15 Eylül 2018

TEKAMÜLÜN NERESİNDEYİZ..?



TEKAMÜLÜN NERESİNDEYİZ..?

Tekâmül, kelime anlamı olarak ‘olgunlaşma, gelişme, evrim’ gibi anlamlara gelmektedir. Tekâmülün, ruhsal literatürde anlamı ise; Ruhun insani kâmil seviyesine ulaşması için geçirdiği aşamalar ve olgunlaşma sürecidir.
Yani tekâmül, var olan Öz’e ruhun geri dönme sürecinde ruhun kademeli olarak gelişmesidir. Bu süreçte her ruhun dünyadaki temel gayesi ve arzusu tekâmül etmek, en nihayetinde nihai evrensel bilince ulaşmaktır.
Ruhumuzun derinindeki bu gayeyi fark etmemiş olsak da, içten içe hepimiz dünyevi olaylarla başımıza gelenlerin tekâmülümüzün bir parçası olduğunu biliriz. Tekâmül etmek, ruhsal vakalardan çok dünyevi sınamalar ve dersler ile gerçekleşir. Haliyle hayatta hepimiz, aslında cezanın veya ödülün olmadığını sadece öğrenilecek derslerin olduğunu biliriz. Eğer hayatımızı iyice gözlemlersek sürekli başımıza gelen olayların arkasında almadığımız dersler olduğunu görürüz. O dersi alana kadar bu zincir sürecektir. Lakin öğrenmemiz gerekeni öğrenip ruhumuzu tekâmül ettirdiğimizde, kısır döngü kırılacak ve bir daha benzer deneyimler yaşamadan yeni deneyimlere yelken açacağızdır.
İşte bu noktada aslında hepimiz Dünyada an be an geliştiğimizin farkına sezgisel olarak ulaşırız. Ama hepimizin kendimize sorduğu ve içerisinde küçük bir sitem barındıran bir soru vardır; ‘Tekâmülün neresindeyim?’
Aslında bunun net bir cevabını vermek mümkün değildir. Zira her insanın hayat yolu ve tekâmülü kişiye özgüdür. Yani ne kadar insan varsa, o kadar farklı tekâmül süreci vardır. Bu yüzden birbirimizle benzer deneyimler yaşasak hatta bazı sorunları omuz omuza aşsak da, yine de bu yolda kendi ruhumuz ile baş başa olduğumuzu biliriz. Bu yüzden ‘Tekâmülün neresindeyim?’ sorusunun cevabını her insanın kendi keşfetmesi elzemdir. Zira tekâmül sürecinin en büyük sırrı, herhangi keskin bir kuralı olmamasıdır. Yine de eski bilgeler ve ermişler bize tekâmül sürecinin neresinde olduğumuz ilgili bazı bilgiler verebilirler. Bu bahsedilen erdemleri kazanmak, tekamül sürecinin en önemli aşamalarını geçmek anlamına gelmektedir.
önyargı
Yargılamamak
Eskiler ‘Eğer yargılarsan, yargılanırsın.’demektedir. Bunun manası hiç kimsenin hiçbir insanı yargılama gibi bir lüksü ve hakkı olmamasıdır. Başkalarını yargılama hakkı ancak mükemmel bir insan olduğumuzda var olur. Lakin hiç kimse mükemmel değildir. Herkesin hataları, yanlışları ve günahları vardır. Bu süreçte başkalarını yargılamadan önce hepimizin kendimizi yargılaması şarttır. Eğer başkalarını yargılarsak, o zaman başkalarına da bizi yargılama hakkı vermiş oluruz. İşte bu kısır döngüden çıkmak için saf bir niyet ile herkesin kendi tekâmül yoluna ve özgür seçimlerine saygı göstermek zorundayızdır.
Bazen insanların yanlış yaptığını görebiliriz ve o kişiye olan derin sevgimiz,  kişiyi bu yanlıştan kurtarma isteği içerisinde olmamıza sebep olabilir. Bu süreçte yapmamız gereken, kişiye kendimize göre doğru gördüğümüz şeyi uygun bir dille, sorun yaratarak değil çözüm sunarak aktarmaktır. Tavsiye verirken yargılamadan tavsiye verilmelidir. Çünkü hepimiz yargılandığımızı hissettiğimiz anda ters psikoloji ile savunmaya geçeriz. Bu da var olan yanlışları düzeltme olanağımızı elimizden alır. Yine de her zaman için bize göre doğru olan şeyin, ‘mutlak doğru’ olmadığını da kabul etmeliyiz. Zira herkesin doğrusu kendi tekâmül sürecine göre değişir. Bu süreçte bir toplumda olabilecek en tehlikeli hastalık, yargılama hastalığıdır.
Şefkat
Bazen şefkat duygusu ile acıma duygusunu birbirine karıştırırız. Acıma duygusu bir başka kişiyi küçük görmekten öte gelirken, şefkat duygusu o kişiye karşı duyulan saf sevgiden ve ileri seviyede bir empati yeteneğinden kaynaklanır. Eski öğretiler bize, şefkat erdeminden geçmeyen kişilerin tekâmülde pek ileri olmadıklarını söylemektedirler.
Eski Budist inançlarında şefkat tanrıçası Tara (Yani şefkatin bedenlenmiş hali) arhat yolunda yürüyenlere eşlik etmektedir. Arhat; Sanskritçe’de ağırbaşlı kişi demektir. Budizm’de öfke, kin gütme, bilgisizlik ve benzeri negatif titreşimli duygulardan arınmış ve kusursuzluğa ulaşmış kişiler için kullanılan bir terimdir. Arhat tekâmül son basamağına gelerek Nirvana’ya yaklaşan kişidir. Yani tekâmül zincirini kırmış, tekâmülünü tamamlamış insani kâmildir. Arhat olmanın yolu ise en temel olarak şefkatten geçer. Aynı süreci tasavvufta da görürüz. Allah’la bir olmayı, bütünleşmeyi dileyen kimsenin öncelikle şefkat sürecinden geçmesi şarttır.
Mahayana Budizm’de en büyük erdemin şefkat olduğu öne sürülür. Bu yüzden tüm doğaya ve canlılara sonsuz bir şefkat duygusu olmadan reenkarnasyon zincirinden çıkılamayacağına inanılır. Haliyle Mahayana Budizm öğretine inananlar, büyük bir tevazuyla, bütün varlıklar tekâmül etmeden tekâmüllerini tamamlamayı reddederler. İşte bu fedakârlıkla gelen aydınlanmaya da Bodhisattva denmektedir. Yani, aydınlanmış ama başkalarını aydınlatarak tekâmül etmelerini sağlamak amacıyla dünyaya gelmeye devam eden kişi.
Başkalarına karşı şefkat gösterme erdemi, koşulsuz sevgiye atılan en temel adımdır. Aynı zamanda bu affetme eylemini de beraberinde getirir. İlerisi koşulsuz sevgi deneyimidir.
Affedicilik
Öfkeli olduğumuz birini affetme eyleme, kulağa oldukça itici gelebilir. Çok kızdığımız birini affetmeyi düşündüğümüz anda egomuz ciddi bir çıkış yapar; ‘Ama o bana bunu yaptı…’ Aslında affetme dediğimiz şey, gidip kişinin yüzüne ‘Seni affediyorum!’ demek değildir. Kastedilen şey, kişiyi kalbimizde affederek kendi yoluna gitmesine izin vermektir.
Yaşam içerisinde ilişkide olduğumuz insanlarla sürekli bir bağ halinde oluruz. Fark etmesek de en güçlü bağı affedemediğimiz insanlar için kurarız. Bunun iki olumsuz tesiri vardır: İlki affedemediğimiz kişiyle güçlü bir enerjisel bağ kurduğumuz için o kişiyi sürekli tekrar hayatımıza çekeriz. Kişi tekrar hayatımıza girdiğinde ise kızar ve öfkeleniriz, hâlbuki o kişiyi hayatımıza geri çağıran bizizdir. İkinci durum ise affedemediğimiz insanlarla olan bağların bizim tekâmülümüzü engellemesidir. Bu aynı, gemiye atılmış yükler gibidir. Gemide ne kadar fazla yük varsa, okyanusta yol olması da o kadar zor olacaktır. Bu yüzden tekâmül sürecinde hızlı ilerlemek istiyorsak ve affedemediğiz haliyle hayatımızdan çıkarmak istediğimiz insanların tekrar tekrar hayatımıza girmesini istemiyorsak, o kişileri gönülden affetmeliyiz.
Affetme çalışması aslında oldukça basittir. Bunu yapmak için illa kişiyle yüz yüze konuşmanız gerekmemektedir. Yine de affetme çalışmasını her yaptığımda, sorunlar mucizevi bir şekilde konuşarak veya karşı tarafın özür dilemesi ile (tabi haklılık payı olan taraf bensem) çözüme kavuşmuştur.  Eğer o kişinin bana kattığı bir şey yoksa, yani aradaki bağ bütünün hayrına değilse, o kişi hayatımdan uzaklaşmıştır. Yine de bu çalışmayı yaparken kimin haklı kimin haksız olduğu kısmını unutun. Bunu özgürleşmek için yapıyorsunuz. Ve siz affetme çalışması ile çevrenizdekileri affetmeye başladığınızda, bu karakterinizin bir parçası haline gelmeye başlar. Böylece her daim özgür kalmayı başarabilirsiniz.
Bu çalışmayı normalde Reiki eğitimlerinde kişilere sunuyoruz. Çünkü Reiki çalışmalarının temeli de dengeyi sağlamak ve özgürleşmektir. Bu öncü çalışmalar, reikinin akışını güçlendirmektedir.
Öncelikle affedemediğiniz insanların bir listesini çıkarın. Bu listeyi aklınıza biri gelmeyene kadar sürdürün. Burada öfkeniz ne kadar fazlaysa, affetmeniz o kadar zor olacaktır, o zaman affedene kadar meditasyonu birkaç gün sürdürün. Burada koparılan bağlar göbekten yapılan gereksiz ve dünyevi bağlardır. Zaten ulvi bağlar taç çakra ve kalp çakrasından kurulduğu için bu çalışmayı kızgın olduğumuz annemize, babamıza, akrabamıza hatta kendimize bile yapabiliriz. Herhangi bir sorun oluşturmayacaktır.
Öncelikle bir mum ile tütsü yakın. Bu sizi rahatlatacak ve odaklanmanızı arttıracaktır. Tüm depresif duygularınızdan arının ve zihninizi boşaltın. Birkaç kez derin derin nefes alıp verin. Sonra kendinizi bir sandalyede otururken imgeleyin. Karşınızda bir sandalye daha olduğunu görün ve orada da affedemediğiniz kişinin oturduğunu zihninizde canlandırın. Şimdi ikinizin göbek çevresinde yaptığınız dünyevi bağları görün. Bunlar lif lif ipliksi şekilde birbirinizin göbeği arasında olan bağlar şeklinde görülürler. (Göremezseniz de imgeleyebilirsiniz.) Elinizde mavi bir kılıç imgeleyin ve bu mavi kılıçla tek tek tüm lifleri, bağları koparın. Aynı işlemi karşıda oturan kişide mavi bir kılıçla yapsın. Bütün bağları kestiğinizi tam olarak hissettiğinizde ve bunu imgelediğinizde, kalkıp yerden kesilen bağları toplayın ve köşede yanan mor bir alev içerisine atarak, bağların nasıl yandığını görün.  Bağların yandıkça o kişiyle ilgili öfkelerden özgürleştiğinizi hissedin. Artık sizi ona bağlayan ve ilerlemenizi engelleyerek enerjinizi tüketen negatif tesirli dünyevi bağlar yok. Sonra sandalyenize imgeleyerek oturun. Karşıdakine içinizden hissederek şunları söyleyin:
‘Seni affediyorum
Senden özür diliyorum
Seni seviyorum
Seni kutsuyorum’
Bunu hissederek üç kere tekrarlayın. Sonra o kişide ayağa kalksın ve size aynı şeyleri üç kere söylesin. Meditasyonu bitebilirsiniz. Bunu yaptığınız anda o kişiyi tekrar düşünün ve o kişiye karşı hiçbir nefretinizin olmadığını göreceksiniz. Eğer kızgınlığınız, nefretiniz devam ediyorsa geçene kadar tekrarlayın.
Sevginin gücü
Sevgi, bazı ermişlere göre, evrenin yaratılmasının temel sebebidir. Aşk, tüm varoluşu yaratan temel güçtür ve tekrar aşk ve sevgi ile varoluşun özüne yani Kadiri Mutlak Yaratan’a ulaşabiliriz. Ama bu süreçte sevmeyi –en önemlisi koşulsuz ve çıkarsız sevmeyi- öğrenmemiz gerekmektedir. Bu sevme süreci bir taştan, bir hayvana ve tüm insanlara kadar tüm varoluşun içindeki nesneleri kaplamalıdır. Zira var olan her şey O’nun bir yansımasıdır, bu yüzden var olanları sevmek aslında kendi ruhumuzda var olan her şeyi sevmek demektir.
Vakti zamanında ermişin biri sürekli yanında bir taş taşırmış. Taşla her gün konuşurmuş, onla yatarmış ve sürekli taşla ilgilenirmiş. Taşa o kadar büyük bir ilgi gösterirmiş ki, en nihayetinde halktan biri bu deli dervişe, taşa gösterdiği ilginin nedenini sormuş.  Derviş; “Eğer bu cansız sandığımız taşı bile sevmeyi öğrenirsem, belki o zaman tam anlamıyla insanları da sevmeyi öğrenebilirim” diyerek yanıtlamış. İşte bu süreç, tüm kâinatın her zerresini sevmeye giden yoldur.
Eski tasavvuf dergâhlarında kişiye koşulsuz sevgiyi öğretmek için ‘Ya Vedud’ esmasının zikri öğretilirdi. Eğer bu zikri düzgün yaparsanız, belli bir süre sonra tüm kalbinize muhteşem bir ilahi aşkın dolduğunu hissetmeye başlarsınız. Bu sevgi o kadar ilahi ve yoğundur ki çevrenizdeki her şeyi sevmeye başlarsınız. Gördüğünüz bir taşı, ağacı, o sırada çevrenizde olan insanları, kısaca gördüğünüz her şeyi… Bu aşk-sevgi o denli saf ve yoğundur ki sanki bir anlığına tüm kâinatı kalbinizde hissederseniz. Kalbiniz kâinatın koşulsuz sevgiyi barındıran kalbiyle aynı ritimde atmaya başlar. İşte bu gerçek aşkın yani koşulsuz sevgi deneyiminin biz insanların yaşayabileceği küçük bir kısmıdır. Ya Vedud esmasının zikrindeki en büyük sır, esmayı ağızla değil gönülle zikretmektir. Bunun için önce esmayı ağızdan zikretmeye başlar sonra yavaşça kalp çakranıza indirir ve kalben esmayı zikretmeye başlarsınız. İşte bu kalben zikretme sürecinde ilahi aşkın tezahürünü yaşayabilirsiniz.
Tasavvuf öncesi antik bilgeliklerde bu ‘Venüs’ gezegeni ile ilgili çalışmalarla gerçekleştirilirdi. Venüs aşkın ve sevginin gezegenidir ve Venüs gezegenin saatinde aşk tesirlerini hissetmeye başlarız. Eskiden koşulsuz sevgi deneyimi için Cuma gününün ilk saatlerinde, Venüs ritüeli gerçekleştirilir ve evrenin sevgi enerjisi kalp çakrada hissedilirdi.
Kültürden kültüre değişse de sevgi hissiyatı değişmemiştir. Bu ilahi sevgiyi tetikleyecek şeyler; zikirler, mudralar, mantralar, insani aşk, hayvan sevgisi, müzik (özellikle ilahi), şarkı söylemek gibi eylemlerdir.
Olumlu Düşünmek
Bence olumlu düşünme kısmı bu kavramlar arasında en yanlış anlaşılan kısımdır. Olumlu düşünmek demek, kendini olumlu düşünmeye ‘zorlamak’ demek değildir. Olumlu düşünme eylemi, hayatın gidişatı için her işin bir hayrı olduğunu içsel olarak bilmek ve her şeye rağmen iç huzuru yakalama eylemidir.
Bu noktada en tehlikeli durum, bir konu hakkında kendimizi olumlu düşünmeye zorlamaktır. Başımıza kötü bir durum ve kötü düşünceler geldiğinde, kendimizi olumlu düşünmeye zorlarsak, bu olumsuz düşünceleri bilinçaltında ‘bastırmış’ oluruz. Ve bilinçaltı seviyesinde bastırılan her duygu ve düşünce artarak eylemlere dönüşmek ister. Bu da bilinçaltının biz farkında olmasak da sürekli bastırdığımız negatif düşünce yayılımı yapması ve hayatımıza felaketleri getirmesi demektir. ‘O kadar olumlu düşünüyorum ama yine de başıma geldi.’ dediğimiz anlar genelde gerçekten olumlu düşünmediğimiz sadece kendimizi zorlayarak olumsuz düşünceleri bastırdığımız anlardır.
Haliyle yapmamız gereken öncelikle olumsuz bir durumda kendimizi olumlu düşünmeye zorlamamaktır. Bırakın enerji serbest kalsın, birkaç dakikalığına olumsuz düşünmenin bize verdiği hazzı yaşayalım (Birçoğumuz olumsuz düşünmekten haz alırız, bu egosal ve doğal insani bir durumdur.) Böylelikle enerji serbest kalsın. Bundan sonra yapmamız gereken yavaşça sakinleşip, o serbest kalan enerjiyi ‘bastırmak’ değil ‘dönüştürmektir’. Dönüştürme işlemi esasında olumsuz düşünceyi bastırmaktan çok daha kolaydır. Tek yapmamız gereken, önce olumsuz düşünceyi önemsemeyerek,  düşünce frekansının güçlenmesini engellemektir. Ardından var olan olayın olumlu taraflarına odaklanarak, olayın arkasındaki hayrı görmeye çabalamaktır. Olayın arkasındaki hayrı gördüğünüz an, enerji negatiften pozitife dönüşmeye başlar.
Bir örnek vermek gerekirse; sabah erkenden kalktık ve kahvaltı için çay koymaya gittik. Lakin çay üstümüze döküldü, ardından arabanın anahtarını bulamadık ve acil bir toplantıya yetişmemiz gerekiyor. Kısacası tam bir kaos anı. O an düşündüğümüz ilk şey ‘Sabah güne kötü başladım, her şey kötü gidiyor, her şey daha da kötüye gidecek’ olacaktır. Eğer bu düşünceye odaklanırsak veya ‘olumsuz düşünmemeliyim olumlu olacak her şey güzel olacak’ şeklinde bu düşünceyi bastırmaya çalışırsak tüm günümüz kaotik geçecektir. Bunun yerine ilk yapmamız gereken, önce derin bir nefes alıp vermek ve ‘Evet kötü bir başlangıç yaptım ama bunu iyi bir başlangıca çevirmek benim elimde’ düşünce kalıbına odaklanmaktır. Eğer olumsuz düşünceyi serbest bırakırsanız, onu dönüştürmenin ne kadar olay olduğunu göreceksinizdir. Ardından hemen sizi mutlu eden bir şey yapın, mesela bir çikolata yiyin. Sakinleştiğinizde tüm bu kaotik şeye neyin neden olduğunu düşünün; rahat uyuyamadınız mı ya da toplantı için panik halinde misiniz? Gerekli kaotik duyguyu bulduğunuzda, enerji olumluya dönmeye başlayacaktır. Çünkü siz görmeniz gerekeni görmüşsünüzdür.
Bu süreçte zihni sürekli kontrol etmek çok önemlidir. Ne olursa olsun olumsuz enerjiyi (düşünceyi) bastırmak yerine serbest bırakarak dönüştürmek oldukça önemlidir. Belli bir süre sonra olumlu düşünme durumu otomatik gerçekleşmeye başlayacak ve en olumsuz anlarda bile hayra odaklanarak düşünceyi değiştirebileceksinizdir.
Kendini Gözlemlemek
Bu temel erdemler tasavvufi bilgilere ve eski bilgeliklere göre, tekâmül basamağının en önemli kademeleridir. Bu duyguları ve felsefeleri ne kadar hayatımıza geçirebildiğimizi gözlemleyerek kendi tekâmülümüz konusunda bir fikir edinebiliriz. Eğer bunlar içerisinde eksiğimiz varsa, zaten hayat doğru erdemleri öğrenmemiz için gerekli fırsatları bize sunacaktır. Sürekli farkındalık halinde kalıp, gelen deneyimleri sevgiyle kabul edip yol almalıyız.  Bu deneyimler bize en önemli erdemleri öğretmek ve hayatımızda bu erdemlerle yaşar hale getirerek, kişiliğimizin bir parçasını oluşturmamızı sağlayacaktır. Böylelikle adım adım tekâmül sürecini acısıyla, neşesiyle ama her daim bir şeyler öğrenerek sürdürebiliriz.
Gözlemleme sürecinde öncelikle samimi üç arkadaşınıza sizin hakkında olumlu ve olumsuz özellikleri yazmalarını isteyebilirsiniz. Onların yazdıklarına bakmadan önce siz de kendinizle ilgili olumlu ve olumsuz özellikleri bir kâğıda yazın. Ardından karşılaştırma yaparak bunun üzerine tefekküre dalın. Bu sırada arkadaşlarınızın ne yazdığı ya da başkalarının sizde ne gördüğünü çok fazla önemsemeyin, zira her zaman doğru bir görüş olmayabilir. Yine de dışarıdan birinin size bakışı kendinizle ilgili bazı ipuçları yakalamanızı sağlayabilir.
Kağıda olumlu ve olumsuz özellikleri yazdıktan sonra, bir Pazar akşamı derin bir meditasyon yapın. Zihninizi boşaltın. Ardından kendinizi karşınızda hayal edin. Kendinize sorular sorun, karşıdaki siz de cevap versin. Bu içsel sorgulama süreci sonucunda, kendinize bir hafta boyunca dışarıdan gözetleyeceğinizi söyleyin. Bu telkini ve olumlamayı kendinize yaptıktan sonra, bir haftanızı sürekli kendi eylemlerinizi gözlemleyerek geçirin. Ne kadar sıklıkla insanları yargılıyorsunuz? Şefkat gösterdiğiniz kaç kişi oldu? Sevmediğiniz ve affetmediğiniz insanlar kimler ve onda-kendinizde ne tür hatalar görüyorsunuz? Olumsuz geçen günlerin olumsuz geçme sebepleri neler? Gibi soruları sürekli sorarak ve her günün sonunda gününüz gözden geçirerek bir haftanızı objektif olarak dışarıdan kendinizi gözlemlemeyle geçirin. Böylelikle bu kıstaslar eşliğinde tekâmülün neresinde olduğunuz ve gelişim için neler yapabileceğiniz ile ilgili bilgileri toparlayabilirsiniz.

14 Eylül 2018

İslam Ezoterizmi

İslam Ezoterizmi

YAZAR:EFE ELMAS
Sınır Ötesi Yayınları’ndan çıkan ve Türkiye’de çok satanlar listesine oturanKuantum Gizli Öğretisi ve En-el Hak Gizli Öğretisi-Hallac-ı Mansur isimli kitaplarıyla tanıdığımız Kevser Yeşiltaş Yalçın, şimdi de Nilüfer Dinç ile birlikte kaleme aldığı Bâtıni Mevlana isimli kitabıyla İslam Ezoterizmi’nin en önemli isimlerini mercek altına alıyor.
Bâtıni Mevlana kitabı adeta bizi Hz. Mevlana’nın derin bilgeliğine götürüyor ve bilgeliğin enerjisi ruhumuza doluyor. 2009′dan beri İndigo Dergisi yazarı olan Kevser Hanım’ın ruhundan akan bilgiler, Mevlana’yı anlamımızı sağlayacak gizli anahtarları bize veriyor.
Röportaj: Efe Elmas
Efe Elmas: Kevser Hanım öncelikle bu güzel kitap için sizleri kutluyorum. Kitabın ve Mevlana’nın enerjisi sizin aracılığınızla bizi alıp götürüyor. Ama bir okuyucu kitabı eline aldığında ilk olarak şunu merak ediyor; Birçok Mevlana ile ilgili kitap var. Bu kitabın sizce diğer Mevlana ile ilgili kitaplardan farkı nedir?
Kevser Yeşiltaş Yalçın: Merhabalar Efe Bey. Öncelikle Bâtıni Mevlana kitabı ile ilgili röportajınızdan dolayı sizlere kendim ve diğer yazar arkadaşım Nilüfer Dinç adına teşekkür ediyorum.
Mevlana Celaleddin-i Rumi, İslam Ezoterizmi’nin en önemli isimlerinden biridir. Ancak onun Bâtıni yönü geniş kitlelerce hiçbir zaman anlaşılamamıştır. Onun Bâtıni yönünü anlayabilmek için günümüze kadar gelen eserlerinin üstündeki örtünün kaldırılması şarttır. Aksi takdirde o büyük Bâtıni öğretinin sırlarına nüfuz edilemez. Sözlerinin üstü örtülü olduğunu bizzat kendisi de şöyle açıklamıştır. “Halka bundan fazla söylemeye imkân yok… Akılların alacağı kadar aşağı mertebeden söylemekteyim.” Müritlerine de yine aynı öğütte bulunmuştur:
Madem ki duyuyor düşünüyor, seziyorsun… Büyük hakikati bulmak için gönlünü ve idrakini yoracaksın… Duyduklarını ve bulduklarını söyleyeceksin… Sen söylemezsen, ruhunun vasıl olduğu sırları, şiirlere, sazlara, sema’lara söyleteceksin… Bütün bunları dahi söylenemeyecek ölçüde büyük sırlara erdiğin zaman ise… İşte o zaman susacaksın! 
Bâtıni Mevlana kitabında, biz daha çok üstü örtülü kelimeler üzerinde durmaya çalıştık. Gerçekten ne anlatmak istediğini ezoterik bilgiler ışığında ele alarak, daha üst seviyeden yani dünyasal etkilerin daha minimuma inip, dünyasal yorumların daha ötesinde, Bâtıni manaların üzerinde durup yorumlamayı hedefledik. Ve ortaya Mevlana’nın Bâtıni yönünü ele alan bir araştırma kitabı çıkmıştır.
Daha önce Enel Hakk kitabınız ile Hallac-ı Mansur’a değinmiştiniz. Yakın bir zamanda başka bir dervişin Bâtıni yönünü ele almayı düşünüyor musunuz?
Hallac el Mansur, Ene’l Hakk Gizli Öğretisi kitabı, farklı bir tarzda yazıldı. Çünkü O’na ait fazla bir kaynak maalesef yoktu. Daha doğrusu kendi yazdığı eserleri imha edildiği için günümüze gelen ”Tavasin” kitabının orijinalinden İngilizceye çevrilmiş nüshalarından faydalandım. Anlaşılması çok zor, anlaşılsa dahi üzerinde yorum yapılabilmesi hatta bunu sözcüklerle aktarılabilmesi en zor sufiler’dendir.
Şu an henüz hazırladığım bitme aşamasında olan ve yakında çıkacak olan kitap, “Bâtıni Daisi” olan Hünkâr Hacı Bektaş Veli ismi ile tanınmış sufi’ye aittir. Hacı Bektaş Velinin Bâtıni yönünü anlatan bir kitap olacaktır. Özellikle anlaşılması çok güç olan Makalat kitabının Bâtıni yönünü ele almayı hedeflemiştir. Kitapta ayrıca, kerametleri ve hayatı da anlatılmıştır.
Bâtıni Daisi kitabınızı merakla bekliyoruz. Kitabınızda merak ettiğim diğer bir nokta, kitap içinde Tasavvufi eğitimler bölümünde aralara, bu eğitimleri çok güzel aktaran öyküler serpiştirilmiş. Bu öyküleri siz mi yazdınız?
Evet güzel bir soru yönelttiniz teşekkür ederim. Biz kitabı hazırlarken, içinde öykülerinde yer alması ve kitabın daha anlaşılır olabileceği teklifini getirmiştim. Hikâyeleri yazıp gönderdim beğenildi ve kitapta yer aldı. Gerçeğe uygun olmasına özellikle dikkat etmeye çalıştım.

‟Aşk hiçbir zaman teklik değildir: ancak iki ile tecelli eder”

Öyküleriniz sayesinde kesinlikle o bölümleri idrak etmek ve içselleştirmek kolaylaşıyor. İçimi titreten hikâyelerdi. Bir de kitapta özellikle Mevlana ve Şems’in birbirine ayna oluşu ve ilahi aşkı buluşlarını çok güzel anlatmışsınız. Birçok sufiye göre sizce Mevlana’nın tesirlerini Dünya’ya bunca yayılmasının sebebi Şems ile buluşması mıdır?
Divan Kebir anlatımlarında Şems bir sevgili, bir güneş, ilahi bir Nur idi. Şems, Mevlâna’nın gönlünde, zahiri olan Hak idi ve Hakk’ın bir yansıması idi. Bir âlim iken, Şems ile aşkı doyasıya akıtan bir Pir hâline dönüştü, başkalaştı. Çünkü AŞK hiçbir zaman teklik değildir. İlahi Aşk ancak iki ile tecelli eder.
Şems gelir Mevlâna’nın yüreği aydınlanır, kör olur maddeye bakan gözleri de, mana gözleri ile görür her zerreyi, her zerredeki Aşkın görkemli muhteşemliğini. Söylenecek tüm sözlerin tükendiği zamanda doğar Şems güneşi Mevlâna yüreğine, bir ateş gibi düşer, açığa çıkar, Aşk zerreleri ve dağılır dünyamıza. Her bilgi, Şems değerine, gerçek değerine ulaşır. Âlim iken bir Aşk insanı olur Mevlâna. Tüm benliği, ilahi benlik içinde yok olur, erir gider. Tüm insanlar bir olur gönül gözünde. O göz ile çağrı yapar tüm insanlığa. Beden kadehini İlahi Aşk’ın nuru ile doldurur, akıtır besler dünya maddesini ve insan zihinlerini. Yeni tohumlar yeşerir tüm bedenlerin titreşimlerinde. Her bir hücre aşk ile doğar. Ancak insan öylesine nefsaniyet ile doldurmuştur ki beden kadehini, yer bulamaz Aşk, açığa çıkamaz. Mevlâna tüm eserlerinde nefsaniyetini yenmenin Aşk ile dolu olmanın ancak kurtuluşa ve uyanışa götüreceğini de önemle vurgulamıştır ve biz de kitabımızda buna açıkça yer vermeye çalıştık.
Peki diğer dervişlerde mesela Bektaşi Veli’de ya da Hallac-ı Mansur’da Allah aşkını uyandıran bir “şems” var mıdır? Yoksa onlar kendi kendilerinin “şemsi” mi olmuşlardır?
Bâtıni Mevlana kitabında, bir bölümü bu konuya ayırdık. Karşıtlar Kavramı: İkinin İkincisi adı altında. Çünkü Hz. Mevlana’nın da önemle üzerinde durduğu bir konu olmuş bu konu. Şems’ten önce ve Şems’ten sonra Mevlana’nın akışlarında büyük bir değişim olduğu eserlerinde göze çarpmaktadır.
Senin gözün ve dilin, benim gözüm ve dilim oldu. Aramızda artık ikilik kalmadı.  (Divan-ı Kebir: c. III, 1610)
Aşk ile aşık candan birdirler. Aynı canı taşırlar. Sakın sen onları iki sanma, ayrı sanma!  (Divân-ı Kebir c. I, 375)
Hiç kimse aşkın tek başına sahibi olamaz. Biri tennuru ateşlemeye, diğeri harlı kalmasına neden olandır. Çiftler, eşler, ikilik kavramları bizim kâinatımızın tecellisidir. Biri olmadan diğeri olamaz. Ancak kâinatta da iki varlıktan söz edilemez. Bunun için iki olan, tekliğin bütünlüğü ve yansımasıdır. İki olarak görünen, Birliğin görünür hâle gelmesinden başka bir şey değildir. Çünkü dünyasal gözlerimiz ancak İkiyi görür, Biri göremez. İki görünür olandır. Çünkü iki, karşıtlıdır, özünde karşıtı taşır. Birbirini dengeler. Bu dengeleme sonucunda algılarımızda şekil olarak görünür.
O aşkı akıtmaya bense doldurmaya geldim. O aşk-ı çeşme, bense kadehi. (KA’yıb)
Eşitlik ve denklik bu karşıtlardadır. Her şeyin bir karşıtı vardır. Karşıtsız hiçbir şey var olamaz. Yaratımın özünde karşıt mevcuttur. Öz varsa Cevher de vardır. Biri kaynaktır diğeri dengeleyen, gelişen, tekâmül eden ve aktarandır. Her ikisi arasında, algılarımızın çok ötesinde bir alışveriş mevcuttur. Bu alışverişten her ikisi de yararlanır. Ve tüm kainat, görünen görünmeyen her şey bundan beslenir.
Bu yüzden etrafta Şemsler vardır. Ancak Şems gibi olanlarda Hakk’ı gören Mevlânalar yok denecek kadar azdır. Dünya meşgaleleri, gözlerimizin ve kulaklarımızın perdeleri buna müsaade edecek diye bir şey söz konusu değildir. Uyanış her daim olabilir. Sadece algıladığımız evrenin gerçek olmadığını anladığımız vakit gerçekleşecektir.
Hallac-ı el Mansur, ”İnsan, zahiri bedenini fark ettiği an ölümsüzleşir, her daim diri olur.” demiştir. Ene’l Hak Gizli Öğretisi kitabında bunun açıklamasını uzun olarak yaptık. O zahiri bedeni fark etmesi için bir Şems’e ihtiyacı vardır, bu da karşıt ve ikili yani dualite kavramını ortaya çıkarır. Yansımalarla ancak kendi zahiri bedenini fark edebilirsin. Yoksa zahiri yani görünen beden içinde olduğunu fark edecek bir akıl ve vicdan birliğini yansımalardan alabilirsin. Herkes birbirinin aynasıdır sözü buradan gelmektedir.
Elbette sorunuzda bahsettiğiniz Sufiler de kendilerini yetiştiren hocalarından etkilenmişler ve düşünce tarzlarını devam ettirmişler ya da kendi ruhlarından gelen kaynaktan da beslenmişlerdir. Yine de Hz. Mevlana ve Şems diyalogları gibi belirgin bir isim kaynaklarda belirtilmemiştir. Hacı Bektaş Veli ile ilgili araştırmalarım devam ediyor. Tüm bilgileri yeni hazırlanan kitapta, elimden geldiğince aktarmaya çalışacağım.
Ayrıca sormadan geçemeyeceğim sizlerde kitabı ele alırken AŞK ile yazmışsınız. Bu akışı nasıl yakalıyorsunuz? Nilüfer Hanımla ortak bakış açısıyla kitabı ortaya çıkarmışsınız, bu da güzel bir uyum gerektirir sanırım.
Ene’l Hak Gizli Öğretisi ve Bâtıni Mevlana kitapları ile ilgili çok fazla e-posta, mesaj ve telefon alıyorum. Yorumlar ve aktarımlar daha çok “Aşk ile yazılmış” ifadesinde birleşiyor. Elbette okuyucunun yorumu ve ifadeleri çok önemli. Okuyan ve bunu hisseden herkese tek tek gönülden teşekkürlerimi sunarım.
O akışı yakalamak ifadesinin açılımını sözcüklerle tarif etmek imkansız hatta kelimelere dökülse fazla bir mana ifade etmeyecektir. Çünkü kelimelerin yetersiz kaldığı bir açıklama olacaktır. Yine Hz. Mevlana’nın dediği gibi, Aşk içinde olmak ya da Aşk akışını yakalamak için şu sözü en uygun mana içerecektir.
Aşk ilahi bir aynadır.  (Divân-ı Kebir c. IV, 1196)
Nilüfer Dinç hanımefendi ile müthiş bir uyum içinde olduğumuzu düşünüyorum. Çünkü bâtıni bir sufinin öğretisini ele almak, ne anlatmaya çalıştığını bâtıni yönünü yorumlayıp anlayışa uygun hale getirmek, çok büyük bir sorumluluk istiyor. Kaldı ki, tasavvuf edebiyatı, en zor anlaşılan olmuştur bugüne kadar. Bizim yapmaya çalıştığımız, uyum içerisinde, zor olarak nitelendirilenin, en uygun anlayışla yorumlayarak, fakat aslına da sadık kalarak bir kitap hazırlamaktı.
Kitabın “Akıl ve Bilgi” bölümünde bilginin gönle aksedilmesi, gönülde nurlandırılması gerektiğinden bahsetmiş Mevlana. Peki, bilgimizi gönülle nasıl nurlandırabiliriz?
Akıl rehberdir. Vicdan yani gönül de rehberdir. Akıl süzgecinden geçtiği kadar vicdan süzgecinden de geçen bilgi ancak idrak edilir. Sadece akıl ve sadece vicdan değil, her ikisinin de rehberliği çok önemli. Nefs burada bertaraf ediliyor. Nefs sadece bedensel ihtiyaçlar oranında “ölçülü” kalmalıdır. Oysa günümüz insanlığı tamamen “nefsaniyet” boyutunda hareket etmekte.
Akıl ve vicdan birliği, Tanrısal boyuta en yakın boyuttur. (Tanrı kelimesi Tengri kelimesinden gelmekte ve öz Türkçedir. Hristiyanlıkla bir bağlantı içermez.) İnsan prototipinin en önemli özelliğidir. Yaratımında, kendisine verilen ruh ve kudrettir.  Âlemlerin rabbine ulaşan tek yol vicdan yani gönüldür. Çünkü ayette der ki “yakınım”kudretle yoğurur, ruhundan üfler, aşağıların aşağısına atar. “Akrebu”dur, şah damarından yakındır. Sonra yine döndürür aslına. Kendinden kendine olan bu seyirde her daim diri ve uyanık, hatırlayan, açanlardan olalım diye. Ve Yaratıcı ile Kul arasına hiçbir şey girmez. İşte bu yüzden gönül, Âlemlerin yaratıcısına açılan bir yoldur. Akıl zaten en başta verilendir. Burnundan üflenen, bizim amacımız, işte o vicdan ışığını yakabilmek. Nasıl yakılır? Ancak akıl ile.
Akıl bir melekedir. En önemli cevherdir. En büyük hazinedir. Bizden üst boyutta olan tüm ilahi varlıklar da, insanın bu özelliğine kavuşması için vazifelilerdir. Yardımda bulunurlar. Aklın anahtarı ve gönül ışığını yakabilmeleri için. Her an her saniye yanımızdalar ve yardımlar.
Anahtar nedir?
Kapı var mıdır?
Kapı vardır. Ancak kapı önünde beklediğimiz değildir. Zaten kendimizizdir. Kapı da biz anahtar da biz… Kapı açılır ancak içten içe genişler. İçten dışa değil. Nokta büyümez ancak içsel olarak genişler ve kâinatı kapsar. Oysa zerre kadar nokta olarak zahirde yani görünende kalır. Oysa batında kâinat kadar geniştir. Tasavvuftur yani içsellik. İçe yolculuk.
İçe yolculukta en önemli rehber ‘AKIL”dır.  Çünkü zaten ona sahibiz. Kullanmak ya da kullanmamak insanın elinde. Ama sahiptir.
Akıl melekesi rehberliğinde, içsel yolculukta edinilen tüm deneyimler “vicdan” yani gönül yolunu açar ve oradan tüm ilahi varlıklara ulaşır. Gönül ışığını yakanlar sıddk olanlardır. Çünkü kuranda “sadıklarla beraber olun” der. Sadık olun demez. Sadık olunmaz, sadıklarla beraber olunur. Sadık olunmaz çünkü nefsaniyet vardır. Ancak kontrollü ve ölçülü olmak zaten sadıklardan olma yolunda ilk adımlardır. Her görünenin görünmeyeni vardır. Biz şekille meşgulüz. Çanağın dışını yıkar dururuz. Oysa içi cerahatle dolu olan çanağın dışını binlerce kere yıkasan ne olur ki. İçe nüfuz etmeyen arındırılmayan hep “aynı” kalır. Değişmez.
İçi dışı bir etmezsen “İnsan” olamazsın. “Hayvansal dürtülerle” hareket eden bir canlı olunur.
Herkes bir bedene sahiptir ve kendini İlahlaştırıp Tanrılaştırmaktadır. Biz Tanrılaşmayı bırakıp önce “İNSAN” olma yani erdemli insan vasfını elde edebilmek için gelişmeli ve uyanmalıyız.
Bunun için de bilgi ile Aklımızı ve Vicdanımızı birleştirerek “Sevgi” ile, “Can”a, “Ruha” ulaşalım. İnsan Sevgi gerçekliğini tamamlaması gerekir ki ruha sahip olabilsin.
Kader dönüm noktalarından ve buradan yayılan enerjilerin kaderimizin seyir ettiğinden bahsetmişsiniz. Burada ki yayılan enerjiyi değiştirmemiş mümkün mü? Yoksa bu enerjiye boyun mu eğmeliyiz?
Doğum ve ölüm, tüm dünya insanlarının değişmeyen ortak kaderidir. Toplumsal olarak ortak paydası olan bir kelimedir kader. Herkesin anlayabileceği bir anlam içeriyor olması nedeniyle, kader kelimesi kullandık kitapta. Yoksa, kader, hayat plânı, doğmadan önce belirlenmiş hayat plânı, seçimlerin ortak alanı da diyebiliriz.
Tahayyül bile edemeyeceğimiz, geniş bir perspektifte yapılan seçimler, kapalı şuurla algılanması en zor nedenleri oluşturur. Ruhsal boyutta yapılan seçim, dünyasal boyutta kader olarak yorumlanır. Oysaki seçen de yaşayan da bizizdir. Açık şuurla yapılan seçimler, dünyada kapalı şuurla sanki ilahi bir Yaradanın istekleri doğrultusunda seçimleri yaşamak olarak algılanır.
Kaderin ağlarını, ancak Aşk makası ile kesip, Sevgi kanatları ile aşabiliriz.  (KA’yıb)
Geleceğin kader dönüm noktalarının basıncı vardır, grizu patlaması gibi. Biriken enerjinin basıncıdır bu. O basıncı boşaltmanın birkaç yolu var, eskiler başımın gözümün sadakası diye eski eşyalarını hibe ederlerdi. Yine birtakım talihsiz olayları üst üste yaşadıklarında “bir uğursuzluk var, hayırlara vesile olsun” diyerek sadaka verirler, zekat verirler, birkaç çocuk sevindirirlerdi. Gelecek dönüm noktalarının basıncını boşaltmanın bir yolu da insanlara iyilik yapmaktır.
Bu dönüm noktalarının yarattığı basınç bize hisler, rüyalar, sezgiler ya da ufak uyarılar tarzında gelir. Her insan, inancına göre farklı algılamalar yaşar. Uyarılar yapılır dedik, evrenin bizimle konuşma dili olaylardır. Yaşadığımız olayları takip etmek, bizi uyanıklığa götürecek adımlardan sadece biridir.
Yine KA’yıb’dan bir söz paylaştınız. Bunu kitapta da bolca görüyoruz. Nedir bu “Ka’yıb”, kimdir?
Evet, KA’yıb kelime manası ile ilgili çok fazla paylaşımım oldu. Yeri geldikçe yazdığım kitaplara, bölümler arasına fazlasıyla yerleştirilmiştir. KA’yıb, benim kendi hislerim ve esinlenmelerim sonucunda ortaya çıkmaktadır. Ve bu paylaşımları bu kelime adı altında topladım. Manasını açıklamak gerekirse şöyledir:
Her birimiz çok önemli kayıplarız ve yalnızız, bu dünyada olduğu kadar bu evrende de yalnızız, çünkü yalnız olmayı seçiyoruz. Yön duygumuzu kaybetmişiz, ne yaptığımızın farkında değiliz. Karanlıkta el yordamıyla arayışlarımız kısır döngü içerisinde ve yavaş ilerlemekte. Karanlıktan ışığa açılacak yolu, dişimizle ve tırnağımızla bulmaya çalışıyoruz. Kayıbız çünkü ışığa giden yolda, yalnız olmayı seçtik. Etrafımızda yüzlerce insan varken bile bizler tek tek yalnız ve Kayıb varlıklarız.
Bütünlüğün içinde önemsiz bir insanız ama değerliyiz. Hayal edilemeyecek kadar geniş, büyük ve sonsuz evrende önemsiz bir dünya gezegeniyiz ama değerliyiz. Bütünün değerli bir parçasıyız. Ne kadar küçük, ne kadar önemsiz de olsa değerliyiz. Çok büyük bir bedenin bir hücresi, bir atomuyuz ama değerliyiz. Bir tanesinin eksikliği tüm bütünlüğü alt üst edecek kadar önemli ve değerli olan parçalarız.
Birliğin gücünü hissetmediğimiz sürece, KA’yıb olarak kalacağız. Belki de milyarlarca yıldan beri dünya üzerinde oluşması beklenen enerji alanı birlik enerji alanıydı. Birlik ve bütünlüğün enerji alanının yaratılması. Bu bir anahtardır ve evrende yalnız olmadığımız, KA’yıb olmadığımız gerçeğini bize gösterecek kapının açılması için gerekli anahtar budur. Bu anahtarı birlik ve bütünlük içerisinde oluşturabilir ve kapıyı açabiliriz. Bu da bir son değil, hatta ve hatta büyük bir başlangıcın basamaklarından olacaktır.
Kitapta özellikle Saba melikesi bölümü dikkatimi çekti. Burada İblis ve caydırıcı güçlerin çemberin dışında olduğundan ve çemberin yedili sisteminden bahsetmişsiniz. Burada da bir yedi görüyoruz. Bu çemberin yedili sistemi hangi katmanlardan oluşuyor ve çemberden bahsedebilir misiniz?
Çok teşekkür ederim soru için. Çünkü Saba Melikesi, Hz. Süleyman ve Hüdhüd Kuşu bölümünü uzun zaman önce yazmayı çok istedim. Hz. Mevlana’nın eserlerinde fazlasıyla yer almaktaydı. Ancak kitaba uygunluğu düşünüldü editör tarafından. Daha sonra konulmasına karar verdik.
Konik tarzda yedili sistemin en üstünde bulunan Âlemlerin Rabbi’nin yansıması olan, en alt bölümde bulunan çemberin çeperinde bulunur. Yedili sistemin en dış çeperidir. Piramidin tabanıdır. Hz. Süleyman ise, Âlemlerin Rabbi ile, gönül vasıtası ile irtibat kurabilen ve en dış çeperde bulunan Sebe Melikesi’ni çeperin içine yani çemberin içine dâhil edebilmiştir. Çünkü İblis ve caydırıcı güçler, bu çemberin çeperinin dışında bulunmaktadır. Sebe Melikesi de burada yer alıyordu. Çeperin içine çekildiğinde Yedili sisteme dâhil olmuştur. Bu yüzden özellikle Sebe Suresi’nde bahsedilmekte, Sebe Melikesi olarak adlandırılmaktadır. Mevlâna’nın bâtını yönünü ele alırsak, o ancak kendi cinsinden olanlardan Hz. Süleyman’dan üstüne basa basa bahsetmiştir.
Mevlana’nın eserlerinde anlatmaya çalıştığı nokta buydu. Kendi cinsinden olan Sebe, kendi cinsinden olmayanlara karışmıştı ve ancak arınarak yine kendi cinsinin yanına dönecekti. Bâtıni anlayışla yorumlanırsa “‘Her şey aslına döner” ancak arınarak.

‟Tüm kudret damarlımızdaki akan kanda”

Mansur şarabı isimli bölümde Divan-ı Kebirde geçen şu cümle bana tanıdık geldi; “Tüm kudret damarlımızdaki akan kanda…” Atatürk’ün de bu cümleyi kullandığını biliyoruz. Nedir bu damarlarımızdaki akan kanda bulunan kudretin sırrı?
Sevgi’nin dokunuşu vardır Yoktan-Varlıklarda. Varlıkların dokunuşu da, Yarattığı âlemlerde ve onun oğullarında. Oğulun sırrı babasının yaratılmasında. Oğulun sırrı babasının sırrında. Aşkla yaratılan babanın, oğlu aşkı arar, kadehi dolacak sanır da, kadehin kendi bedeni, Mansur şarabın da Babasının verdiği kan olduğunu bilemez. Tüm kudret damarlarımızdaki akan kanda. Çünkü, ilk yaratımda sevgi ile yoğrulmuştur Varlık alemi. İşte tüm kudret bahsedilen “asil” kandadır. Çünkü asalet, “sevgi ile yoğrulan” yaratımdadır.
Mansur mana itibari ile, ölmeden henüz yaşarken Tanrıya ulaşan, Tanrılaşan manasındadır. Gönülde yol bulup yaklaşabildiği kadar yakınlaşan ve ayakları yerde iken, başı ile âlemleri an zamanda dolaşan ve özündeki tüm bilgileri anda hatırlayan ve döndüğünde ise tüm kainat bilgisini tek bir cümleye sıkıştırılmış ve mana ile her anlayış düzeyine hitap eden kelamları sarf edenlerdir. Hak’kın görünür kâinattaki elçileri, eli, ayağı, ayn bakışındaki gözü olanlardır. Aktaranlardır. İlahi alışverişin kilidi ve anahtarı olanlardır. Hak’tan aldığını insana, insandan aldığını Hak’ka aktaranlardır. Onlar sadık olanlardır, onlar Aşk yolunda olan, Aşka ulaşan ve Aşkın sahibi olanlardır.
İleride yazmayı planladığınız veya şu an yazmayı düşündüğünüz bir eser var mı?
Şu an yazdığım Hacı Bektaş Veli’nin Bâtıni Yönü adlı kitaptır. Bitme aşamasındadır, sanırım çok yakında piyasaya çıkacaktır.

‟Can olmasa, kâinat bir cesettir”

Yeni kitabınızı merakla bekliyoruz. Bektaşiliğin sırları gerçekten de çok az konuşuldu ve aktarıldı. Son olarak eklemek istedikleriniz var mı?
Son olarak, sizin vasıtanızla aktarmak istediğim, eminim diğer yazar arkadaşım Nilüfer Dinç hanımefendinin de dileği budur, bir paragraf mesaj olacak. Bâtıni Mevlana kitabının sonuç bölümünde bir paragraf var. Onu buradan iletmek istedim:
Hz. Mevlana, bâtıni bir sufiydi ve tüm eserlerinde, sözlerinde insanın değerini olabildiğince aktarmış ve “İnsan şekli, arştan da üstündür, düşünceye de sığmaz” demiştir Mesnevi’sinde. (c. VI, 1005) Can olmasa, kâinat bir cesettir, can ise her zerrededir. Her zerre can taşır. Liyakati olan kendi hücrelerinden o canı açığa çıkarır. Yok sayan, caydırıcı etkilerle, dünya çarkında dönüp durur da, ta ki hatırlayana kadar. Yüzünü maddeye dönen maddeye âşıktır, yüzünü Rabb’e dönen ilahi Aşkla dopdolu olur ve nereye baksa Rabb’in yüzünü görür her zerrede ve tüm yansımalarda kendini bulur.
Yine son olarak KA’yıb’tan bir alıntı ile bitirelim cümlemizi:
İnsan, öyle yüce bir yaratılmışlıktır ki, bu bedenimize, yaşadıklarımıza ve diğerleri diye ayırarak, hayıflanamayacak ve kıyaslanamayacak kadar tahayyül ötesidir.  (KA’yıb)
Çok teşekkür ederim, çok güzel sorular hazırlamışsınız. İndigo Dergisi’nde emeği geçen herkese ve tüm okuyanlara saygılarımı sunarım. Başarılarınız daim olsun.
Biz teşekkür ederiz bilgileriniz için. Her kelimeniz manevi âlemden akan ilhamla dolu adeta. Paylaşımlarınız ve bu güzel aydınlatıcı eserleriniz için ruhunuza sağlık.
 

Kevser Yeşiltaş Yalçın’ın kitapları
• Bâtıni Mevlana  (Sınır Ötesi Yayınları, 2011)
• En-el Hak Gizli Öğretisi: Hallac-ı Mansur (Sınır Ötesi Yayınları, 2011)
• Kuantum Gizli Öğretisi (Sınır Ötesi Yayınları, 2010)
Sınır Ötesi Yayınları'ndan çıkan ve Türkiye’de çok satanlar listesine oturanKuantum Gizli Öğretisi ve En-el Hak Gizli Öğretisi-Hallac-ı Mansur isimli kitaplarıyla tanıdığımız Kevser Yeşiltaş Yalçın, şimdi de Nilüfer Dinç ile birlikte kaleme aldığı Bâtıni Mevlana isimli kitabıyla İslam Ezoterizmi’nin en önemli isimlerini mercek altına alıyor.
Bâtıni Mevlana kitabı adeta bizi Hz. Mevlana’nın derin bilgeliğine götürüyor ve bilgeliğin enerjisi ruhumuza doluyor. 2009'dan beri İndigo Dergisi yazarı olan Kevser Hanım’ın ruhundan akan bilgiler, Mevlana’yı anlamımızı sağlayacak gizli anahtarları bize veriyor.
Röportaj  Kevser Yeşiltaş Yalçın

Efe Elmas: Kevser Hanım öncelikle bu güzel kitap için sizleri kutluyorum. Kitabın ve Mevlana’nın enerjisi sizin aracılığınızla bizi alıp götürüyor. Ama bir okuyucu kitabı eline aldığında ilk olarak şunu merak ediyor; Birçok Mevlana ile ilgili kitap var. Bu kitabın sizce diğer Mevlana ile ilgili kitaplardan farkı nedir?
Kevser Yeşiltaş Yalçın: Merhabalar Efe Bey. Öncelikle Bâtıni Mevlana kitabı ile ilgili röportajınızdan dolayı sizlere kendim ve diğer yazar arkadaşım Nilüfer Dinç adına teşekkür ediyorum.
Mevlana Celaleddin-i Rumi, İslam Ezoterizmi’nin en önemli isimlerinden biridir. Ancak onun Bâtıni yönü geniş kitlelerce hiçbir zaman anlaşılamamıştır. Onun Bâtıni yönünü anlayabilmek için günümüze kadar gelen eserlerinin üstündeki örtünün kaldırılması şarttır. Aksi takdirde o büyük Bâtıni öğretinin sırlarına nüfuz edilemez. Sözlerinin üstü örtülü olduğunu bizzat kendisi de şöyle açıklamıştır. “Halka bundan fazla söylemeye imkân yok… Akılların alacağı kadar aşağı mertebeden söylemekteyim.” Müritlerine de yine aynı öğütte bulunmuştur:
  Madem ki duyuyor düşünüyor, seziyorsun… Büyük hakikati bulmak için gönlünü ve idrakini yoracaksın… Duyduklarını ve bulduklarını söyleyeceksin… Sen söylemezsen, ruhunun vasıl olduğu sırları, şiirlere, sazlara, sema’lara söyleteceksin… Bütün bunları dahi söylenemeyecek ölçüde büyük sırlara erdiğin zaman ise… İşte o zaman susacaksın! 
Bâtıni Mevlana kitabında, biz daha çok üstü örtülü kelimeler üzerinde durmaya çalıştık. Gerçekten ne anlatmak istediğini ezoterik bilgiler ışığında ele alarak, daha üst seviyeden yani dünyasal etkilerin daha minimuma inip, dünyasal yorumların daha ötesinde, Bâtıni manaların üzerinde durup yorumlamayı hedefledik. Ve ortaya Mevlana'nın Bâtıni yönünü ele alan bir araştırma kitabı çıkmıştır.
Daha önce Enel Hakk kitabınız ile Hallac-ı Mansur'a değinmiştiniz. Yakın bir zamanda başka bir dervişin Bâtıni yönünü ele almayı düşünüyor musunuz?
Hallac el Mansur, Ene'l Hakk Gizli Öğretisi kitabı, farklı bir tarzda yazıldı. Çünkü O'na ait fazla bir kaynak maalesef yoktu. Daha doğrusu kendi yazdığı eserleri imha edildiği için günümüze gelen "Tavasin" kitabının orijinalinden İngilizceye çevrilmiş nüshalarından faydalandım. Anlaşılması çok zor, anlaşılsa dahi üzerinde yorum yapılabilmesi hatta bunu sözcüklerle aktarılabilmesi en zor sufiler'dendir.
Şu an henüz hazırladığım bitme aşamasında olan ve yakında çıkacak olan kitap, "Bâtıni Daisi" olan Hünkâr Hacı Bektaş Veli ismi ile tanınmış sufi'ye aittir. Hacı Bektaş Velinin Bâtıni yönünü anlatan bir kitap olacaktır. Özellikle anlaşılması çok güç olan Makalat kitabının Bâtıni yönünü ele almayı hedeflemiştir. Kitapta ayrıca, kerametleri ve hayatı da anlatılmıştır.
Bâtıni Daisi kitabınızı merakla bekliyoruz. Kitabınızda merak ettiğim diğer bir nokta, kitap içinde Tasavvufi eğitimler bölümünde aralara, bu eğitimleri çok güzel aktaran öyküler serpiştirilmiş. Bu öyküleri siz mi yazdınız?
Evet güzel bir soru yönelttiniz teşekkür ederim. Biz kitabı hazırlarken, içinde öykülerinde yer alması ve kitabın daha anlaşılır olabileceği teklifini getirmiştim. Hikâyeleri yazıp gönderdim beğenildi ve kitapta yer aldı. Gerçeğe uygun olmasına özellikle dikkat etmeye çalıştım.
‟Aşk hiçbir zaman teklik değildir: ancak iki ile tecelli eder”
Öyküleriniz sayesinde kesinlikle o bölümleri idrak etmek ve içselleştirmek kolaylaşıyor. İçimi titreten hikâyelerdi. Bir de kitapta özellikle Mevlana ve Şems’in birbirine ayna oluşu ve ilahi aşkı buluşlarını çok güzel anlatmışsınız. Birçok sufiye göre sizce Mevlana’nın tesirlerini Dünya’ya bunca yayılmasının sebebi Şems ile buluşması mıdır?
Divan Kebir anlatımlarında Şems bir sevgili, bir güneş, ilahi bir Nur idi. Şems, Mevlâna'nın gönlünde, zahiri olan Hak idi ve Hakk’ın bir yansıması idi. Bir âlim iken, Şems ile aşkı doyasıya akıtan bir Pir hâline dönüştü, başkalaştı. Çünkü AŞK hiçbir zaman teklik değildir. İlahi Aşk ancak iki ile tecelli eder.
Şems gelir Mevlâna'nın yüreği aydınlanır, kör olur maddeye bakan gözleri de, mana gözleri ile görür her zerreyi, her zerredeki Aşkın görkemli muhteşemliğini. Söylenecek tüm sözlerin tükendiği zamanda doğar Şems güneşi Mevlâna yüreğine, bir ateş gibi düşer, açığa çıkar, Aşk zerreleri ve dağılır dünyamıza. Her bilgi, Şems değerine, gerçek değerine ulaşır. Âlim iken bir Aşk insanı olur Mevlâna. Tüm benliği, ilahi benlik içinde yok olur, erir gider. Tüm insanlar bir olur gönül gözünde. O göz ile çağrı yapar tüm insanlığa. Beden kadehini İlahi Aşk'ın nuru ile doldurur, akıtır besler dünya maddesini ve insan zihinlerini. Yeni tohumlar yeşerir tüm bedenlerin titreşimlerinde. Her bir hücre aşk ile doğar. Ancak insan öylesine nefsaniyet ile doldurmuştur ki beden kadehini, yer bulamaz Aşk, açığa çıkamaz. Mevlâna tüm eserlerinde nefsaniyetini yenmenin Aşk ile dolu olmanın ancak kurtuluşa ve uyanışa götüreceğini de önemle vurgulamıştır ve biz de kitabımızda buna açıkça yer vermeye çalıştık.
Peki diğer dervişlerde mesela Bektaşi Veli’de ya da Hallac-ı Mansur’da Allah aşkını uyandıran bir “şems” var mıdır? Yoksa onlar kendi kendilerinin “şemsi” mi olmuşlardır?
Bâtıni Mevlana kitabında, bir bölümü bu konuya ayırdık. Karşıtlar Kavramı: İkinin İkincisi adı altında. Çünkü Hz. Mevlana'nın da önemle üzerinde durduğu bir konu olmuş bu konu. Şems'ten önce ve Şems'ten sonra Mevlana'nın akışlarında büyük bir değişim olduğu eserlerinde göze çarpmaktadır.
  Senin gözün ve dilin, benim gözüm ve dilim oldu. Aramızda artık ikilik kalmadı.  (Divan-ı Kebir: c. III, 1610)

Aşk ile aşık candan birdirler. Aynı canı taşırlar. Sakın sen onları iki sanma, ayrı sanma!  (Divân-ı Kebir c. I, 375)
Hiç kimse aşkın tek başına sahibi olamaz. Biri tennuru ateşlemeye, diğeri harlı kalmasına neden olandır. Çiftler, eşler, ikilik kavramları bizim kâinatımızın tecellisidir. Biri olmadan diğeri olamaz. Ancak kâinatta da iki varlıktan söz edilemez. Bunun için iki olan, tekliğin bütünlüğü ve yansımasıdır. İki olarak görünen, Birliğin görünür hâle gelmesinden başka bir şey değildir. Çünkü dünyasal gözlerimiz ancak İkiyi görür, Biri göremez. İki görünür olandır. Çünkü iki, karşıtlıdır, özünde karşıtı taşır. Birbirini dengeler. Bu dengeleme sonucunda algılarımızda şekil olarak görünür.
O aşkı akıtmaya bense doldurmaya geldim. O aşk-ı çeşme, bense kadehi. (KA'yıb)
Eşitlik ve denklik bu karşıtlardadır. Her şeyin bir karşıtı vardır. Karşıtsız hiçbir şey var olamaz. Yaratımın özünde karşıt mevcuttur. Öz varsa Cevher de vardır. Biri kaynaktır diğeri dengeleyen, gelişen, tekâmül eden ve aktarandır. Her ikisi arasında, algılarımızın çok ötesinde bir alışveriş mevcuttur. Bu alışverişten her ikisi de yararlanır. Ve tüm kainat, görünen görünmeyen her şey bundan beslenir.
Bu yüzden etrafta Şemsler vardır. Ancak Şems gibi olanlarda Hakk’ı gören Mevlânalar yok denecek kadar azdır. Dünya meşgaleleri, gözlerimizin ve kulaklarımızın perdeleri buna müsaade edecek diye bir şey söz konusu değildir. Uyanış her daim olabilir. Sadece algıladığımız evrenin gerçek olmadığını anladığımız vakit gerçekleşecektir.
Hallac-ı el Mansur, "İnsan, zahiri bedenini fark ettiği an ölümsüzleşir, her daim diri olur." demiştir. Ene'l Hak Gizli Öğretisi kitabında bunun açıklamasını uzun olarak yaptık. O zahiri bedeni fark etmesi için bir Şems'e ihtiyacı vardır, bu da karşıt ve ikili yani dualite kavramını ortaya çıkarır. Yansımalarla ancak kendi zahiri bedenini fark edebilirsin. Yoksa zahiri yani görünen beden içinde olduğunu fark edecek bir akıl ve vicdan birliğini yansımalardan alabilirsin. Herkes birbirinin aynasıdır sözü buradan gelmektedir.
Elbette sorunuzda bahsettiğiniz Sufiler de kendilerini yetiştiren hocalarından etkilenmişler ve düşünce tarzlarını devam ettirmişler ya da kendi ruhlarından gelen kaynaktan da beslenmişlerdir. Yine de Hz. Mevlana ve Şems diyalogları gibi belirgin bir isim kaynaklarda belirtilmemiştir. Hacı Bektaş Veli ile ilgili araştırmalarım devam ediyor. Tüm bilgileri yeni hazırlanan kitapta, elimden geldiğince aktarmaya çalışacağım.
Ayrıca sormadan geçemeyeceğim sizlerde kitabı ele alırken AŞK ile yazmışsınız. Bu akışı nasıl yakalıyorsunuz? Nilüfer Hanımla ortak bakış açısıyla kitabı ortaya çıkarmışsınız, bu da güzel bir uyum gerektirir sanırım.
Ene'l Hak Gizli Öğretisi ve Bâtıni Mevlana kitapları ile ilgili çok fazla e-posta, mesaj ve telefon alıyorum. Yorumlar ve aktarımlar daha çok "Aşk ile yazılmış" ifadesinde birleşiyor. Elbette okuyucunun yorumu ve ifadeleri çok önemli. Okuyan ve bunu hisseden herkese tek tek gönülden teşekkürlerimi sunarım.
O akışı yakalamak ifadesinin açılımını sözcüklerle tarif etmek imkansız hatta kelimelere dökülse fazla bir mana ifade etmeyecektir. Çünkü kelimelerin yetersiz kaldığı bir açıklama olacaktır. Yine Hz. Mevlana'nın dediği gibi, Aşk içinde olmak ya da Aşk akışını yakalamak için şu sözü en uygun mana içerecektir.
  Aşk ilahi bir aynadır.  (Divân-ı Kebir c. IV, 1196)
Nilüfer Dinç hanımefendi ile müthiş bir uyum içinde olduğumuzu düşünüyorum. Çünkü bâtıni bir sufinin öğretisini ele almak, ne anlatmaya çalıştığını bâtıni yönünü yorumlayıp anlayışa uygun hale getirmek, çok büyük bir sorumluluk istiyor. Kaldı ki, tasavvuf edebiyatı, en zor anlaşılan olmuştur bugüne kadar. Bizim yapmaya çalıştığımız, uyum içerisinde, zor olarak nitelendirilenin, en uygun anlayışla yorumlayarak, fakat aslına da sadık kalarak bir kitap hazırlamaktı.
Kitabın “Akıl ve Bilgi” bölümünde bilginin gönle aksedilmesi, gönülde nurlandırılması gerektiğinden bahsetmiş Mevlana. Peki, bilgimizi gönülle nasıl nurlandırabiliriz?
Akıl rehberdir. Vicdan yani gönül de rehberdir. Akıl süzgecinden geçtiği kadar vicdan süzgecinden de geçen bilgi ancak idrak edilir. Sadece akıl ve sadece vicdan değil, her ikisinin de rehberliği çok önemli. Nefs burada bertaraf ediliyor. Nefs sadece bedensel ihtiyaçlar oranında "ölçülü" kalmalıdır. Oysa günümüz insanlığı tamamen "nefsaniyet" boyutunda hareket etmekte.
Akıl ve vicdan birliği, Tanrısal boyuta en yakın boyuttur. (Tanrı kelimesi Tengri kelimesinden gelmekte ve öz Türkçedir. Hristiyanlıkla bir bağlantı içermez.) İnsan prototipinin en önemli özelliğidir. Yaratımında, kendisine verilen ruh ve kudrettir.  Âlemlerin rabbine ulaşan tek yol vicdan yani gönüldür. Çünkü ayette der ki "yakınım"kudretle yoğurur, ruhundan üfler, aşağıların aşağısına atar. "Akrebu"dur, şah damarından yakındır. Sonra yine döndürür aslına. Kendinden kendine olan bu seyirde her daim diri ve uyanık, hatırlayan, açanlardan olalım diye. Ve Yaratıcı ile Kul arasına hiçbir şey girmez. İşte bu yüzden gönül, Âlemlerin yaratıcısına açılan bir yoldur. Akıl zaten en başta verilendir. Burnundan üflenen, bizim amacımız, işte o vicdan ışığını yakabilmek. Nasıl yakılır? Ancak akıl ile.
Akıl bir melekedir. En önemli cevherdir. En büyük hazinedir. Bizden üst boyutta olan tüm ilahi varlıklar da, insanın bu özelliğine kavuşması için vazifelilerdir. Yardımda bulunurlar. Aklın anahtarı ve gönül ışığını yakabilmeleri için. Her an her saniye yanımızdalar ve yardımlar.
Anahtar nedir?
Kapı var mıdır?
Kapı vardır. Ancak kapı önünde beklediğimiz değildir. Zaten kendimizizdir. Kapı da biz anahtar da biz… Kapı açılır ancak içten içe genişler. İçten dışa değil. Nokta büyümez ancak içsel olarak genişler ve kâinatı kapsar. Oysa zerre kadar nokta olarak zahirde yani görünende kalır. Oysa batında kâinat kadar geniştir. Tasavvuftur yani içsellik. İçe yolculuk.
İçe yolculukta en önemli rehber 'AKIL"dır.  Çünkü zaten ona sahibiz. Kullanmak ya da kullanmamak insanın elinde. Ama sahiptir.
Akıl melekesi rehberliğinde, içsel yolculukta edinilen tüm deneyimler "vicdan" yani gönül yolunu açar ve oradan tüm ilahi varlıklara ulaşır. Gönül ışığını yakanlar sıddk olanlardır. Çünkü kuranda "sadıklarla beraber olun" der. Sadık olun demez. Sadık olunmaz, sadıklarla beraber olunur. Sadık olunmaz çünkü nefsaniyet vardır. Ancak kontrollü ve ölçülü olmak zaten sadıklardan olma yolunda ilk adımlardır. Her görünenin görünmeyeni vardır. Biz şekille meşgulüz. Çanağın dışını yıkar dururuz. Oysa içi cerahatle dolu olan çanağın dışını binlerce kere yıkasan ne olur ki. İçe nüfuz etmeyen arındırılmayan hep "aynı" kalır. Değişmez.
İçi dışı bir etmezsen "İnsan" olamazsın. "Hayvansal dürtülerle" hareket eden bir canlı olunur.
Herkes bir bedene sahiptir ve kendini İlahlaştırıp Tanrılaştırmaktadır. Biz Tanrılaşmayı bırakıp önce "İNSAN" olma yani erdemli insan vasfını elde edebilmek için gelişmeli ve uyanmalıyız.
Bunun için de bilgi ile Aklımızı ve Vicdanımızı birleştirerek "Sevgi" ile, "Can"a, "Ruha" ulaşalım. İnsan Sevgi gerçekliğini tamamlaması gerekir ki ruha sahip olabilsin.
Kader dönüm noktalarından ve buradan yayılan enerjilerin kaderimizin seyir ettiğinden bahsetmişsiniz. Burada ki yayılan enerjiyi değiştirmemiş mümkün mü? Yoksa bu enerjiye boyun mu eğmeliyiz?
Doğum ve ölüm, tüm dünya insanlarının değişmeyen ortak kaderidir. Toplumsal olarak ortak paydası olan bir kelimedir kader. Herkesin anlayabileceği bir anlam içeriyor olması nedeniyle, kader kelimesi kullandık kitapta. Yoksa, kader, hayat plânı, doğmadan önce belirlenmiş hayat plânı, seçimlerin ortak alanı da diyebiliriz.
Tahayyül bile edemeyeceğimiz, geniş bir perspektifte yapılan seçimler, kapalı şuurla algılanması en zor nedenleri oluşturur. Ruhsal boyutta yapılan seçim, dünyasal boyutta kader olarak yorumlanır. Oysaki seçen de yaşayan da bizizdir. Açık şuurla yapılan seçimler, dünyada kapalı şuurla sanki ilahi bir Yaradanın istekleri doğrultusunda seçimleri yaşamak olarak algılanır.
  Kaderin ağlarını, ancak Aşk makası ile kesip, Sevgi kanatları ile aşabiliriz.  (KA’yıb)
Geleceğin kader dönüm noktalarının basıncı vardır, grizu patlaması gibi. Biriken enerjinin basıncıdır bu. O basıncı boşaltmanın birkaç yolu var, eskiler başımın gözümün sadakası diye eski eşyalarını hibe ederlerdi. Yine birtakım talihsiz olayları üst üste yaşadıklarında “bir uğursuzluk var, hayırlara vesile olsun” diyerek sadaka verirler, zekat verirler, birkaç çocuk sevindirirlerdi. Gelecek dönüm noktalarının basıncını boşaltmanın bir yolu da insanlara iyilik yapmaktır.
Bu dönüm noktalarının yarattığı basınç bize hisler, rüyalar, sezgiler ya da ufak uyarılar tarzında gelir. Her insan, inancına göre farklı algılamalar yaşar. Uyarılar yapılır dedik, evrenin bizimle konuşma dili olaylardır. Yaşadığımız olayları takip etmek, bizi uyanıklığa götürecek adımlardan sadece biridir.
Yine KA'yıb’dan bir söz paylaştınız. Bunu kitapta da bolca görüyoruz. Nedir bu “Ka'yıb”, kimdir?
Evet, KA'yıb kelime manası ile ilgili çok fazla paylaşımım oldu. Yeri geldikçe yazdığım kitaplara, bölümler arasına fazlasıyla yerleştirilmiştir. KA'yıb, benim kendi hislerim ve esinlenmelerim sonucunda ortaya çıkmaktadır. Ve bu paylaşımları bu kelime adı altında topladım. Manasını açıklamak gerekirse şöyledir:
Her birimiz çok önemli kayıplarız ve yalnızız, bu dünyada olduğu kadar bu evrende de yalnızız, çünkü yalnız olmayı seçiyoruz. Yön duygumuzu kaybetmişiz, ne yaptığımızın farkında değiliz. Karanlıkta el yordamıyla arayışlarımız kısır döngü içerisinde ve yavaş ilerlemekte. Karanlıktan ışığa açılacak yolu, dişimizle ve tırnağımızla bulmaya çalışıyoruz. Kayıbız çünkü ışığa giden yolda, yalnız olmayı seçtik. Etrafımızda yüzlerce insan varken bile bizler tek tek yalnız ve Kayıb varlıklarız.
Bütünlüğün içinde önemsiz bir insanız ama değerliyiz. Hayal edilemeyecek kadar geniş, büyük ve sonsuz evrende önemsiz bir dünya gezegeniyiz ama değerliyiz. Bütünün değerli bir parçasıyız. Ne kadar küçük, ne kadar önemsiz de olsa değerliyiz. Çok büyük bir bedenin bir hücresi, bir atomuyuz ama değerliyiz. Bir tanesinin eksikliği tüm bütünlüğü alt üst edecek kadar önemli ve değerli olan parçalarız.
Birliğin gücünü hissetmediğimiz sürece, KA’yıb olarak kalacağız. Belki de milyarlarca yıldan beri dünya üzerinde oluşması beklenen enerji alanı birlik enerji alanıydı. Birlik ve bütünlüğün enerji alanının yaratılması. Bu bir anahtardır ve evrende yalnız olmadığımız, KA’yıb olmadığımız gerçeğini bize gösterecek kapının açılması için gerekli anahtar budur. Bu anahtarı birlik ve bütünlük içerisinde oluşturabilir ve kapıyı açabiliriz. Bu da bir son değil, hatta ve hatta büyük bir başlangıcın basamaklarından olacaktır.
Kitapta özellikle Saba melikesi bölümü dikkatimi çekti. Burada İblis ve caydırıcı güçlerin çemberin dışında olduğundan ve çemberin yedili sisteminden bahsetmişsiniz. Burada da bir yedi görüyoruz. Bu çemberin yedili sistemi hangi katmanlardan oluşuyor ve çemberden bahsedebilir misiniz?
Çok teşekkür ederim soru için. Çünkü Saba Melikesi, Hz. Süleyman ve Hüdhüd Kuşu bölümünü uzun zaman önce yazmayı çok istedim. Hz. Mevlana'nın eserlerinde fazlasıyla yer almaktaydı. Ancak kitaba uygunluğu düşünüldü editör tarafından. Daha sonra konulmasına karar verdik.
Konik tarzda yedili sistemin en üstünde bulunan Âlemlerin Rabbi’nin yansıması olan, en alt bölümde bulunan çemberin çeperinde bulunur. Yedili sistemin en dış çeperidir. Piramidin tabanıdır. Hz. Süleyman ise, Âlemlerin Rabbi ile, gönül vasıtası ile irtibat kurabilen ve en dış çeperde bulunan Sebe Melikesi’ni çeperin içine yani çemberin içine dâhil edebilmiştir. Çünkü İblis ve caydırıcı güçler, bu çemberin çeperinin dışında bulunmaktadır. Sebe Melikesi de burada yer alıyordu. Çeperin içine çekildiğinde Yedili sisteme dâhil olmuştur. Bu yüzden özellikle Sebe Suresi’nde bahsedilmekte, Sebe Melikesi olarak adlandırılmaktadır. Mevlâna'nın bâtını yönünü ele alırsak, o ancak kendi cinsinden olanlardan Hz. Süleyman’dan üstüne basa basa bahsetmiştir.
Mevlana'nın eserlerinde anlatmaya çalıştığı nokta buydu. Kendi cinsinden olan Sebe, kendi cinsinden olmayanlara karışmıştı ve ancak arınarak yine kendi cinsinin yanına dönecekti. Bâtıni anlayışla yorumlanırsa "'Her şey aslına döner" ancak arınarak.
‟Tüm kudret damarlımızdaki akan kanda”
Mansur şarabı isimli bölümde Divan-ı Kebirde geçen şu cümle bana tanıdık geldi; “Tüm kudret damarlımızdaki akan kanda…” Atatürk’ün de bu cümleyi kullandığını biliyoruz. Nedir bu damarlarımızdaki akan kanda bulunan kudretin sırrı?
Sevgi’nin dokunuşu vardır Yoktan-Varlıklarda. Varlıkların dokunuşu da, Yarattığı âlemlerde ve onun oğullarında. Oğulun sırrı babasının yaratılmasında. Oğulun sırrı babasının sırrında. Aşkla yaratılan babanın, oğlu aşkı arar, kadehi dolacak sanır da, kadehin kendi bedeni, Mansur şarabın da Babasının verdiği kan olduğunu bilemez. Tüm kudret damarlarımızdaki akan kanda. Çünkü, ilk yaratımda sevgi ile yoğrulmuştur Varlık alemi. İşte tüm kudret bahsedilen "asil" kandadır. Çünkü asalet, "sevgi ile yoğrulan" yaratımdadır.
Mansur mana itibari ile, ölmeden henüz yaşarken Tanrıya ulaşan, Tanrılaşan manasındadır. Gönülde yol bulup yaklaşabildiği kadar yakınlaşan ve ayakları yerde iken, başı ile âlemleri an zamanda dolaşan ve özündeki tüm bilgileri anda hatırlayan ve döndüğünde ise tüm kainat bilgisini tek bir cümleye sıkıştırılmış ve mana ile her anlayış düzeyine hitap eden kelamları sarf edenlerdir. Hak'kın görünür kâinattaki elçileri, eli, ayağı, ayn bakışındaki gözü olanlardır. Aktaranlardır. İlahi alışverişin kilidi ve anahtarı olanlardır. Hak'tan aldığını insana, insandan aldığını Hak'ka aktaranlardır. Onlar sadık olanlardır, onlar Aşk yolunda olan, Aşka ulaşan ve Aşkın sahibi olanlardır.
İleride yazmayı planladığınız veya şu an yazmayı düşündüğünüz bir eser var mı?
Şu an yazdığım Hacı Bektaş Veli'nin Bâtıni Yönü adlı kitaptır. Bitme aşamasındadır, sanırım çok yakında piyasaya çıkacaktır.
‟Can olmasa, kâinat bir cesettir”
Yeni kitabınızı merakla bekliyoruz. Bektaşiliğin sırları gerçekten de çok az konuşuldu ve aktarıldı. Son olarak eklemek istedikleriniz var mı?
Son olarak, sizin vasıtanızla aktarmak istediğim, eminim diğer yazar arkadaşım Nilüfer Dinç hanımefendinin de dileği budur, bir paragraf mesaj olacak. Bâtıni Mevlana kitabının sonuç bölümünde bir paragraf var. Onu buradan iletmek istedim:
Hz. Mevlana, bâtıni bir sufiydi ve tüm eserlerinde, sözlerinde insanın değerini olabildiğince aktarmış ve "İnsan şekli, arştan da üstündür, düşünceye de sığmaz" demiştir Mesnevi'sinde. (c. VI, 1005) Can olmasa, kâinat bir cesettir, can ise her zerrededir. Her zerre can taşır. Liyakati olan kendi hücrelerinden o canı açığa çıkarır. Yok sayan, caydırıcı etkilerle, dünya çarkında dönüp durur da, ta ki hatırlayana kadar. Yüzünü maddeye dönen maddeye âşıktır, yüzünü Rabb’e dönen ilahi Aşkla dopdolu olur ve nereye baksa Rabb’in yüzünü görür her zerrede ve tüm yansımalarda kendini bulur.
Yine son olarak KA'yıb'tan bir alıntı ile bitirelim cümlemizi:
  İnsan, öyle yüce bir yaratılmışlıktır ki, bu bedenimize, yaşadıklarımıza ve diğerleri diye ayırarak, hayıflanamayacak ve kıyaslanamayacak kadar tahayyül ötesidir.  (KA'yıb)
Çok teşekkür ederim, çok güzel sorular hazırlamışsınız. İndigo Dergisi'nde emeği geçen herkese ve tüm okuyanlara saygılarımı sunarım. Başarılarınız daim olsun.
Biz teşekkür ederiz bilgileriniz için. Her kelimeniz manevi âlemden akan ilhamla dolu adeta. Paylaşımlarınız ve bu güzel aydınlatıcı eserleriniz için ruhunuza sağlık.

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...