilmesin, ordunun gücü azalmasın diyedir. Bu yüzden, bu kerâhet onun sütüne sirayet etmez. Yani onun sütü helâldir. Zaten atın etini meşrû sayanlara göre, sütünün de meşrû olması asıldır (İbn Mâce, Zebâih, 12; Ebû Dâvud, At'ime, 25; Nesâî, Sayd, 30; A. b. Hanbel, VI, 346; İbn Âbidîn Terc., XV, 234, 235, XVI 70, 71; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletühû, I,144, 145).
Hamdi DÖNDÜREN

AT ETİ






AT ETİ

Kur'an-ı Kerîm'de atlardan savaş aracı olarak söz edilir. Allah, binmeniz ve süs hayvanı edinmeniz için atları, katırları ve merkepleri yarattı" (en-Nahl, 16/8). Hz. Peygamber, Kur'an'da haram olduğu bildirilen hayvanların dışında, bazı hayvan isimleri vererek veya vasıflarını belirterek bu konuda yasaklar koymuştur.
Câbir (r.a.)'den rivayete göre, şöyle demiştir: "Nebî (s.a.s.), Hayber gününde bizi katır ve merkep (eti yemek)'ten menetti. Bize atı yasaklamadı" (Buhârî, Cihad, 130; Meğâzî, 35, 62; Zebâih, 27, 28; Ebû Dâvûd, Cihâd, 45, 63, 98; At'ime, 33; Nesâî, Hayl,1; İbn Hanbel, VI, 346).
Diğer yandan Hz. Peygamber'in at etini yasakladığına dair de birtakım rivayetler gelmiştir. (Ebû Dâvûd, At'ime, 25; Nesâî, Sayd, 30; İbn Mâce, Zebâih, 14)
Yukarıdaki delillere göre, İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed, İmam Şâfiî ve İmam Ahmed b. Hanbel, prensip olarak at eti yemenin caiz olduğuna hükmetmişlerdir. Ebû Hanîfe ise bu konuda, yasak bildiren hadisleri de dikkate alarak at etinin tenzihen mekruh olduğunu söylemiştir. Mâlikîlerin meşhur görüşüne göre ise, at eti yemek haramdır (Zeylaî, Nasbu'r-Râye, IV, 196, 198; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, I, 455).
Hadiste at etinin yasaklanması necis (pis) oluşundan dolayı değil, zamanında cihat aracı olduğu için hürmetendir. Bu yüzden onun artığı da necis sayılmamıştır (İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, Terc. A. Davudoğlu, İstanbul 1987, XV, 234; Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, Kahire, (t.y),III, 254, 255; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletühû, Dimeşk, 1405/1985, III, 508, 509).
Hamdi DÖNDÜREN

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...