05 Eylül 2014

PEYGAMBERLER TARİHİ SİLSİLESİ VE HAYATLARI


Peygamberler Tarihi
Hz. İbrahim
Hz. İsmail ve Hz. İshak
Hz. Lut
Hz. Yusuf
Hz. Musa
Hz. Süleyman
Hz. İsa
Hz. Muhammed

Peygamberler tarihine bakıldığında çok çarpıcı bir gerçekle karşılaşılır: Peygamberlerin büyük bir bölümü aynı soydan gelmektedirler. Bu durum Kuran'ın pek çok ayetinde bildirilmektedir:
İşte bunlar; kendilerine Allah'ın nimet verdiği peygamberlerdendir; Adem'in soyundan, Nuh ile birlikte taşıdıklarımız (insan nesillerin)den, İbrahim ve İsrail (Yakup)in soyundan, doğru yola eriştirdiklerimizden ve seçtiklerimizdendirler.... (Meryem Suresi, 58)
Ayetin ifadesinden de anlaşıldığı gibi, kendilerine peygamberlik verilen bu üstün insanlar Allah tarafından özel olarak seçilen ve doğru yola eriştirilen kişilerdir. Allah'ın bir insanı seçmesi elbette ki çok büyük bir şereftir. Bu nedenle peygamberler hem Allah tarafından seçilmiş olmaları hem de sahip oldukları güzel ahlak nedeniyle çok kıymetli insanlardır.
İlk peygamber olan Hz. Adem'den sonra, Kuran'da adı geçen en eski peygamber Hz. Nuh'tur. Hz. Nuh, bilindiği gibi inkarcı bir kavme Allah'ın varlığını ve birliğini anlatmak için büyük bir sabır ve kararlılık göstermiş, kavmi inkarda diretince de Allah büyük bir tufan yaratarak tüm kavmi suda boğmuştur. Bir tek Hz. Nuh ve onunla birlikte iman edenler kurtulmuş, Allah'ın vahyi üzerine yaptıkları gemi sayesinde tufandan korunmuşlardır.
Allah Kuran'da Hz. Nuh'tan övgüyle bahsetmektedir:
Alemler içinde selam olsun Nuh'a. Gerçekten Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz. Şüphesiz o, Bizim mümin olan kullarımızdandı. (Saffat Suresi, 79-81)
Hz. Nuh'un ardından nesiller geçmiş, insanlar yine sapkınlığa düşmüş, Allah'ı bırakıp putlara tapmaya başlamışlardır. Bu dönemde Allah, insanları tekrar Hak Din'e çağırması, gerçek Rabbimiz olan Allah'a davet etmesi için Hz. İbrahim'i peygamberlikle görevlendirmiştir. Hz. İbrahim, Hz. Nuh'un yeryüzünde "baki" kalmış olan soyundandır. Kuran'da Allah "doğrusu İbrahim de onun (Nuh'un) bir kolundandır" (Saffat Suresi, 83) şeklinde buyurmaktadır.


Hz. İbrahim, Allah'ın övdüğü, çok salih ve mübarek bir insandır. Öyle ki Allah onu "dost edinmiştir". Bir ayette Allah şöyle buyurmaktadır:
İyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve hanif (tevhidi) olan İbrahim'in dinine uyandan daha güzel din'li kimdir? Allah, İbrahim'i dost edinmiştir. (Nisa Suresi, 125)
Hz. İbrahim yine Kuran'da bildirildiği üzere; İman sahibi, güzel ahlaklı, yumuşak huylu, duygulu ve gönülden Allah'a yönelen biriydi. (Hud Suresi, 75)
Hz. İbrahim'le birlikte, kesintisi olmayan bir peygamberler silsilesi de başlamıştır. Hz. İbrahim, inkarcılara karşı ihlaslı ve azimli bir tebliğ görevi yürütmesine karşın, etrafındaki insanların çoğu (Hz. İbrahim'in akrabası olan Hz. Lut hariç) bu tebliğe icabet etmemiştir. Bunun üzerine Hz. İbrahim Allah'tan kendisine varis olacak ve Allah'ın dinini yeryüzünde temsil etmeye devam edecek salih bir mümin istemiştir. Allah Hz. İbrahim'in duasına bir mucizeyle karşılık vermiş, kendisi çok yaşlı ve karısı da kısır olmasına rağmen ona salih bir çocuk müjdelemiştir. Böylece Hz. İbrahim Hz. İshak'ın babası olmuştur. Hz. İshak da Allah katında seçkin olan, iman, akıl ve takva sahibi bir peygamberdir. Hz. İshak da bir zaman sonra bir evlat sahibi olmuş ve ona "Yakub" adını vermiştir. Her ikisi de, Hz. İbrahim için Allah'ın birer armağanı olmuştur:
Böylelikle, onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından kopup-ayrılınca ona İshak'ı ve (oğlu) Yakup'u armağan ettik ve her birini peygamber kıldık. (Meryem Suresi, 49)
Biz ona İshak'ı ve Yakub'u armağan ettik ve onun soyunda peygamberliği ve kitabı kıldık, ecrini de dünyada verdik. Şüphesiz o, ahirette salih olanlardandır. (Ankebut Suresi, 27)
Hz. İbrahim'in bir diğer oğlu ise Hz. İsmail'dir. Her ikisi birlikte insanlar için ilk kurulan "ev", yani ibadet mekanı olan Kabe'yi inşa etmiştir. Bu sırada yaptıkları dua Kuran'da şöyle bildirilir:


İbrahim, İsmail'le birlikte Evin (Ka'be'nin) sütunlarını yükselttiğinde (ikisi şöyle dua etmişti): "Rabbimiz bizden kabul et. Şüphesiz, Sen işiten ve bilensin"; "Rabbimiz, ikimizi Sana teslim olmuş kıl ve soyumuzdan Sana teslim olmuş bir ümmet (ver). Bize ibadet yöntemlerini göster ve tevbemizi kabul et. Şüphesiz, Sen tevbeleri kabul eden ve esirgeyensin." (Bakara Suresi, 127-128)
Allah bu duaya icabet etmiş ve Hz. İbrahim'in soyundan Allah'a teslim olmuş bir ümmet yaratmıştır. Hz. İbrahim'in oğulları, torunları ve onların çocukları, aralarında peygamberler bulunan ve putperestlerle dolu bir ortamda Allah'a iman edip O'nun hükümlerine göre yaşamış mübarek insanlardır. Hz. Musa, Hz. Harun, Hz. Davud, Hz. Süleyman, Hz. Eyyub, Hz. Yunus gibi daha pek çok peygamber de yine Hz. İbrahim'in soyundan gelen hidayet ehli, salih, kamil insanlardır. Peygamberler soyu ile ilgili olarak Allah şöyle buyurmaktadır:
Ve ona (İbrahim'e) İshak'ı ve Yakub'u armağan ettik, hepsini hidayete eriştirdik; bundan önce de Nuh'u ve onun soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u hidayete ulaştırdık. Biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz. Zekeriya'yı, Yahya'yı, İsa'yı ve İlyas'ı da (hidayete eriştirdik.) Onların hepsi salihlerdendir. İsmail'i, Elyasa'yı, Yunus'u ve Lut'u da (hidayete eriştirdik). Onların hepsini alemlere üstün kıldık. Babalarından, soylarından ve kardeşlerinden, kimini (bunlara kattık); onları da seçtik ve dosdoğru yola yöneltip-ilettik. Bu, Allah'ın hidayetidir; kullarından dilediğini bununla hidayete erdirir. Onlar da şirk koşsalardı, elbette bütün yapıp-ettikleri 'onlar adına' boşa çıkmış olurdu. Bunlar, kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiklerimizdir. Eğer bunları tanımayıp-küfre sapıyorlarsa, andolsun, Biz buna (karşı) inkara sapmayan bir topluluğu vekil kılmışızdır. İşte Allah'ın hidayet verdikleri bunlardır... (Enam Suresi, 84-90)

 

Elbette ki peygamberler seçilmiş, üstün insanlardır, ancak ileriki bölümlerde de görüleceği gibi, aynı soydan geldikleri, aynı seçkin insanların torunları, kardeşleri, oğulları, babaları veya eşleri oldukları halde aralarından Allah'ın rızasına aykırı hareket eden, O'nun sınırlarını çiğneyen ve dine muhalefet eden insanlar da çıkmaktadır. Allah bu durumu bir başka ayetinde şöyle açıklar:
Andolsun, Biz Nuh'u ve İbrahim'i (elçi olarak) gönderdik, peygamberliği ve kitabı onların soylarında kıldık. Öyle iken, içlerinde hidayeti kabul edenler vardır, onlardan birçoğu da fasık olanlardır. (Hadid Suresi, 26)

HZ. İBRAHİM
Allah Kuran'da ilk peygamberin Hz. Adem olduğunu bildirir. Hz. Adem'den sonra Kuran'da adı anılan ikinci peygamber Hz. Nuh'tur. Hz. İbrahim ise, Hz. Nuh'tan bir zaman sonra yaşamıştır ve Kuran'da verilen bilgiye göre Hz. Nuh'un soyundandır. (Saffat Suresi, 83) Hz. İshak, Hz. İsmail, Hz. Yakup, Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz. Harun, Hz. Davud, Hz. Süleyman, Hz. Zekeriya, Hz. Yahya ve Hz. İsa ise Hz. İbrahim'in soyundan gelen peygamberlerdendir.
Tarihi kaynaklarda Hz. İbrahim'in Ortadoğu'da, Mezopotamya bölgesinde yaşadığı yazılmaktadır. Kuran'da ise Hz. İbrahim'in oğlu Hz. İsmail'le birlikte Kabe'yi inşa ettiği bildirilmektedir. Bu bilgi bize Hz. İbrahim'in yaşadığı coğrafyanın Ortadoğu olduğunu göstermektedir.



Kuran'da Hz. İbrahim'in kavmi hakkında verilen önemli bir bilgi de, bu toplumun putperest olduğudur. Nitekim bu bilgi tarihi kaynaklarda da yer almakta, o dönemde Ortadoğu'daki kavimlerin tamamına yakınının putperest inançlara sahip oldukları belirtilmektedir. Devrin putperest toplumları, ya kendi elleriyle yaptıkları heykellere ya da Güneş, Ay gibi gök cisimlerine tapınmışlardır. Mezopotamya'da yapılan kazılarda Güneş'e ve Ay'a tapınmak için yapılan ve "Ziggurat" adı verilen tapınaklara dair kalıntılar ve bilgiler bulunmuştur. Taştan veya kilden yapılmış ve put olarak kullanılmış pek çok heykel kalıntısı, yine bu bölgedeki arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılmıştır.


Kısacası tarihsel ve arkeolojik bilgiler, Hz. İbrahim'in yaşadığı devirlerde Ortadoğu'nun bir "putperestler diyarı" olduğunu göstermektedir. Allah Hz. İbrahim'i seçmiş, peygamberlik göreviyle şereflendirmiştir. O, salih bir kul olarak, bu son derece azgın, saldırgan ve zalim putperestlerin arasında Allah'ın Hak Dini'ni ve güzel ahlakı temsil etmiştir.
Rabbimizin Kuran'da bildirdiğine göre Hz. İbrahim'in kavmi taştan, tahtadan heykeller yapıyor, sonra da bu heykelleri ilah olarak kabullenip onlara tapıyorlardı. İbadetlerini bu putların önünde yerine getiriyor, onlara dua ediyor ve onlardan yardım diliyorlardı. Kendilerine zarar vereceklerine inanarak, kendi elleriyle şekil verdikleri, hareket edemeyen bu cansız tahta ve taş parçalarından korkuyor, onlardan medet umuyorlardı. En önemlisi de, bu batıl inanışlarında son derece ısrarlı olmalarıydı. Kendilerinden önceki nesillerin -atalarının– yaşamlarını körü körüne taklit ediyor, her nesil bir sonraki nesle bu sapkın inanışı gelenek halinde miras bırakıyordu.



Allah böyle bir kavim içinde büyüyen Hz. İbrahim'e, göklerin, yerin ve ikisinin arasındaki herşeyin Yaratıcısının Kendisi olduğunu, aksine inananların büyük bir sapkınlık içinde olduklarını vahyetti. Ancak putperest kavmi, Hz. İbrahim'in de kendileri gibi düşünmesini ve yaşamasını istiyordu. Hz. İbrahim ise kavminin bu sapkın inancından yüz çevirdi, inandıkları sahte ilahların hepsini reddetti, tek ve gerçek İlah olan Allah'a iman etti. Allah, imanını daha da artırması ve sağlamlaştırması için, Hz. İbrahim'e, Kendisi'nin göklerde ve yerdeki kudretinin ve hakimiyetinin delillerini gösterdi:
Böylece İbrahim'e, -kesin bilgiyle inananlardan olması için- göklerin ve yerin melekutunu gösteriyorduk.(Enam Suresi, 75)
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Hz. İbrahim putperestlerden oluşan ve ataları da putlara tapan bir kavmin içerisinde yetişmiştir. Onlarla birlikte büyümüş, onların eğitimini almıştır. Ancak kavmi sapkın ve batıl bir yaşam sürerken o, kavminin diğer fertlerinden çok farklı bir karakter ve çok üstün bir ahlak göstermiş, Allah'a imanıyla kavminden kopup ayrılmıştır.
Hz. İbrahim, sadece şirkten (yani Allah'a ortak koşmaktan) kopup ayrılmakla kalmamış, dahası şirk içerisinde olan bu topluluğa Allah'ın varlığını anlatmış, onları Allah'a iman etmeye davet etmiştir. Fakat kavmindeki insanlar Hz. İbrahim'in anlattığı gerçekleri kabul etmemişlerdir. Buna gösterdikleri gerekçe ise atalarının dinine uymakta oluşlarıdır:
Ne zaman onlara: "Allah'ın indirdiklerine uyun" denilse, onlar: "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız" derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler? (Bakara Suresi, 170)
Hz. İbrahim'in kavminin asırlardır süregelen bu sapkın ve putperest dini terk etmeme nedenlerinden bir tanesi, dinden uzak yaşayan insanların geleneksel bir yanılgısıdır: Doğru, akılcı ve hak olana göre değil, çoğunluğa göre hareket etmek. Onlara göre, eğer bir inancı ve düşünceyi çoğunluk kabul ediyorsa, bu inanış doğru olarak kabul edilmelidir. Aksini düşünmek, yani toplum tarafından genel kabul gören bir düşünceyi sorgulamak, araştırmak, eleştirmek gereksizdir. İşte bu durum Kuran'da Allah'ın tarif ettiği, insanların sakınmaları gereken önemli bir yanılgıdır. Allah Kuran'da insanları bu konuda şöyle uyarmaktadır:
Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminle yalan söylerler.' (Enam Suresi, 116)
Hz. İbrahim ise, -tüm diğer peygamberler ve salih müminler gibi- iman etmeyenlerin bu büyük yanılgısından çok uzaktır. O, tüm kavmini, yakınlarını ve akrabalarını karşısına almak pahasına doğrulardan vazgeçmemiştir. Kesin bir kararlılıkla Allah'a iman etmiş ve hiçbir zorluk ya da baskı onu yolundan döndürmemiştir.
Allah'ın Hz. İbrahim'e Peygamberlik Vermesi
Hayatları boyunca Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmayı hedef edinen peygamberler, Allah'ın emirlerini tam olarak yerine getirerek her zaman örnek bir hayat yaşamışlardır.
Peygamberlik, Allah'ın seçkin kullarına nasip ettiği şerefli bir makamdır. Nitekim Allah, Hz. İbrahim'e, bir denemeden sonra, bu şerefli makamı nasip etmiştir. Kuran'da Allah, Hz. İbrahim'e peygamberlik görevini vermeden önce onu denediğini şöyle bildirmektedir:
Hani Rabbi, İbrahim'i birtakım kelimelerle denemişti. O da (istenenleri) tam olarak yerine getirmişti. (O zaman Allah İbrahim'e): "Seni şüphesiz insanlara imam kılacağım" dedi. (İbrahim) "Ya soyumdan olanlar?" deyince (Allah:) "Zalimler Benim ahdime erişemez" dedi. (Bakara Suresi, 124)
Ayette belirtildiği üzere, Hz. İbrahim Allah'ın denemesine karşılık son derece itaatli davranmış ve Rabbimizin emirlerini tam olarak yerine getirmiştir. Bütün müminler de aynı Hz. İbrahim gibi Allah'ın emirlerini eksiksiz olarak yerine getirmekle sorumludurlar. Hz. İbrahim'in Allah'a olan kayıtsız şartsız itaati, O'nun emirlerine gösterdiği boyun eğiciliği hepimiz için çok güzel bir örnektir.



Hz. İbrahim Allah'ın genç yaşlarda (Enbiya Suresi, 60) elçilikle şereflendirdiği, üstün vasıflara sahip olan bir kuludur. Allah şirk içinde olan kavminin içinden seçip, Kendi dinini tebliğ etme görevini ona nasip etmiştir. Allah Kuran'da Hz. İbrahim'e vahyettiklerini şu ayetle bizlere bildirmektedir:
Yoksa onlar, Allah'ın Kendi fazlından insanlara verdiklerini mi kıskanıyorlar? Doğrusu Biz, İbrahim ailesine Kitab'ı ve hikmeti verdik; onlara büyük bir mülk de verdik. (Nisa Suresi, 54)
Üstteki ayette, İbrahim ailesine, yani Hz. İbrahim ve soyuna, "Kitap ve hikmet" verildiği bildirilmektedir. Rabbimiz, Hz. İbrahim'e "sahifeler" verdiğini diğer ayetlerde şu şekilde haber verir:
Ahiret ise daha hayırlı ve daha süreklidir. Şüphesiz bu, önceki sahifelerde vardır; İbrahim'in ve Musa'nın sahifelerinde. (A'la Suresi, 17-19)
Yoksa Musa'nın sahifelerinde olan kendisine haber verilmedi mi? Ve vefa eden İbrahim'in (sahifelerinde) olan... (Necm Suresi, 36-37)
Bu da göstermektedir ki, Allah Hz.Musa'ya Tevrat'ın vahyinden daha önce Hz. İbrahim'e "sayfalar" indirmiştir. Bu sayfalarda, Hz. İbrahim'in Allah'a teslimiyete dayalı olan hanif dini vardır. Peygamber Efendimiz de bu konuyla ilgili şu şekilde buyurmaktadır:
"Ey Allah'ın Resûlü, Hz. İbrahim ve Hz. Musa'nın suhuflarında olanlardan herhangi bir şey size indirildi mi?" diye sordum, şu cevabı verdi:
Ey Ebu Zerr! (Evet, şu mealdeki ayetler indi deyip okudu:) "Şüphesiz iyi temizlenen ve Rabbinin adını zikredip de namaz kılan kimse umduğuna erişmiştir. Belki siz dünya hayatını üstün tutarsınız. Halbuki âhiret daha hayırlı, daha süreklidir. Şüphesiz ki bunlar evvelki sâhifelerde, İbrahim ile Musa'nın sahifelerinde de vardır"
Hz. İbrahim'in Dini
İyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve hanif (tevhidi) olan İbrahim'in dinine uyandan daha güzel dinli kimdir?.. (Nisa Suresi, 125)
Tarih boyunca insanlar İbrahim Peygamberin hangi dine mensup olduğu konusunda tartışmışlardır. Yahudiler onu tüm Yahudilerin peygamberi olarak kabul eder ve kendilerinin Hz. İbrahim'in yolunu izlediklerini ileri sürerler. Hıristiyanlar, Hz. İbrahim'in Yahudilerin peygamberi olduğunu kabul eder, ancak onun kendisinden sonra gelecek olan Hz. İsa'ya tabi olduğunu iddia ederek Yahudilerden ayrılırlar.
Kısacası Hz. İbrahim Yahudiler tarafından "Yahudi", Hıristiyanlar tarafından da "Hıristiyan" olarak gösterilir. Oysa Allah Kuran'da, Hz. İbrahim'in ve soyunun dini konusunda tartışanların bu konuda hiçbir bilgilerinin olmadığını haber vermektedir:
Yoksa siz, gerçekten İbrahim'in, İsmail'in, İshak'ın, Yakub'un ve torunlarının Yahudi veya Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: "Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı? Allah'tan kendisinde olan bir şehadeti gizleyenden daha zalim olan kimdir? Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir." (Bakara Suresi, 140)
Ayrıca Allah Hz. İbrahim'in Hıristiyan mı, Yahudi mi olduğunun tartışılmasının akılsızca bir tartışma olduğunu diğer ayetlerde şu şekilde bildirmektedir:
Ey Kitap Ehli, İbrahim konusunda ne diye çekişip tartışıyorsunuz? Tevrat da, İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz? İşte sizler böylesiniz; hakkında bilginiz olan şeyde tartıştınız, ama hiç bilginiz olmayan bir konuda ne diye tartışıp-duruyorsunuz? Oysa Allah bilir, sizler bilmezsiniz. (Al-i İmran Suresi, 65-66)



Hz. İbrahim hakkında en doğru bilgiyi bize öğreten kaynak Kuran'dır; çünkü Kuran, Allah'ın tahrif edilmemiş olan tek kitabıdır. İnsanlar yol göstericileri olan Kuran'ı değil de, başka kaynakları rehber edinirlerse büyük bir yanılgının içine düşerler. Kuran'da detaylı olarak açıklanan bir konuyu göz ardı eden insanlar, kendi zanları ve inançları doğrultusunda konulara açıklama getirmekten çekinmezler. Halbuki iman edenler her konuda olduğu gibi, peygamberler ve soyları hakkında bir yorum yaparken de Kuran ayetlerini ve Peygamber Efendimizin sünnetini esas alırlar. Bilirler ki, insanlara doğru olmayan bilgileri öğretmeye çalışmak, özellikle de peygamberler hakkında zan ve tahminde bulunup çekişmek Allah'ın beğenmediği bir ahlaktır.
Hiç şüphesiz, Hz. İbrahim'in dini hakkındaki kesin gerçeği de yine sadece tüm insanların rehberi olan Kuran'dan öğrenebiliriz:
İbrahim, ne Yahudi idi, ne de Hıristiyandı: ancak, O hanif (muvahhid) bir Müslümandı, müşriklerden de değildi. (Al-i İmran Suresi, 67)
Allah Kuran'da Hz. İbrahim'in Yahudi veya Hıristiyan olmadığını, "hanif" bir dine mensup olduğunu kesin olarak ifade etmektedir. "Hanif" kelimesi, "Allah'ın emrine teslim olup, Allah'ın dininden hiçbir konuda caymayan, ihlaslı kişi" anlamını taşımaktadır. Hz. İbrahim'in "hanif" olarak vurgulanan özelliği, Allah'a bir ve tek olarak iman etmesi ve teslim olmasıdır.
Başka bir ayette ise Rabbimiz, Hz. Muhammed (sav)'e, Hz. İbrahim'in dinine uymasını emretmektedir:
Sonra sana vahyettik: "Hanif (muvahhid) olan İbrahim'in dinine uy. O, müşriklerden değildi." (Nahl Suresi, 123)
Allah bir ayetinde de İslam'ın, Hz. İbrahim'in dini gibi kolay olduğunu bildirmektedir:
... O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim'in dini(nde olduğu gibi). O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur'an'da) da sizi "Müslümanlar" olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın, sizin Mevlanız O'dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı. (Hac Suresi, 78)
Ayette belirtildiği üzere, Hz. İbrahim gibi bir ve tek olan Allah'a yönelen ve dini tam anlamıyla yaşayan insanlar Kuran'da "Müslümanlar" olarak isimlendirilmektedir. "Müslüman" kelimesi, Arapçadaki "selam" kelimesinden türemiştir ve "selamete kavuşan" veya "teslim olan" anlamına gelmektedir. Müslümanlığın özü, Allah'a teslim olmak ve bu teslimiyetin verdiği selameti (güvenlik ve huzuru) yaşamaktır. Allah'ın insanlara birer hidayet önderi olarak gönderdiği peygamberleri de Rabbimize olan teslimiyetleri, gönülden bağlılıkları ve tevekkülleriyle bizlere örnektirler. Onlar her işlerinde Rabbimize yönelen, O'na sığınan, sadece O'nu dost edinen ve O'ndan yardım isteyen teslimiyetli kimselerdir. Bu nedenle de Kuran'da her biri "Müslüman" olarak isimlendirilmektedir.



Örneğin Allah Hz. Nuh'a insanlara, "... Benim ecrim, yalnızca Allah'a aittir. Ve ben, Müslümanlardan olmakla emrolundum."(Yunus Suresi, 72) şeklinde söylemesini vahyetmiştir. Yunus Suresi'nde Hz. Musa'nın kavmine "... Ey kavmim, eğer siz Allah'a iman edip Müslüman olmuşsanız, artık yalnızca O'na tevekkül edin." (Yunus Suresi, 84) şeklinde hitap ettiğini bildirir. Ve yine Kuran'da Hz. Süleyman'ın Sebe halkına "Bana karşı büyüklük göstermeyin ve bana Müslüman olarak gelin" (Neml Suresi, 31) diye seslendiği bildirilir. Maide Suresi'nde ise Allah havarilere şu şekilde vahyetmiştir:
Hani Havarilere: "Bana ve elçime iman edin" diye vahy (ilham) etmiştim; onlar da: "İman ettik, gerçekten Müslümanlar olduğumuza sen de şahid ol" demişlerdi. (Maide Suresi, 111)
Yukarıdaki ayetlerde de görüldüğü gibi, salih müminler Allah'a teslim olan, katıksız şekilde din ahlakını yaşayan, ihlas sahibi kimselerdir. Allah bu insanları "Müslüman" ismiyle şereflendirmiştir.
Hz. Yusuf'un duası ise bizlere bu konuda çok güzel bir örnektir. Allah bu duayı şöyle haber vermektedir:
"... Göklerin ve yerin yaratıcısı, dünyada ve ahirette benim velim Sensin. Müslüman olarak benim hayatıma son ver ve beni salihlerin arasına kat." (Yusuf Suresi, 101)
Hz. İbrahim'in Allah'a olan coşkulu imanı, derin sevgisi, Rabbimizin bütün emirlerine gönülden boyun eğişi, itaati ve üstün ahlakı Kuran'da birçok kez vurgulanmaktadır. Bu ayetlerden bazıları şu şekildedir:
"Rabbimiz, ikimizi Sana teslim olmuş (Müslümanlar) kıl ve soyumuzdan Sana teslim olmuş (Müslüman) bir ümmet (ver). Bize ibadet yöntemlerini (yer veya ilkelerini) göster ve tevbemizi kabul et. Şüphesiz, Sen tevbeleri kabul eden ve esirgeyensin." (Bakara Suresi, 128)

HZ. ADEMDEN HZ. İBRAHİM E KADAR
BABA OĞUL SİLSİLESİ,
1. Hz. ADEM.
Bütün kutsal kitaplara güre topraktan yaratılmıştır. Hz. Hava ise Hz. Ademin sol eğe kemiklerinden yaratılmıştır. 15 çocuğunun ismi bilinmektedir.
İsimleri şöyle: 
Kabil, Solan, Eklimya, Tehla, Nuful, zumüz, Hz.Şit, Habil, Sarım, Medna, Merta, Sarayis, Sekmin, Hubbar, Eştürd
2. Hz. Şit
Babası Hz Adem Annesi Hz havadır, 912 yıl yaşamıştır. Bilinen 8 çocuğu vardır.
İsimleri şöyledir. 
Hz. Enuş, Heşit, sevda, Duvis, Şimar, Meram, Depkir, Busran.
3. HZ ENUŞ
Babası Hz Şit a.s dır Mezarı Diyarbakır Ergani ilçesi Otluca köyündedir.
905 yıl yaşamıştır. Bilinen 6 çocuğu vardır.
isimleri: 
Kaynan, ciroz, Hemoil, Şehşar, Saklet, Fehraz.
4. KAYNAN KENAN
Babası HZ. Enuştur.
910 yıl yaşamıştır.
Bilinen 8 çocuğu vardır.
isimleri: Mehleil, Helavs, Sendnas, Karba, Kas, Tilmasa, Sahir, Ruf.
5. MEHLEİL MAHALELEL
Babası Kaynan dır
895 yıl yaşamıştır
Bilinen 9 çocuğu vardır.
İsimleri şöyledir: 
Yared, Dulis, Zeyd, Vekbis, Duda, Hemsit, Şemlaya, Rekbaya, Malya.
6. YARED
Babası Mehleil dir.
962 yıl yaşamıştır.
Bilinen 12 çocuğu vardır.
isimleri şöyledir. 
Ehnuh, Hz. İDRİS, Rukayin, Ruil, Melakit, RehaLya, Lerm, Hemkut, Dehana, Kerk, Bembani, Mehtanem.
7. EHNUH-HANOK-EXNUX A.S
Babası Yared tir.
Çokça ders verdiği için kendisine İDRİS lakabı verilmiştir. 365 yıl yaşamıştır. Bilinen 9 çocuğu vardır.
İsimleri şöyledir. 
Şembulha, Muhreil, Medaved, Kaynan, Müteşellah, Keybasya, Bersaya, Herekut, Kasa.
8. MÜTEŞELLAH
Babası EHNUH-HANOK-EXNUX A.S (HZ. İDRİS) 969 yıl yaşamıştır. Bilinen 8 çocuğu vardır.
İsimleri şöyledir. 
Lamek, Alyak, Geçlemya, Serdah, Hevdasa, Sefaf, Arıp, Kasum.
9. LAMEK
Babası Müteşellah tır.777 yıl yaşamıştır. Bilinen 7 Çocuğu vardır.
İsimleri şöyledir. 
Cusif, Yus, Yed, (Utanapıştım, HZ. NUH ) Yebali, Yubal, Hereh.
10. (Utanapıştım, HZ. NUH )
Babası Lamek tir. 950 yıl yaşamıştır. Hz Nuh dünyanın ikinci babasıdır. Bilinen 9 çocuğu vardır.
İsimleri şöyledir. 
(Velam, tufanda boğulmuştur.) Lavet, Esved, Sam, Edem, Bunatıl, Yafes, Ham.
11. SAM
Babası Hz. NUH tur. Kendi düneminde melikti. 602 yıl yaşamıştır. Bilinen 12 çocuğu vardır.
İsimleri şöyledir. 
Elam, Aşur,Lut, Aram, Lavud, Kaynan, Eylam, İfoz, Firoz, Belas, Behram, Erpakşat. (Erfehşet).
12. ERFEHŞET (ERPAŞAT)
Babası Sam dır. Rivayata güre peygamberdir. 438 yıl yaşamıştır. Bilinen 1 çocuğu vardır.
İsmi şöyledir. 
Şellah.
13. ŞELLAH.
Babası Erfehşet tir. 433 yıl yaşamıştır. Bilinen 4 çocuğu vardır.
İsimleri şöyledir. 
Darıç, Cılcıl, Hatın, Abir.
14. ABİR (ABER)
Babası Şellah tır. Hz. Hud peygamberdir. 464 yıl yaşamaıştır. rivayete göre mekkede defn edilmiştir.
Bilinen 8 çocuğu vardır.
İsimleri şöyledir. 
Falıç, Kabır, San, Marıh, Senuvip, Sels, Sur, Kahtan. (Yoktan).
15. FALIC (PELEG)
Babası Abirdir. Kendi düneminde Melikti.
239 yıl yaşamıştır. Bilinen 5 çocuğu vardır.
İsimleri şöyledir. 
Medyen, Kaynan, Melkan, Şiri, Reu.
16. REU
Babası Falıc tır. Kendi düneminde melikti.
241 yıl yaşamıştır. Bilinen 5 çocuğuvardır.
İsimleri şöyledir. 
Numan, Tolan, Tasim, Nehran, Seruç,
17. SERUÇ
Babası Reu dur. Peygamber melik ve cömert olduğu rivayet edilmiştir. 230 yıl yaşamıştır. Bilinen 1 çocuğu vardır.
İsmi şöyledir. 
Nahur.
18. NAHOR.
Babası Seruç tur. cömert bir melikti 148 yıl yaşamıştır. Bilinen 3 çocuğu vardır.
İsimleri Şöyledir. 
Betvail, Misan, Tareh
19. TAREH-TERAH
Babası Nahor dur. 205 yıl yaşamıştır. Bilinen 3 çocuğu vardır.
İsimleri şöyledir. 
Hz. İBRAHİM, (Abram) Nahor, (Haran- Hz. Lut un babasıdır.)
20. HZ. İBRAHİM (A.S) (ABRAM)
Babası Tareh tir.Bilinen 9 çocuğu vardır.
İsimleri şöyledir. 
Hz. İshak, zimran, Yokşan, Hz. İsmail, medan, Midyan, Şeban, Dedan,



Bütün kaynakların ittifakla belirttikleri, Kâinatın Efendisinin yirminci dedesine kadar uzanan neseb silsilesi şöyledir: 


"Muhammed (a.s.m.), Abdullah, Abdülmuttalib (asıl ismi Şeybe), Hâşim, Abd-i Menâf (Muğîre), Kusay, Kilab, Mürre, Kâb, Lüeyy, Galib, Fihr (Kureyş), Mâlik, Nadr, Kinâne, Huzeyme, Müdrike (Amir), İlyas, Mudar, Nizar, Maad, Adnan." 1 

Annesinin nesebi de şöyledir: Vehb, Abdümenâf, Zühre, Kilâb, Mürre... Görüldüğü üzere her iki tarafın nesebi Kilâb'da birleşmektedir. 

İşte, Fahr-i Kâinat Efendimizin büyük dedeleri bu zâtlardı. Herbirinin zürriyeti çoğalmış ve herbiri pekçok cemaatların reisi ve birçok kabile ve aşîretlerin dedesi ve babası olmuşlardır.

Ancak, ne vakit birinin iki oğlu olsa veya bir kabile iki kola ayrılsa, sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)in soyu en şerefli ve en hayırlı olan tarafta bulunur ve her asırda onun büyük dedesi kim ise, yüzünde parlayan müstesnâ nûrdan bilinirdi. 

Yirminci Dededen Sonraki Neseb Çizgisi
Neseb âlimlerince, Peygamber Efendimizin yirminci dedesi olan Adnan'ın Hz. İbrâhim'in neslinden olduğu ittifakla kabul edilmektedir. Adnan ile İbrâhim (a.s.) arasında uzun bir zaman mesafesi vardır. Bir kısım neseb âlimleri arada kırk batın (göbek) bulunduğunu belirtirler. Buna göre aradaki zaman biriminin ne kadar uzun olduğunu az çok tasavvur etmek mümkündür.
Bu sebeple, Resûl-i Ekrem Efendimizin yirminci dedesi Adnan'dan Hz. İbrâhim'e kadar olan ikinci kademe neseb silsilesi, basamak basamak tesbit edilememiştir. Bazı neseb âlimleri Peygamber Efendimizin nesebini yedi, bazısı da dokuz göbekte Hz. İsmâil'e bağlarlar. Bu, haliyle arada birçok basamakların atlandığını ortaya koyar. 

Adnan'dan Hz. İbrâhim'e Kadar Olan Nesep Çizgisi
Bazı âlimler, Peygamber Efendimizin, Adnan'dan Hz. İbrâhim'e kadar olan ikinci kademe neseb silsilesini şöyle sıralarlar:
Adnan, Udd (veya Udad), Mukavvim, Nahur (veya Sârih), Teyrah, Ya'rub, Yeşcub, Nabit, İsmâil (a.s.), İbrâhim (a.s.) 
Ayrıca, İbn-i İshâk, bundan sonra da, Resûl-i Ekrem Efendimizin neseb silsilesini tâ Âdem'e (a.s.) kadar götürür. Ancak belirtelim ki, diğer kaynaklar bu silsile üzerinde ittifak etmiş değillerdir.

1. Sîre, 1/1-3; Tabakât, 1/55-56; Ensâbü'l-Eşraf, 1012 vd; Taberî, 2/172-180 
Kainat' ın Efendisi (ASM), Salih Suruç 

Peygamberimiz’in (s.a.v.) meşhur olan dedeleri hangileridir?

Şüphesiz, Kâinâtın Efendisinin nurunu alnında bir İlâhi emânet olarak taşıyan atalarının tamamı hakkında fazla bir bilgimiz yoktur. Atalarından en çok bilgi sahibi olduklarımız ise, zaman bakımından en yakın olanlarıdır. Burada onların hayat ve şahsiyetlerine kısa bir göz atmak yerinde olacaktır. 
Kusay 
Peygamber Efendimizin, asıl ismi Zeyd olan dördüncü kuşaktaki dedesi Kusay, mühim bir şahsiyetti. Kendisinin sadece Zühre adında bir erkek kardeşi vardı.
Hz. Âdem'den beri devam edip gelen nur-u Ahmedî'yi alnında taşıma şerefi, bu iki kardeşten Kusay'a ihsan edilmişti. Büyük oğul olduğu için, âilenin reisliği vazifesi de kendisine verilmişti. Küçüklüğünden beri kabiliyetiyle dikkatleri üzerinde toplayan Kusay, büyüyünce Mekke'nin ileri gelen şahsiyetlerinden biri oldu. Teşkilâtçılığı, idareciliği, adaletli kararları ile kısa zamanda Mekke halkı arasında büyük bir itimad kazandı. Bu sebeple Mekke'nin idaresi ona verildi. Mekke'yi ilk defa mahallelere o böldü; her kabileyi, kendilerine ayırdığı mahallelere o yerleştirdi. Mekke'nin en mühim işleri onun evinde görüşülüp karara bağlanırdı. Kâbe'nin perdedarlığı, hacıların su ihtiyacının karşılanması, onların ağırlanması, savaşa giderken bayrak dikme ve Mekke meclisini idare etme gibi mühim işler, ona emânet edilmişti. Kâbe'nin karşısında ve kapısı Kâbe'ye bakan ilk ev onun için inşâ edilmişti. Bu ev, Mekke'nin bir nevi hükümet binası veya içinde Mekke Şehir Devletinin her türlü iş ve meselelerinin görüşüldüğü bir parlamento idi. Kusay'ın bu konağı tarihte "Dârü'n-Nedve" ismiyle şöhret bulmuş ve Hicretten yarım asır sonrasına kadar da muhafaza edilmiştir.

Kusay, Mekke'de istisnasız herkes tarafından sevilir, sayılırdı. Alnında taşıdığı Fahr-i Kâinat Efendimize ait nuru, onu bütün Mekke halkının sevgilisi ve can dostu haline getirmişti.
Yaşlanınca, âdetleri üzere âile reisliği vazifesini en büyük oğlu Abdüddâr'a teslim etti ve "Sevgili oğlum! Seni bu kavme reis tâyin ediyorum" dedi.
Ne var ki, Abdüddâr, bu büyük vazifeyi yürütecek kabiliyete sahip değildi. Hayatı boyunca da babasının yerini dolduramadı. Çünkü, Fahr-i Kâinat Efendimizin kudsî nuru onun değil, küçük kardeşi Abd-i Menâf'ın alnında parlıyordu. Onun da dört oğlu vardı: Hâşim, Abdüşşems, Muttalip ve Nevfel. 

Hâşim
Hâşim, Resûl-i Ekrem Efendimizin ikinci kuşaktan dedesidir. 
Mekke'nin ileri gelen eşrafından olan Hâşim, ticâretle uğraşırdı.
Peygamberimiz (s.a.v.)in doğum vakti yaklaştığı için nur-u Muhammedî onun alnında daha haşmetli bir surette parlıyordu. Ayrıca birçok üstün faziletleri de üzerinde taşırdı. 
Son derece cömertti. Bir kıtlık yılında Mekke'de ekmek bulunmaz olmuştu. O, Şam'dan getirdiği has buğday unundan bembeyaz ekmekler yaptırmış, bir çok develer ve koyunlar kestirmiş, ekmek, et ve etsuyu (tirit) ile bütün Mekke halkına büyük bir ziyafet çekmişti.
Hâşim, üstün seciyeli, kabiliyetli, dirayetli, cömert, faziletli ve herkes tarafından sevilen, sayılan yüksek bir şahsiyetin sahibi olduğu için ismi, ailesine ve soyuna ad olmuştur. Bu sebeple Fahr-i Kâinat Efendimizin de arasında bulundukları bu yüce soya, kendilerinden sonra "Haşimîler" denilmiştir.
Hâşim'in dört erkek çocuğu olmuştu: Şeybe (Abdülmuttalib), Esed, Ebû Sayfî ve Nadle. 1
Hâşim'in nesli erkek çocuklarından Şeybe ile Esed'den devam etmiştir. Şeybe, Resûl-i Ekrem Efendimizin birinci kuşaktaki dedesidir. Esed ise Hz. Ali'nin annesi Fâtıma'nın dayısıdır.
Ne var ki, Esed sulbünden dünyaya gelen Huneyn de zürriyet bırakmayınca, bütün Haşimîler sadece Abdülmuttaliboğulları kolundan gelerek çoğalmış ve yeryüzüne dağılmışlardır. 2
Şeybe (Abdülmuttalib)
Peygamber Efendimizin birinci kuşaktaki dedesidir. Doğuştan ak saçlı olduğundan kendisine "Şeybe" ismini vermişlerdi. Abdülmuttalib onun lâkabıdır. O daha çok bu lâkabla şöhret bulmuş ve anılmıştır.
Bu lâkabı alışının hikâyesi şöyle anlatılır:
Şeybe küçüklüğünde Medine'de dayılarının yanında kalıyordu. Bir gün mahalle arkadaşları diğer çocuklarla Medine'de bir meydanda ok atışı yapıyorlardı. Bütün çocuklar arasında, alnında parlayan Kâinatın Efendisine ait nur sebebiyle rahatlıkla farkediliyordu. Çocukların bu yarışmasını seyretmek için büyüklerden bir kalabalık da orada toplanmış bulunuyordu.
Ok atma sırası Şeybe'ye gelmişti. Okunu yayına yerleştirdi. Kendinden emin bir tavırla yayını gerdi. Bir an nefesini kesip yayını salıverdi. Yaydan fırlayan ok, hedefe tam isabet etmişti. Herkes hayranlık dolu bakışlarla kendisine bakarken, o ise bu başarıdan duyduğu sevinç ve heyecanı şu sözlerle dile getiriyordu:
"Ben, Hâşim'in oğluyum. Ben, (Bethâ) Beyinin oğluyum. Okum elbette hedefini bulur."
Seyre gelen büyükler Şeybe'nin bu övücü sözlerini duydular. Haris bin Abd-i Menâfoğullarından biri yanına yaklaştı ve sorup sual ederek onun Hâşim'in oğlu olduğunu öğrendi. Mekke'ye dönüşünde bu adam, durumu amcası Muttalib'e anlattı ve böylesine kabiliyetli ve zeki bir çocuğun yabancı ilde bırakılmasının doğru olmayacağını belirtti.
Muttalib bu haber üzerine derhal Medine'ye vardı. Şeybe'yi alarak Mekke'ye getirdi. Muttalib terkisinde yeğeni Şeybe ile Mekke sokaklarına girerken sordular:
"Bu çocuk kim?" 
Göz değmesinden korkan Muttalib'in ağzından, "Kölemdir" sözü çıktı.
Evine gelince karısı Hâtice de kendisine aynı soruyu yöneltti. Yine cevabı "Kölemdir" oldu.
Ertesi günü amcasının kendisine aldığı güzel elbiselerle Mekke sokaklarında dolaşmaya başlayınca, herkes onun kim olduğunu merak etmeye ve sormaya başladı. Bilenler, "Abdülmuttalib" (Muttalib'in kölesi)" diye cevap veriyorlardı. Her ne kadar kim olduğu sonradan ortaya çıktıysa da, ismi, o günden sonra "Abdü'l-Muttalib" (Muttalib'in kölesi) olarak kaldı. 3
1. Tabakat, 1/75-80
2. A.g.e., 1/79-80
3. A.g.e., 1/82-83

02 Eylül 2014

Musibet-Neval KAVCAR


Musibet

Neval KAVCAR 
Konya'da yılların gölü Meke kurudu. Kururken kırmızı renge bürünmesine 'Meke gölü kururken kan ağlıyor' şeklinde yorumlanıyor. Buğday ambarımızsa hepten can çekişiyor. Dışarıdan ekmeklik buğday almaya başladık. İstanbul'da öyle. Barajlarda su kalmadı. Yeraltı sularının çekildiğini söylüyor uzmanlar. Kasımpaşa'da, Haliç'te hortum oldu, insanlar şaşkına döndü. Su baskınları giderek artıyor. 
Tüm bunlar olurken iktidar 'Su Bakanlığı' kurmuyor. Su Bakanlığı şu saatten sonra en önemli bakanlıktır. Su ile ilgili yapılan çalışma yine satış üzerine. Kalan dere ve çayların kullanım hakkını satmak için adım atıldı. Belki bilmiyorsunuzdur, Yunanistan'da, Batı Trakya'daki göl ve nehirleri satışa çıkardı. 
Ülkemizde karmaşanın haddi hesabı yok. İnsanlar birbirini doğruyor. Batman'da çoluk çocuk demeden insanlar tarandı, 7 ölü. Bizzat Erdoğan mezhepsel, etniksel konuşmalar yapıyor. Ortadoğu'da da durum farklı değil. 3 İsrailli askere karşılık, yakılıp yıkılan Filistin, yüzlerce ölü, binlerce yaralı var. 
Kıpırdayabiliyor mu Müslüman devletler? Kınıyorlar. İmanın en zayıf halkasıyla, buğz ediyorlar. Meydanlarda siyasi konuşma, Filistinli bebeği yaşatmıyor ey cemaat-i Müslimin? Yahudi'ye jet yakıtı ülkemiz aracılığı ile satılırken, boynuna Filistin atkısı takma ikiyüzlülüğünü görmezsen, vebale ortaksın demektir. 
İnsanlarımız mutsuz. Kimsenin kimseye güveni kalmamış. 'Bir şey olacak ama ne?' gibi tehlikeli beklenti içindeler. 
Musibetten bahseden dini alimlere önce kulak vermemiştim. Son dönemde yaşanan musibet benzeri olaylarla, dikkatimiz çekiliyormuş. PKK bitirildi derken, vatan topraklarının bir bölümünü kaybetme tehdidi içindeyiz meselâ. 
Önce birkaç olay dediğimiz, şimdi vahametin boyutunun değiştiği IŞİD'i görüyorsunuz. Irak'ta 'Sözde sünni devlet kurmaya soyundular. Bu konu sahih hadislerde geçiyormuş, Cübbeli Ahmet Hoca anlattı. ABD başta olmak üzere batı arkalarında. Bizde de bir kısım yandaşlar onları 'sünni isyancı' gibi ulvileştiriyor. Camileri bombalayan, minareleri füzelerle uçuran bu yaratıklar Müslüman olabilir mi? 
İstanbul'da 'camiye ayakkabı ile girdiler' diyerek meydanları öfkeye boğan-lar, camileri ve peygamber mezarlarını uçuran bu teröristlere ağzını açıp bir şey demiyor. Ellerinde bulunan Türk vatandaşları içinmiş. O da başka vahim tablo. Vatandaşlarımız üç aydır esir, Amerika bizimkilere sözde kaçırılan bir Yahudi askeri kurtarın diyor. 
Değerli okur, Erdoğan velev ki IŞİD'in elindeki vatandaşlarımız için susuyor. Velev ki onlar, beklendiği gibi seçim öncesi geri döndürülecek ki Erdoğan Çankaya'ya çıksın. İyi de onların ki can da, orada yaşayan Türkmenlerin ki değil mi? 
Türkiye giderek çaptan düşerken, Allah vere vatanımızdan olmayalım. Sünni isyancı dense de onlar 'Selefi.' Selefilik, İngiliz gizli servisinin yetiştirdiği sözde din alimlerinin yönetiminde, gördüğünüz gibi kafa kesen katiller. İslamla ilgileri yok. Haçlı Seferi günümüzde, Müslüman görünüşlü terör örgütleri, Selefilerce yapılıyor. 
Duyduk ki, IŞİD militanları Kuran-ı Kerim'de bazı sureleri değiştireceklerini ilân etmiş. Nerde İslam Dünyasının dini alimleri, liderleri? Musibete sessiz kalmak, onaylamak gibidir. Bakalım önümüze daha neler çıkacak ki, gönül gözü açılacak milletin? 
*** 
MUSİBETLE İLGİLİ AYETLER 
Musibet mi var? şeklide ki soru alimlerin konuşmasından çıkarılan sonuçtur. Kuran-ı Kerimde 'musibetle' ilgili 13 ayetten bahsediliyor. Şûra Suresi 30. Ayetinde der ki Yüce Allah(c.c.): "Ve mâ esâbekum min musîbetin fe bi mâ kesebet eydîkum ve ya'fû an kesîr(kesîrin). "Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir. Bununla beraber Allah yine de çoğunu affeder." 
Türk toplumuna feraset diliyorum. Musibete tamamen gark olmadan çıkış yolunu inş. buluruz. 
*** 
Değerli okur, musibet konusunu isterdim ki dini alimleri ele alsın. Yorumlasın. Yaklaşık iki hafta önce başladığım, bitirmeye elimin varmadığı satırlara bugün noktayı koydum. 
Allah'ın kelamını yeryüzüne yayan Türk Milleti, İstiklal Savaşından sonraki en kötü günlerini yaşamakta. Peygamberin sevgisine mazhar olan, İstanbul'u alarak İslam Dünyası ile Haçlılar arasına set ören Türk Milleti üzerinde oynanan oyunlarda, İslami öğelerin kullanılması işin en acı tarafı. Muhafazakâr insanlar, ayak oyunları, menfaat ile aldatılıyor. Oysaki ayet şaşmaz. "Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir." 
Suriye'yi ABD-İngiltere-İsrail istiyor diye karıştıran çomağın ucundayız. Suriye kan ağlıyor. Vatandaşları, aramızda dilenci oldu. Dün iyilerdi, bugün ne oldular? Hiç mi aklımız başımıza gelmeyecek? Bugün onlara olan, yarın bize olmaz mı sanıyoruz? 
Benzeri yaklaşımı Sözcü Gazetesinden Mehmet Türker 'Tepemizde bir uğursuzluk dolaşıyor..' başlıklı yazısında işlemiş. 
"İstanbul'da bir halk otobüsü TEM'in Ümraniye mevkiinde bariyerlere çarparak alev aldı, 4 kişi otoyolun orta yerinde yanarak can verdi!..
İki gün sonra yine bir halk otobüsü bariyerlere çarparak duvara tosladı, içindekiler camları kırarak kendilerini dışarı attılar!..Diyarbakır'daki tanker faciasında 27 kişi yanarak hayatını kaybetti!..Bayram'da şehirlerarası yollarda 100'ü aşkın insan can verdi, 2 bine yakın yaralı var!.. 
* * * * 
Bayram bitti, dün yani ağustosun ilk günü Kabataş'ta İETT otobüsü Adalar ve Kadıköy iskelesi meydanına daldı, bir taksiyi ezdi, çayhaneden içeri girdi, insanların kolu bacağı koptu!.. Kazanın sebebi olarak otobüsün freninin patlaması gösteriliyor…Otobüs yeni, gıcır gıcır, freni nasıl patlar, balon mu bu?!.
Dün Denizli'de de belediye otobüsü markete daldı, iki ölü!.. Uğursuzluk tepemizde!.." (1) 
*** 
Ayete göre; Allah'ın(c.c.) çoğumuzu affetmesi duasıyla. Tabii o musibeti kendi elimizle getirmediğimiz sürece. 
Kaynak: (1) Mehmet Türker - Tepemizde bir uğursuzluk dolaşıyor!..  http://sozcu.com.tr/2014/yazarlar/mehmet-turker/tepemizde-bir-ugursuzluk-dolasiyor-568860/ - 2 Ağustos 2014

20 Ağustos 2014

DAİM KIŞ OLMAZ

 
 
 
Daim Kış Olmaz
Daim kış olmaz ya devri alemdir
Hazer kıl sevdiğim yaz var ucunda
Elbet ayrı düşen bir gün kavuşur
İkrarımız kavi söz var ucunda

Yaralarım göz göz oldu elleme
Siyah zülfü gül yüzüne telleme
Bu gurbetin ardı gelmez belleme
Bir sebep halkolur az var ucunda

Yavruyu sorarsan hilal kaşlıdır
Eşinden ayrılmış gözü yaşlıdır
Muhabbet dediğin iki başlıdır
Tahammül olunmaz göz var ucunda

Bu sırrımız her adama denilmez
Böyle ömür geldi geçti sayılmaz
Hey Ruhsati bu dünyaya doyulmaz
Ve lakin on arşın bez var ucunda

KABENİN ÖRTÜSÜ

 

 

KABENİN ÖRTÜSÜ 

Kabe’nin kumaşı bir seferde siyahlaştırılmıyor. Önce kırmızı, ardından yeşile boyanan kumaş daha sonra siyaha boyanıyor. Kabe örtüsünde siyah dokuma kabartmalar da bulunuyor. Bu kabartmalarda Allah’ın 99 isminin yanı sıra, kelime-i tevhid, tesbih ifadeleri yer alıyor. Kabe örtüsünün üstten üçte birlik bölümünde ise 47 metre uzunluğunda kuşak bulunuyor. Burada Hac ibadeti ile ilgili Kur’an ayetleri bulunuyor. Bu ayetler altın suyuna batırılmış gümüş ipliklerle işleniyor.
  
Kâbe, mü’minlerin ruhunda dinî vecd ve huzur uyandıran mukaddes bir mâbed hüviyetini dâima muhafaza etmiştir. Bu sebeple Kâbe’ye bakmak dahi bir nevi ibadet olarak zikredilmektedir.İnsanın içinde kalbin yeri ne ise kâinatta da Kâbe’nin yeri odur. Başka bir tabirle Kâbe kâinatın kalbidir. Etrafında dalga dalga tavaf eden mü’minler o kalbin atışlarını ifade etmektedir. Kâbeyi tavaf eden her mü’min az çok bir vecd ve azamet hissetmektedir. el-Batanunî, er-Rihla el-Hicaziyye adlı eserinde bu duygularını şöyle dile getirmektedir:

“Önünde en büyük ruhların bile nihayet hiç oldukları mutlak kudretin bu heybetli hâkimiyeti ve ulvî şa’şaası karşısında bütün cemaat, en derin bir huşû içerisinde toplanmış bulunuyordu. Eğer namaz esnâsında vücutların hareketini ve dua esnasında da ellerin kalkışını görmeyip, mırıldanılan sözlerin fısıltısını da duymasaydık ve bu sonsuz azametin huzurunda kalplerin çırpıntısını işitmeseydik, kendimizi bam başka bir âleme ve hayata geçmiş sanacaktık.“Hakikatte biz o dakikada bam başka bir âlemde bulunuyorduk. Allah’ın evinde ve Allah’ın hemen huzurunda idik. Başımız eğik, dilimiz tutuk idi. Eller göklere açılmış, gözlerimiz yaş ile, gönüllerimiz huşu ile ve içimiz de iyi ve temiz duygular ile doluydu.”

Bir başka ifadesinde “Mekke Onun kudret ve iradesinin burcu ve vahyinin nâzil olduğu makamdır ve Kâbe Onun mâbedi ve azamet ve inayetinin mahallidir” demektedir.
Kâbe’ye olan bu hürmet duygusu Kâbe’ye libas giydirmekle tezahür etmiştir. Kâbe’ye ilk örtüyü örten hakkında farklı rivâyetler bulunmaktadır. İlk örtüyü örtenin Hz. İsmail (a.s.) olduğu rivâyet edilmekle birlikte, Yemen krallarından Es’ad Ebû Kerîb’in Kâbe’ye ilk örtüyü örttüğü daha yaygın ve daha meşhurdur.Rivayete göre, Es’ad Ebû Kerîb bir defasında Mekke tarafından seyahat etmiş, Mekke’de altı gün ikameti sırasında kurbanlar kesmiş, Mekke halkına ve fakirlere dağıtmıştır. Mekke’de iken bir gece rüyasında Kâbe-i Muazzamaya kisve giydirdiğini görmüş. Sabahleyin rüyasını tahakkuk ettirerek, gecede rüyasında gördüğü kumaştan bir kisve giydirmiştir. İkinci gece bir başka kumaş giydirdiğini, üçüncü gecede yine başka bir kumaş giydirdiğini görmüştür. Her sabah rüyasında gördüklerini tahakkuk ettirmiştir. Böylece Kâbe’ye ilk örtüyü örten olarak tanınmıştır. Hatta bu sebeple Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Es’ad Ebu Kerîb’i kasdederek “Tubbaa sebbetmeyiniz, çünkü o ehl-i tevhiddir” buyurmuşlardır.
Hz. Peygamberin de (a.s.m.). Kâbe’yi örttüğüne dair birçok rivayetler vardır. Rivayetlere göre Cahiliyye döneminde yünden yapılmış kumaşlarla Kâbe örtülürdü. Hz. Peygamber (a.s.m.) Yemen kumaşından bir kumaş ile Kâbe’yi örttü. Hz. Ömer ve Osman da Mısır’ın ince kumaşından bir örtü ile örttüler.Rivayetler Resulullahın (a.s.m.) Kâbe’yi kumaşla örttüğünde müttefiktir. Ancak kumaşın cinsinde farklı görüşler bulunmaktadır. Fakat hadis şârihleri, Resulullahın (a.s.m.) farklı zamanlarda, hadislerde rivayet edilen farklı kumaşları örtmüş olabileceğini ifade ederler.Asr-ı Saadette halifeler devrinde senede bir defa Kâbe’nin örtüsü değiştirilirdi. Hz. Muaviye bunu senede iki defaya çıkarmış, Me’mun ise senede üç defa Kâbe’nin örtüsünü yenilemiştir.
Arefe’den bir gün önceki Terviye gününde kırmızı kumaşla, Receb’in birinci gününde Kabatî denilen bir kumaşla, Ramazan’ın yirmiyedinci gününde ise beyaz bir kumaşla örterdi.Fatimîler zamanında beyaz kumaştan örtü giydirilirdi. Sultan Mahmud Sebük Tekin sarı bir örtüyle Kâbe’yi örtmüştü. Abbasilerden Halife Nasır zamanında Kâbe yeşil örtüyle örtüldü. Daha sonra aynı Halife zamanında siyah renge değiştirildi. Kâbe’nin örtüsü olarak bu siyah renk zamanımıza kadar devam edegelmiştir. İslâm tarihi boyunca Kâbe örtüsü ihmal edilmemiş; hatta Hicrî 750 tarihlerinde Salih İsmail bin Nasır, Kâhire civarında bir köyü Kâbe örtüsü için vakfetmiş ve bu vakfın gelirinden örtü her sene yenilenmiştir.
Rivayetlerde Kâbe’nin örtüsü Hz. Ömer zamanında her sene yenilendiği ve eski örtü ise hacılar arasında taksim edildiği nakledilmektedir.Bugün ise Cidde ile Mekke arasındaki eski otoyoldan gidenler Mekke girişinde 100.000 metrekarelik geniş bir sahaya yayılmış ayrı ayrı yerlerde binalar görürler. Bu binalarda, 300 kadar işçi ve sanatkâr, çok mübarek bir iş üzerinde çalışırlar. Bu, Kâbe-i Muazzama’yı örten büyük kumaş parçası “kisve” dir.1962 yılına kadar Kâbe’nin örtüsü Mısır’da imal edilirdi. Daha sonra Kral Suud, Mekke’de bir kisve fabrikası kurulmasını temin etti. Kâbe örtüsü bugün bu fabrikada, maharetli ustalar, dokumacılar, hattatlar ve teknik uzmanlar tarafından imal edilmektedir. Kisve için her yıl (1988’e göre) 24 milyon riyal ayrılır. 670 saf beyaz ipeğin kullanıldığı örtü için 720 kilogram boya ve asit kullanılır. Kisve 47 parçadan meydana gelir. Her bir parça 14 metre uzunluğunda ve 95 santimetre genişliğindedir. Örtünün toplam ebadı 650 metrekareyi bulur. 16 parçadan oluşan kuşak 45 metredir. Her 4 köşesinde İhlâs Sûresi altınla işlenmiştir. Kuşağın altındaki panellerde başka âyetler yazılmıştır. Siyaha boyanan ipeğin üzerinde 120 kilogram altın ve gümüş kullanılmıştır. Altının gümüşe nispeti 1’e 4’tür.Kisvenin dokunması, boyanması, işlenmesi yaklaşık 1 yıl alır. Hacdan bir ay önce kisve tamamlanarak eş-Şaibi ailesine teslim edilir. Kâbe ikinci defa yıkanırken de örtü eskisiyle değiştirilir. Eski kisve parça parça kesilerek Müslümanlara dağıtılır.
Not: Mescid-i Haram'da, Kabe örtüsünde ve Mescid-i Nebevi'de yazılı olan Sure ve ayetlerle ilgili aşağıdaki makaleyi okumanızı tavsiye ederiz.
Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevi'deki ayetler
Başta tarihî yapılar olmak üzere çeşitli sanat eserlerini âyetlerle bezeme geleneği Kur’ân kültürümüzün önemli bir parçasıdır. Edebiyatta olduğu gibi, sanat eserlerinde de âyet, hadis ve kelâm-ı kibâr iktibas edilmekte ve bu ibarelerin, yapıda mücevher gibi parladığı ve yapıya sanatkârane bir nitelik kazandırıp değer kattığı düşünülmektedir.
Peki, sanat eserlerinde Kur’ân’dan iktibaslar yapılırken, yani, başta binalar olmak üzere her tür sanat eseri âyetlerle bezenirken, nelere dikkat edilmektedir? Bu yazıda söz konusu soruya sadece Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî çerçevesinde cevap arayacağız.
Fazîleti hakkında hadis bulunan âyet ve sureler
Fazîleti hakkında hadis bulunan âyet ve surelere hemen her yapıda olduğu gibi, kutsal topraklardaki yapılarda da rastlanır: âyet ve sure başlarında olduğu gibi, müstakil olarak da rastlanan Besmele'ye ek olarak, âyete’l-kürsî, İhlâs ve Fâtiha sureleri hemen her yerde karşımıza çıkar.
Mescid-i Nebevî’nin -eski kısım- kubbe eteklerinde En’âm, Kehf, Meryem, Müzzemmil, Müddessir, YâSîn, Duhâ, Cum’a, Rahmân, Şems, Leyl, Tebâreke/Mülk, ‘Amme/Nebe’, İnşirah, Tekâsür, Feth, Kadr, ‘Alâk, Âmene’r-Rasûlü, İhlâs, Mu’avvizeteyn, Fâtiha, ElifLâmMîm zâlike’l-kitâb… (1-5. âyetler); Mescid-i Nebevî -yeni kısım- kuşağında Nasr, Vâkı’a, Cum’a, Tebâreke, Muhammed, YâSîn, Duhān, Hucurât, İnşirâh, İhlâs, Mu’avvizeteyn; Kubâ mescidi kubbe eteklerinde ise, Fetih suresinin bir kısmı, Hucurât, Cum’a, YâSîn, Kadr ve Rahmân sureleri, Ve âtâküm min külli mâ seeltümûh… (İbrâhim 14/34), Nasr, Asr, Kevser sureleri, duvarlarında ise, âyete’l-kürsî, Huva’llāhüllezî ve Âmene’r-rasûlü yazılıdır.
Bu üç mâbed, fazîleti hakkında hadis bulunan âyet ve surelerin hemen tamamını kapsaması bakımından da dikkat çekicidir. Türkiye’deki yapılarda, büyük yer kaplamalarından dolayı, bunların -bırakın tamamını- sadece Fetih suresinin tamamen yazıldığına bile nâdiren rastlanır.
Kur’an-ı Kerim’le ilgili âyetler de bu kapsamda değerlendirilebilir. Örneğin Ravza-i Mutahhara’da ön cephesindeki Zâlike min enbâi’l-ğayb nûhīhâ ileyk… (Âl-i İmrân 3/44) ve Fe-izâ kara’te’l-Kur’âne... (Nahl 16/98), Lâ ye’tîhi’l-bâtılü min beyni yedeyhi ve lâ min halfih… (Fussilet 41/42) âyetleri…
Yapı, yapının inşâsı veya fonksiyonu ile doğrudan ilişkili âyetler
Yapıya, kendisiyle doğrudan ilişkili âyet yazılmasına en güzel örnek: Kâbe örtüsüne, kilit ve anahtarlarına Kâbe’nin inşâsı, ilk mâbed oluşu, kıble oluşu, haccedilmesi gerektiği ve Kâbe’ye güvenlik ve esenlik içinde girileceği çerçevesindeki âyetlerin yazılması; Kâbe kilit ve anahtarlarına feth : “açma” fiilinin geçtiği İnnâ fetahnâ lek (Feth 48/1), anahtar kelimesinin geçtiği Ve ‘indehû mefâtihu’l-ğayb.. (En’âm 6/59) âyetlerinin, Kâbe’nin Safâ-Merve çıkışındaki Osmanlı revakları ile Safâ tepesi üzerindeki yeni kubbe eteğine inne’s-Safâ ve’l-Mervete… (Bakara 2/158) âyetinin; Makam-ı İbrahim’e ve’ttahizû min makāmi İbrâhîme musallâ (Bakara 2/125) âyetinin, Kubâ mescidine -hem mihrabın üstüne hem de dışarıda bir taş sütuna- bu mescidle ilgili: le-Mescidün üssise ‘ale’t-takvâ… (Tevbe 9/108) âyetinin, Kıbleteyn mescidi mihrabına Kad nerâ… (Bakara 2/144) kıble âyetinin yazılmasıdır.
Yapının bânîsini -ya da o mekânda yaşamış veya defnedilmiş birini- doğrudan ya da dolaylı ilgilendiren âyetler
Örneği: Kâbe örtüsüne Hz. İbrahim’e insanları Kâbe’ye davet etmesi ve oğlu ile birlikte Kâbe’yi inşâ edişleriyle ilgili âyetlerin, Mescid-i Harâm’ın -Osmanlı ve daha önceki dönemlerden kalma- kapılarına bunları inşâ eden şahıslarla ilgili âyetlerin, Mescid-i Nebevî’nin kıble duvarına, Hücre, minber vb. örtülerine Hz. Peygamber’le (onun peygamberliği, ümmeti için model teşkil ettiği, onun üzerinde titremek (salâtüselâm etmek) gerektiği vs. ile) ilgili -bilhassa Muhammed ve Nebî lâfızlarını içeren- âyetlerine, Hücre’nin arka duvarına Ve sîka’llezîne’ttekav Rabbehüm ile’l-Cenneti zümerâ (Zümer 39/73) âyetinin, Ravza ön duvarına: bu mescidde Hz. Peygamber’le birlikte İslâm devletinin temellerini atan Ashâb-ı Kirâm’la ilgili Muhammedün rasûlû’llāh ve’llezîne ma’ahû… (Feth 48/29), Kayıtbay ve Kanuni mihraplarına, yine Sahabîlerin vasıflarından söz eden et-Tâibûne’l-‘âbidûne… (Tevbe 9/112) âyetinin yazılması; Mescid-i Nebevî’nin Kadınlar kapısına Ve men yaknüt minkünne… (Ahzâb 33/31-34) âyetlerinin, Cibrîl kapısına Fe-inna’llāhe hüve mevlâhu ve Cibrîl… (Tahrîm 66/4) âyetinin yazılması...
Bunun enfes örneklerinden biri de Kanuni Sultan Süleyman’ın Kâbe’ye hediye ettiği şâhane minbere İnnehû min Süleymâne ve innehû Bismi’llâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm âyetinin yazılmasıdır. İnnehû min Süleymân… ibaresi esâsen Hz. Süleyman’ın Sebâ kraliçesine yazdığı mektupla ilgilidir; ancak minbere yazılmakla innehûdaki zamirin mercii değiştirilerek âyet “Bu minber Kanuni Sultan Süleyman’dan Kâbe-i Muazzama’ya bir hediyedir.” mânasında iktibâs edilmiş olmaktadır. Mâlum, bir yere âyet/hadis yazılırken, -tıpkı edebiyattaki iktibaslarda olduğu gibi- cümlenin aslî mânasında alınması şart değildir.
Yapının herhangi bir biriminin fonksiyonuna ilişkin âyetler
Örneği: Ravza-i Mutahhara’daki üç mihraba kıble âyeti olan Kad nerâ… fe-velli vechek.. (Bakara 2/144) âyetinin yanı sıra, Kanuni ve Kayıtbay mihraplarına mihrap kelimesini içeren Küllemâ dehale aleyhâ Zekeriyye’l-mihrâb (Âl-i İmrân 3/37) ifadesinin yazılması.
İkinci olarak; sultan/halîfe adına hutbe irad edilen minberler siyasî bir niteliğe de sahip olduğu için, minber kapılarına, devletin temel akīdesini yansıtan Kelime-i Tevhid yazılması gelenekselleşmiştir. Mescid-i Nebevî’deki III. Murad minberinin girişinde de Kelime-i Tevhid yazılıdır. Minberlerin Cuma namazıyla bağlantısı düşünüldüğünde, Cuma suresinin Cuma namazını konu alan âyetlerinin; minberde irad edilen hutbelerde Hz. Peygamber’e salâtüselâm getirildiği düşünüldüğünde ise, İnna’llāhe ve melâiketehû yusallûne ‘ale’n-Nebiyy… (Ahzâb 33/56) âyetinin yazılış amacı anlaşılır.
İslâm’ın temel akîdesini yansıtan âyetler/ibareler
Hemen her yerde karşılaşılabilen Kelime-i Tevhid devletin İslâmî niteliğini vurgulamakta; Kâbe örtüsü, Mescid-i Haram revakları vb. yerlerde rastladığımız Ebu Bekr, Ömer, Osman, Ali isimleri, bilhassa Kâbe örtü zemînindeki -hiçbir Sahabîyi dışlamadan hepsini sahiplenen- Radıya’llāhu ‘an Ebî Bekr ve ‘Ömer ve ‘Osmân ve ‘Alî ve ‘ani’s-sahābe ecma’īn : “Allah Ebu Bekr, Ömer, Osman, Ali ve bütün Ashâb-ı Kirâm’dan razı olsun.” ibaresi, devletin Sünnî karakterini yansıtmaktadır.
Kâbe kuşaklarında yazı aralarında rastladığımız Kul küllün ya’melü ‘alâ şâkiletih… (İsrâ 17/84) âyetiyle, bütün dinlerin bir kıblesinin olduğu, herkesin -bilhassa kıble çerçevesinde- kendi değer yargılarına göre hareket ettiği, ama sonuçta kimin doğru yolda olduğunu sadece Allah’ın bildiği belirtilmektedir.
Yapının kendisine benzetilebileceği nesnelerden bahseden âyetler
Yapı bütünüyle bir şeye benzetilebiliyor ve bunun hakkında âyet bulunuyorsa, yapıya bu âyet yazılabilmektedir. Cennetliklere Allah’ın ‘tertemiz bir içecek’ ikrâmı ile ilgili Ve sekāhüm Rabbühüm şarâben tahûrâ (İnsân 76/21) âyetinin Zemzem kuyularına; Cennetlikleri Cennete buyur eden Udhulûhâ bi-selâmin âminîn (Hicr 15/46) âyetinin, -Cennete benzetilen- Mescid-i Nebevî’nin yeni kısmının bütün kapılarına yazılması bunun güzel örneklerindendir.
Bir başka örnek de, herhangi bir yere girişte okunup yazılabilen Rabbi edhilnî… (İsrâ 17/80) âyeti ile mescidleri konu alan Fî büyûtin ezina’llāh... (Nûr 24/36-38) âyeti Mescid-i Nebevî Bâbüsselâm’ına yazılmasıdır:
İlkin, Rabbi edhilnî… (İsrâ 17/80) duasının, putperestlerin Hz. Peygamber’i Mekke’den sürme ya da öldürme teşebbüsleri (17/76) üzerine tavsiye edildiği dikkate alınırsa, duâda “muhrac-i sıdk” ve “müdhal-i sıdk” olarak bahsedilen yerlerin –sırası ile- Mekke ve Medîne olduğu aşikârdır. O zaman, imana kucak açan Medine’deki genel merkezin, yani Mescid-i Nebevî’nin, ilk kapısına bu âyetin yazılmasındaki sır da ortaya çıkmaktadır.
İkinci olarak; -Allah’ın nûrunun parıl parıl parladığı ve Allah’ın adının anıldığı büyût “mescidler” ve O’nu sabah-akşam tesbîh eden ricâl : “erler” ile Mescid-i Nebevî ve Ashâb-ı Kirâm’la ilişkisi aşikârdır.
Yapının inşâ ve imarına yönelik âyetler
Sözgelimi Ve mâ tef’alû min hayr… (Bakara 2/197), Ülâike yüsâri’ûn… (Mü’minûn 23/61), Meselü’llezîne yünfikūne … (Bakara 2/261-263), İnnâ lâ nuzī’u ecra men ahsene ‘amelâ (Kehf 18/30) ve bilhassa İnnemâ ya’muru mesâcida’llāh… (Tevbe 9/18) âyetleri hayruhasenâtın Allah rızası için yapıldığına telmîhan infâk, hayrât ve imar çerçevesinde yazıldığı anlaşılmaktadır.
Ziyaretçilere çeşitli mesajlar veren âyetler
Esasen diğer şıkların tamamında belli bir mesaj söz konusu olmakla birlikte, aşağıdaki örneklerde bu daha belirgin ve yoğundur:
Hz. Peygamber’in Hücre-i Mutahhara’sına Yâ eyyühe’llezîne âmenû lâ terfa’û esvâteküm… (Hucurât 49/2-3) âyeti yazılarak “Lütfen sessiz olun!” denmektedir.
Mescid-i Harâm’ın Safa kapısındaki Ve sâri’û ilâ… ve’l-kâzımîne‘l-ğayza ve’l-âfîne ‘ani’n-nâs va’llāhu yuhibbü’l-muhsinîn : (Âl-i İmrân 3/133-35) âyetleri, Cennetin kimler için hazırlandığını hatırlatmakla kalmamakta, öfkeli, hoşgörüsüz, nâhoş hareketlerin sergilenebildiği böyle kalabalık bir ortam için son derece uygun ve gerekli bir ihtardır.
Kâbe örtüsündeki Nebbi’ ‘ibâdî… (Hicr 15/49), Ve izâ seeleke ‘ibâdî… (Bakara 2/186), Ve beşşiri’l-mü’minîne… (Ahzâb 33/47), Men ya’mel sûen… (Nisâ 4/110), Ve innî le-ğaffâr.. (TâHâ 20/82) âyetlerinin yanı sıra, Kâbe kapısındaki Kul yâ ‘ibâdiye’llezîne esrafû… (Zümer 39/53), Ğâfiri’z-zenb, kābili’t-tevb (Gâfir 40/1-3), Ketebe Rabbüküm ‘alâ nefsihi’r-rahme (En’âm 6/54) âyetleri ile Allah’ın engin rahmeti vurgulanarak ümitsizlik reddedilmekte; Mescid-i Nebevî’nin Kadınlar Kapısındaki Ve men yaknüt… (Ahzâb 33/31-34) âyetleriyle -Peygamber hanımları özelinde- mümin kadınlara birtakım tavsiyelerde bulunulmakta; yine aynı yerdeki Li’r-ricâli nasīb... (Nisâ 4/33) âyetiyle kadınlara ve erkeklere, kadın ve erkek olarak kendi rollerini oynamaları, birbirlerinin özelliklerine göz dikmemeleri salık verilmekte; Kubâ mescidindeki ElifLâmMîm zâlike’l-kitâb… (Bakara 2/1-5) âyetleriyle felâha ereceklerin kimler olduğu, dış pencerelerdeki Ve sâri’û ilâ mağfiratin min Rabbiküm ve Cennetin (Âl-i İmrân 3/133) ifadesiyle insanlar ibadete teşvik edilmekte; Kanuni ve Kayıtbay mihraplarındaki et-Tâibûne’l-‘âbidûn… (Tevbe 9/112), Kul sadaka’llāh… (Âl-i İmrân 3/95), İnne evle’n-nâs... (Âl-i İmrân 3/68) âyetleri ve Kâbe örtüsündeki Kureyş suresi ile ziyaretçilere bir müminin taşıması gereken sıfatlar ve Allah’a -Hz. İbrahim’in yolundan giderek- kulluk etmeleri gerektiği hatırlatılmaktadır.
Sonuç olarak;
Mimarîde Kur’ân iktibas etme geleneğinde, kuşak yazılarını bir tarafa bırakırsak, kısa, özlü ve etkileyici âyetlerin tercih edildiği görülmektedir. Bu âyetler genelde Yüce Allah’ı vecîz bir şekilde tasvîr etmekte, Kur’ân’ı özetlemekte ve İslâm’ın temel inançlarını özlü biçimde yansıtmaktadır.
Herhangi bir âyetle
1 Yapının veya yapıdaki herhangi bir birimin fonksiyonu ve
2 Yapının bânisi veya orada medfûn kişiler arasında çok yönlü ve hoş bağlantıların kurulduğu bu gelenekte, âyetlerin asıl mânalarında alınması şart değildir.
Haremeyn-i Şerîfeyn’de yazılı âyet ve surelere gelince, bunlar Mescid-i Harâm, Hz. Peygamber, kıble, hacc, namaz, Allah’ın engin rahmeti, Hz. İbrahim çerçevesinde yoğunlaşmaktadır. Yapılarla âyetler arasında hoş bağlantılar kurulmakta; kutsal mekânlara gelenlere her türlü günaha tevbe etme imkânı bulunduğu hatırlatılmak suretiyle belli bir eğitim – öğretim yapılmaktadır.
Bu gelenek Suûdî Arabistan yetkililerince Mescid-i Haram’da değilse de diğerlerinde sürdürülmüştür: Mescid-i Harâm’ın şu anki 95 kapısından Kral Fahd ve Kral Abdülaziz kapıları gibi ana girişlerine büyükçe kûfî Besmele ve Mescid-i Harâm duvarlarının imkân verdiği hemen her yere, özellikle de revakların birbiri ile buluştuğu müsâit kısımlara kûfî Lâ ilâhe illâllah ve Muhammedün rasûlûllah (ayrı ayrı) cümleleri yazılıdır.
Mescid-i Nebevî’nin yeni bölümünün duvarlarına, Kubâ mescidi duvarlarına ve kubbe eteklerine Türk hattatlara âyet ve sureler yazdırılmıştır. Ancak, -kubbelerin tam ortasına yazılacak yazılar biraz daha ustalıklı/dairevî bir istif gerektireceği, fazîleti hakkında hadîs bulunan bütün âyetlerin dairevî istifleri bulunmadığı, bu istifleri oluşturmak oldukça meşakkatli bir iş olduğu, kubbe etekleri kubbe merkezlerine göre daha fazla âyet istîâb edeceği için- kubbe ve tavanlara yazma geleneği sürdürülememiştir. Kâbe kapısı, örtüsü ve anahtarı için zaman zaman farklı pasajların tercih edildiği de görülmektedir.
İsm-i Nebî, yani “Muhammed” lâfzının (ayrıca Ebu Bekr, Ömer, Osman, Ali) hemen her yerde, lâfza-i celâlle birlikte yazıldığı bilinmektedir. Nitekim Kâbe örtüsü, Kâbe revakları, Mescid-i Nebevî vb. yerlerde de böyledir. Ancak Kubâ mescidinde, -Hz. Peygamber ve diğerlerinin isimlerini, onlarla tamamen farklı bir ontolojik yapıya sahip bulunan “Yüce” Allah’la eşdeğer tutmamak gerektiği düşüncesiyle- büyükçe “Allah” isminin altına daha küçük Lâtīfun bi-‘ibâdih… (Şûrâ 42/19) âyeti, aynı büyüklükteki Muhammed isminin altına da yine küçük Rasûlûllāh ve’llezîne ma’ahû eşiddâ’ü ‘ale’l-küffâri ruhamâu beynehüm (Fetih 48/29) âyeti yazılmış; böylece “yan yana ve aynı büyüklükte yazılanın, Allah’ın ve Peygamber’in isimleri değil, bu isimlerin geçtiği âyetler olduğu” izlenimi verilmek istenmiştir. Hücre-i Muattara’nın ön duvarındaki Sultan Ahmed’in yadigârı yâ Allah yâ Muhammed ibârelerinin, yâ Allah yâ Mecîd’e dönüştürülmesinde de aynı inancın izleri görülebilir.
#

Hacerül Esved Taşı Nedir ?

 

 

Hacerül Esved Taşı Nedir ?



Hz. İbrahim Aleyhisselam, Kabe'nin inşasını bitirdikten sonra oğlu İsmail Aleyhisselam ile tavafa başlangıç sırasını bildirmek için: “İsmail, bana bir taş getir de tavafın nereden başlayacağını işaret edeyim.” dedi. Hz. İsmail Aleyhisselam da Cebel-i Kubeys'ten bir taş alıp babasına verdi. O da tavafın başlayacağı bugünkü Kabe'nin köşesine taşı koydu. Taş, yumurta şeklinde 18-19 santimetre yarıçapında idi. Konduğu yer, yerden üç arşın 4 parmak yüksekliğinde idi. Böyle yükseğe konmasının sebebi ve sırrı her yerden herkesin görebilmesi için idi. Rengi vaktiyle beyaz olan bu taş, çokça istilam edildiği yani selamlanıp öpüldüğü için kırmızımsı (kırmızımsı esmer bir taş) haline gelmiştir diye rivayet edilmektedir. Hacerü'l-esved, melekler tarafından, peygamberler tarafından ve Efendimiz Muhammed Aleyhisselam tarafından öpülmüştür. Hacerü'l-Esved'i öpmek, Cenab-ı Hakk'ın saltanat-ı İlahiyesine kurbiyete (yakınlığa) bir işaret olması itibariyle hürmet, teslim ve ikrar manasını ifade eder. İşte bunun içindir ki, Hz. Ömer Efendimiz (ra) “Vallahi seni öpüyorum. Senin taş olduğunu, zarar ve fayda veremeyeceğini de biliyorum. Eğer Resulullah'ın seni öptüğünü görmeseydim, seni öpmezdim.” demiştir.
Kabe, Huzaalıların eline geçtikten sonra, Hacer-i Esved, onların rakibi olan Cürhümlüler tarafından kaçırılıp sonradan Huzaa kabilesi tarafından yeniden ele geçirilerek tekrar yerine konulmuştur. Daha sonraları Abbasi Halifelerinden Muktedirbillah zamanında Mekke'yi zaptetmiş olan Karamite (Kırmitîler) reisi Tahir tarafından koparılıp Küfe Mescidine konulmuştu. 20 sene sonra, Halife Mutî' Billah tarafından 24 bin dinar karşılığında geri alınıp Mekke'ye getirilmiş, bugünkü yerine konulmuştur.
Hacer-i Esved, muhtelif zamanlardaki yangınlarda kırılmıştır. Şimdi 12 parça olarak birleştirilmiştir. Ufak bir parçası Kanuni Sultan Süleyman zamanında bir Hadım Ağası tarafından İstanbul'a nakledilmiş, Süleymaniye civarındaki Kanuni Sultan Süleyman türbesine asılmıştır.
Rivayete göre Hacer-i Esved kıyamet gününde Kabe'yi tavaf edenlere şahit olacağından bunu aşk ile yapmak gerekir. Halk arasında hacdan gelenlerin avuçlarının içlerinin öpülmesi hacca gidip tavaf edenlere Hacer-i Esvedin şahitliği bir de ya öperek ya da dokunarak veya uzaktan ellerini açarak Hacer-i Esved ile temas kurmaları sebebiyledir. Çünkü hacı “elestü birabbiküm” bezmindeki ikrarı burada yenilemiş olduğundan memleketinde henüz hacca gidememiş kimselerin onu tasdik etmeleri, avucunun içini öpmeleri bundan dolayıdır.
#

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...